6 Haziran 2015 Cumartesi

Gecenin Sonuna Yolculuk-Louis Ferdinand Celine

Elimde uzun bir vakit sürüklenen fakat bırakıp da gidemediğim bu kitap için anlatacak pek bir şeyim yok, ama bahsetmesem de hiç
olmaz...

1932 yılında yazıldığı düşünülünce Gecenin Sonuna Yolculuk'un gayet akıcı ve yalın bir dili var. Gerçi bunun bir nedeni de Yiğit Bener'in çevirideki gücü olmalı. Bu yalın dile rağmen bazı kısımlar bana oldukça iç karartıcı ve uzun göründü. Aslında bu iç karartıcılık kitabın sahiden de yazarın olayı yaşadığı anda anlatıyor kadar gerçekçi olmasından kaynaklanıyor. Savaş ne kadar gereksiz, bunaltıcı ve anlamsız diyor insan mesela; öylesine ağızdan çıkar gibi değil de o buhranı içinde yaşar gibi. Kahramanımız Bardamu, kitabın ilk bölümlerinde savaşta olduğu sırada askerliği, savaşmayı ve bunun gibi gerekli gereksiz insanları, olayları kendi bakış açısıyla kendi yorumuyla anlatıyor, siz de hak vermeden edemiyorsunuz. Askerlikten Afrika'ya, oradan Amerika'ya oradan da memleketi olan Fransa'ya dönüyor ve gecenin sonuna doğru ağır ağır akıp gidiyor yolculuk.

Bu kitap benim herkese tavsiye edeceğim bir kitap değil, hatta galiba kimseye tavsiye etmeyeceğim. Kitabı sevmediğimden değil, uzun satırlarına ve gerçekçi ağırlığına rağmen ben bu kitabı gayet sevdim. Hatta uzun ara verdiğim her andan sonra daha bir şevkle okudum ama dediğim gibi oldukça uzun sürdü. Kitabın sonlarına doğru yazarın o ciddi satırlarından sızan cümleler beni çok eğlendirdi çok güldüm. Sonlara doğru yazar mı kendini saldı ben mi yazara alıştım bilmiyorum ama o ince mizah anlayışı tam da olması gerektiği gibiydi ve beni sesli sesli güldürdü.

Kitabın konusunu anlatmayacağım. Aslında kitabı bir yerinden tutamadığım için kitabın tam olarak neresini sevdiğimi de anlatamıyorum. Kendisini sevip sevmemek konusunda bir türlü karar veremediğim Bardamu'nun gerçekçi karamsarlığına kapılmamak elimde değil. Sanırım karamsarlığa kapılmamam gereken bir dönemde Bardamu'yu o kadar da haklı bulmak istemediğim için bazı satırları uzun buldum ve direndim ama yenik düştüm, sıkça kızdım, sonunda yine onu haklı buldum. Kitabın sonlarına doğru Bardamu'nun sinir bozucu arkadaşı Robinson'dan duyduklarım Robinson'u bile sevmeme neden oldu.

Bardamu'nun yaşadıklarından, insanın koşullara göre her kıvama gelebileceği sonucu çıkarıyorum sanırım. Ben de olsam şu an böyle olur muydum diyorum. Burada insanı diğerlerinden ayıran düşünceleri midir yoksa fiziksel tepkileri mi, hala emin değilim?

"İstemeyerek de olsa, tüm yüzyıllar boyunca her yerde adı geçen, herkesin varlığından Tanrı ya da Şeytan'ın varlığı kadar haberdar olduğu, ancak yeryüzüne indiğinde ve yaşamda daima değişken, belirsiz biçimler içinde kalan, asla ele gelmeyen, o insanlığın yüz karası vazgeçilmez 'aşağılık ve tiksindirici pislik' rolünü oynuyordum. Bu 'pisliği' nihayet kıstırma, nitelemek, ele geçirmek için ancak bu daracık gemide oluşabilen olağanüstü koşulların bir araya gelmesi gerekmişti."

Hiç yorum yok: