29 Temmuz 2012 Pazar

Dahiler ve Aşkları


Bakmayın öyle çok kalın göründüğüne, aslında her hayat hikayesinde “biraz daha devam etse” diyeceğiniz bir kitap. İçinde pek çok sanatçı, şair, yazar ve bilim insanının aşklarıyla beraber hayatları anlatılıyor. Kısa kısa bölümlerden oluştuğu için hem sıkmıyor hem de kitabın kalınlığının farkına bile varmıyorsunuz.

Her ne kadar kitabın ismi dahiler olsa da, aslında fark yaratmış ve kalıcı olmuş insanların hayatını konu alıyor bu kitap. Kitabın ismi ve içerik bilgisi bile benim için merak uyandırmaya yeterli oldu. Bir dahinin hayatından çok etkilenmeyi ummuştum aslında fakat böyle bir şey hissetmedim. Her birinden ayrı hazlar aldım, şaşırdım, üzüldüm… yine de merak ettiğim öncelikli isimleri sıralayayım ki kitap hakkında fikir sahibi olmayanlar için bilgi niteliğinde olsun:


Honore Balzac               Beethoven          Yahya Kemal Beyatlı    Charli Chaplin
Salvador Dali                 Doystoyevski      Einstein                          Freud
Vincent van Gogh          Victor Hugo        Nazım Hikmet               Franz Kafka
Frida Kahlo                    Mozart                 Picasso                          Edgar Allan Poe
Mevlana                         Oscar Wilde        Virginia Woolf              Leonardo Da Vinci 

Aslında bu isimlerle beraber, kitaptaki hayatların büyük çoğunluğunu saymış oldum. Benim için öncelikli olanlar bunlardı. Aklımda ne kaldı derseniz, öyle tüm okuduklarını aklına kazıyanlardan değilim. Fakat genel olarak hiçbir aşkın kalıcı olmadığını ya da kalıcı ve üretici bir insan olmak için aslında mutsuz bir hayat sürmek gerektiğini düşündüm. Bu fikre önceden beri sahibim de bu hayatlarla beraber düşüncemde sağlama yapmış oldum diyelim. Koşullar mı insanı üretici kılar yoksa üretken insan mı koşullarını zorlaştırır bilemiyorum ama pek çok koşulun bir araya gelmesi gerekiyor olabilir. Genel olarak dahilerin hayatları mutsuzluklarla dolu. Özellikle de kadınların…

Belki de benimki algıda seçiciliktir ama yüzyıllardır kadınların daha çok yıprandığını, bolca aldatıldığını, erkeklerinse aldatmayı ve serbestliği kendinde doğal bir refleks gibi yaşadıklarını gördüm yeniden. Bilemiyorum o yıllardan bu yıllara hayatlarımızda bu hikayenin ne kadarı değişti?


Sayfalar arasında Freud’a denk geliyorum. Freud’un hayatını anlatan neredeyse bu kalınlıkta bir kitap okuduğum halde, yine ilgiyle okuyorum hakkında yazılanları. Fikirlerine katılıp katılmamak değil niyetim ama 3-4 yıl boyunca nişanlısıyla mektuplaşmaları ardından kocaman bir aile olmaları beni epey etkilemişti. Uzun süre kokain kullanmasına rağmen bağımlı olmayan kişiliği ve ilgilendiği konular oldukça dikkat çekici. Hayatı ile ilgili pek açık vermeyişi de başka bir merak konusu tabi.

24 Temmuz 2012 Salı

Yerdeki Yıldızlar


Uzun zamandır içime işleyecek, duygularımı hallaç pamuğu gibi savurup atacak bir film izleyeyim deyip duruyordum. Eşimin sayesinde gerçek oldu dileğim.  “Taare Zameen Par” “Yerdeki Yıldızlar”… Doğru kabul edilenlere ulaşmak için büyürken insanlar, uzaklaşan büyülü güzel düşlere sahip çocuklar yerdeki yıldızlar.

Şuan evrenin gizemini çözmüşçesine dingin, coşkulu ve mutluyum. 






Ön yargılarımla başladı film, gördüğüm yerde kaçmak isteyeceğim bir oğlan çocuğuna, sarılıp ağlamak istememle sona erdi. 2007 yılında yayınlanmış, yönetmeni Aamir Khan. Bazı fotoğraflarda olduğu gibi hayran bırakan renkleri var Hindistan’ın ve birçok filmde beni rahatsız eden ama bu filmde çok hoşlandığım animasyonlar. Aamir Khan ve Darsheel Safary’in oyunculukları, Darsheel’in bakışları, mimikleri şahane. Ve filmde kullanılan şarkıların sözleri öyle güzel ki, yazmak isterim.

“Biraz tatlı, biraz ekşi.
Biraz yakın ama çok uzak değil.
Bana gereken, tüm ihtiyacım olan, tüm ihtiyacım olan özgür olmak.
Dokunacak kadar yakın olmasına rağmen kaybolur bir anda, sanki bir serap.
Düşlerin dokusu, bir süveter gibi ısıtır beyaz bulutların ötesindedir benim dünyam.
İzin ver de gireyim,
izin ver, şüpheliyim.
Vardır benim gibi,
daha daha niceleri.
Yalnız değilim uyur-gezer, yarı uyanık adım atıyorum sendeliyorum.
Yalnız değilim, uyur-gezer, şaşkın yürürken tökezliyorum.
Hala şüphelerim var acaba batan güneş tekrar doğacak mı?
Dünyam bir çözüldü mü herkesi şaşırtacak.
Gözlerim açık nasıl da koşuyorum, nasıl da koşuyorum öte-dünyaya..
Sonra kuş gibi süzülüyorum, tam da olmak istediğim.
Uçan binlerce kanat gökyüzünü keşfediyor.
Çok fazla dönemeç var, takip edilecek çok fazla yol ve keşfedilecek bir dünya.”


İlk 10-15 dakikasında kızgınlık ve bezginlik olsa da, 165 dakika boyunca yoğunluğu hiç azalmadı hissettiklerimin.

Daha önce bir çok filmde kullanılan bir hikayesi var aslında, dışlanmış, farklı öğrenciyi hayata bağlayan bir öğretmen. Herkesin hayatında da vardır belki o hikaye, birisi gelir farklı bir adım atmayı, başka bir gözle bakmayı, ayağa kalkmayı ve belki koşmayı öğretir. Ama filme dair tek başlık kesinlikle bu değil, ön yargılardan, herkesi bir örnek yapmaya çalışmaktan, koşuşturup hayatı kaçırmaktan bahsediyor çokça.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının buradan sonrasını bence hiç okumayın, hatta bence her hangi bir yerden konusunu da okumadan izleyin. Ishaan Awasthi dokuz yaşında okuma ve yazma zorluğu çeken, çevresindekilere karşı tepkili, büyülü hayal dünyasında yaşayan bir çocuk. Ailesi onu disiplinsiz ve inatçı olduğu için bir yatılı okula gönderiyor. Katı eğitimi olan okul, ailesinin onu terk edişi ile depresyona giriyor ve içine kapanıyor. Okula vekil sanat öğretmeni olarak gelen Ram Shankar Nikumbh, onu ve disleksi hastalığını fark ediyor. İşte artık güzel bir şey olmalı derken, film umut dolu abartısız, doğal bir yeniden doğuş hikayesine dönüşüyor. Gözyaşları da bundan sonra yüreğe iniyor sanırım.

Sean Peen’e bir kez daha hayran olduğum “This Must Be the Place”e dair yazmak istiyordum. Çok güzel bir filmdi 10 üzerinden 8 verirdim sanırım ama “Yerdeki Yıldızlar” 9+umut, mutluluk, hüzün ve sevgi oldu.

Düşlerinizi hiç kaybetmemenizi ve keyifli seyirler dilerim…
Özlem…

12 Temmuz 2012 Perşembe

Mavi Yolculuk bir düştür...



Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) 1925 yılında, yazdığı bir yazı nedeniyle Bodrum’da 3 yıl sürgün cezasına çarptırılmış. Çok sevdiği Bodrum’a geri dönmüş cezası bittiğinde, çiçekler ve ağaçlarla bezemiş yaşadığı yeri. Ve yazar, şair dostlarıyla balıkçı teknesine atlayıp başlatmışlar mavi yolculuğu… Yaşadıkları güzellikleri anlatmışlar kitaplarla. Şimdi ben ne kadar anlatsam az geliyor.




3 Temmuz 2012 Salı

Ayn Rand-Ben


Ayn Rand, uzun zaman önce “Hayatın Kaynağı” kitabıyla girmişti hayatıma. Ardından "Atlas Vazgeçti/Silkindi" ile dikkatime nail olmaya devam etti. Üç ciltlik bu kitap, ilk okuduğum romanın devamı niteliğinde izler taşıyordu.

Romanlarının tümü Ayn Rand’ın Objektivizm felsefesini temel alır. Objektivizm’de yüceltilen “Ben” saf bencillik ya da çıkarcılıkla karıştırılmamalıdır. Temelinde doğru insan olmanın, yanlışlara toplum iç güdüleriyle değil, gerçek doğrularla karşı durmanın, kısaca kendine güveni ve üretici bir “ben” olmanın felsefesidir Objektivizm. Ayn Rand’ın yetişme koşulları, komünizmin tek tip insan yetiştirme deneyimini üretici bir insan olarak yaşaması, bu karşı duruşun başlangıcını oluşturur. İlk kitabı olan “Yaşamak İstiyorum” vakti zamanında bir aşk romanı kapağıyla basılmış olsa da aslında bu deneyimlerini ve hayat hikayesinin bir kısmını konu alır.

Bu üç kitaptan sonra, oldukça ince görünümüyle “Ben” kitabı, yaşadıklarının ve belki de gelecek toplum kavramının özeti gibi. Okuması kolay, kısa ama içi oldukça dolu bir kitap.

“’Ben’, bir nükleer savaştan sonra ortaya çıkan totaliter bir sistemde yaşayan bir kimsenin, sözlüklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri "biz" kelimesi tarafından doldurulan "ben" kelimesini ve kendisini keşfedişinin hikayesi. “

(Arka Kapak)