20 Nisan 2013 Cumartesi

İyi Bir İnsan İçin Sonat



Ardında farklı farklı duygular bırakan filmleri seviyorum, birbirine zıt duygular bırakanları özellikle.
Başkalarının Hayatı (Das Leben Der Anderen) işte tam böyle bir film. Sevgi, nefret, keder, umut birbiri ardına gelip geçtiler. Umut çoğu zaman önceliği alır içimde ve şimdi de öyle oldu.

Bir de sorular sorduran filmleri, hayatı, insanı, doğruyu, yanlışı ve en çok kendini sorgulatan. Bu film insanların kurduğu sistemleri, ilişkileri, yaşamları düşündürdü. Asıl kötü olanın; kötü sistem, kötü seçim, kötü ilişki değil de, kötü insanlar olmalı dedim sonunda. Ve bizlerin ne kadar birbirine benzer, birbirine bağlı olduğunu. Küçücük bir mum ışığı gibi de olsa iyi bir insanın ışığını yayabileceğini. 

Derin bir nefes alıp ardından, ayakta alkışlamak istedim.


Başkalarının Hayatı, 1984 yılında Doğu Almanya’da geçiyor, polis örgütü Stasi insanları dinliyor, gözlüyor… Rejim karşıtı olabilecekleri düşünüldüğü için, tiyatrocu bir çifti gizlice izleyen yüzbaşının onlarla kurduğu ilişkiyi anlatıyor film. Bu tek taraflı ilişkide onlarla birlikte değişiyor, düşünüyor. Bozulan sistemi, ilişkileri ve kendi hayatını sorguluyor... Abartısız, insani ve doğal. Film 58 ödül almış ve yönetmenin ilk uzun metrajlı filmiymiş.


İyilik atasözündeki gibi denize atılsa da, bir dalga ile yapıldığı kıyıya döner de, biz onu görür ya da görmez miyiz acaba?

Özlem

12 Nisan 2013 Cuma

Hüsnü Arkan-Mino'nun Siyah Gülü

Evde okumamı bekleyen az kitap varmış gibi yakınlarda bir kütüphane olduğunu öğrenince dayanamayıp
kitaplara bakmaya gittim. Hüsnü Arkan'ın kitabını görünce yine dayanamayıp alıverdim. Aslında henüz kitabı bitirmiş değilim ama hemen yazmak istedim. Kitabı okuması o kadar keyifli ki sonunu hiç merak etmiyorum.

Uzun zamandır bir kitap okurken böyle hislere kapılmamıştım. Eğer kitabı ödünç almamış olsam bitirmeyecek, her hafta bir bölüm okuyup bitmemesi için elimde dolaştıracağım. Bu nedenle emanet olması isabet olmuş. Her zamanki gibi kitabın içeriğini pek anlatmayacağım, fakat bir fikriniz olsun diye şöyle bir üzerinden geçeyim. 60'lı yıllar ve bugün sayılabilecek bir dönem arasında gidip geliyor anlatım. Geldiğim yere kadar üç kişinin ağzından ve Mino'nun mektuplarından takip ediyoruz olanları. Ege'nin küçük bir kasabasında yaşayan Münevver (Mino) sanıyorum okuyunca herkesin çok seveceği bir karakter. Hikaye'nin Ege'de, İzmir'de geçiyor olması ve Mino'nun resim yapması, harika mektuplar yazması onu çok sevme nedenlerimden sadece birkaçı. Kitabı okurken bütün olaylar yaşanmış ve hepsi gerçek mektuplarmış gibime geliyor. Sanki Hüsnü Arkan onları alıp derlemiş. Daha önce Arkan'ın Menekşeler, Otlar ve Oburlar kitabını okumuştum, onu da sevmiştim ama bu çok başka.

Bu kitabı okurken resim yapmak istiyorum, hemen ardından oturup günlükler doldurma hevesim vuku buluyor. Güzel bir şarkı dinlemek, balkonuma çıkıp kuş seslerine kulak vermek istiyorum. Hatta benim için gariptir, kendimi doğaya adamak geliyor içimden. Hiçbirini yapamıyorum çünkü kitabı elimden bırakamıyorum. Ah, hep böyle kitaplar okumam gerek. Böyle kitaplar yazsa yazarlar, güzelliklere sevk eden,  insanın içine sebepsiz mutluluklar salan. Fakat sanılmasın ki çok mutlu bir hikaye anlatılıyor kitapta. Hiç değil, tersine darbe döneminde, alınan canlar, arda kalan insanlar var ama içime saldığı duygular; tuhaf bir şekilde çok güzeller. Özellikle Mino'nun ağzında yazılan satırlar tekrar tekrar okunacak kadar güzel.

"Siz benim gulyabanim olur musunuz? Beraber tahta elişleri yapar, boyar, satar, geçiniriz. Herkes sizden korkar. Ben, "bakın öyle değil" derim, "bakın öyle değil... O benim dağ arkadaşım, yedi cücem, karabasanım...Karakalemim"

Bu kitabı henüz satın almadım ama kitabın içinde Hüsnü Arkan'ın 5 Mayıs isimli bir şarkısının olduğu cd yer almaktaymış. Ona sahip olmak için bir neden daha!


6 Nisan 2013 Cumartesi

XI. İzmir Öykü Günleri

Konak Belediyesi'nin bu yıl 11'incisini düzenlediği öykü günleri iki günlük bir organizasyon. İzmir'de yeni olduğum için uzun süredir devam eden bu etkinliği bir kaç gün öncesine kadar duymamıştım. Başlangıçta katılım konusunda tereddüte düşmüştüm. Bunun bir sebebi etkinlik haberini tesadüfi olarak "twitter" yoluyla öğrendikten sonra farklı kaynaklarda ayrıntılı bilgiye ulaşamamam, diğer sebebiyse gideceğim mekanı bilmiyor olmamdı.

Nihayetinde etkinliğin gerçekleşecek olmasından emin olmayarak gittim, Konak Belediyesi Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür ve Sanat Merkezi’ne. Üstelik mekanı oldukça kolay buldum. Kapıdaki kalabalığı görünce huzura erdim, katıldım aralarına.  Bu yılın onur konuğu Selim İleri'ydi. 

Şan dinletisi ile başladı program. "Ah Bir Ateş Ver, Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne" "gibi parçalar seslendirdiler. Hele bir düetleri vardı ki ilk kez duydum ama tüylerim ürpererek dinledim: "Sen Sen Sen". Yazarken bile Başak Karataş ve Hasancan İşgüden’in harika yorumlarını tekrar dinliyor ve Berk Köseoğlu'nun piyanosunun sesini duyuyor gibi hissediyorum. Benim için etkinliğin başlangıcı oldukça etkileyici idi. Ardından İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Selim İleri'nin "Son Sayı" öyküsünün libertosu ile devam ettiler. 

İlk konuşmacılar Doğan Hızlan, Sırma Köksal ve Zuhal Çetin idi. İlk sözü Doğan Hızlan aldı ve öyle akıcı, öyle güzel konuştu ki kısacık sürede bilgi ve kültürünün perdesini bize aralayıverdi sanki. Selim İleri'yi övgüyle anlattı. Romanlarından, öykülerinden bahsetti. Sırma Köksal ve Selim İleri'nin  kitap kapaklarından, esinlendiği şeyler ve mekan fotoğraflarından oluşan slayt gösterisi ile hayat hikayesini, operaya, resme, tiyatroya ve okumaya olan sevgisini izledik, dinledik. Sanatçıların biyografilerini okumaktan, dinlemekten çok keyif alırım. Panelin bu kısmı benim için bir hayli ilgi çekiciydi. 



Panelin ikinci bölümünde Nermin Bezmen de kendi dilinde Selim İleri'den, onu nasıl yazarlığa cesaretlendirdiğinden bahsetti. Ardından Ayşe Sarısayın devraldı konuşmayı. Ayşe Sarısayın, babası Behçet Necatigil'in yanı sıra yazar kimliğiyle de Selim İleri'yi tanıma şerefine nail olmuş. Çocukluk yıllarında başlamış Selim İleri okumaya. Ayrıca Özlemimin elinde de şu sıralar Ayşe Sarısayın'ın bir kedisinin dilinden anlattığı "Kedimin Adı Çamur" kitabı var. Bana da bir hayli bahsetmişti kitaptan ve yazarından. Bu nedenle panelde Ayşe Sarısayın'ı dinleyebilmek hoş bir tesadüf oldu.

Ardından çok sevdiğim bir yazar Ahmet Ümit aldı mikrofonu. Eğlenceli ve akıcı konuşmasıyla sanıyorum herkesin bir anda dikkatini çekti. Gülerek ve hayranlıkla dinledim. Yazar olmakla beraber, güzel konuşmak bana göre her yiğidin harcı değil, fakat bugünkü konukların hepsi de birbirinden güzel konuşmalar yaptılar. Bunlar içinde samimiyeti ve rahatlığı ile Ahmet Ümit'i farklı bir yere koymak istiyorum. 

Derken Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan çıktı sahneye. Kendi şiirini okuyarak katıldı konuşmaya. Çok da güzel bir şiirdi. Ardından Selim İleri'ye plaketini takdim etti. Sanıyorum böyle organizasyonlara önayak olmak sanattan anlayan insanların harcı. Buradan ben de kendisine okuyucu olarak teşekkür etmek istiyorum. 



İki bölüm arasında verilen arada yazarlar aramızda rahatça dolaştılar. Kitaplarını imzaladılar, ne yazarları sıkacak rahatsızlıkta bir insan bunaltısı ne de insanların yazarlara ulaşamayacağı uzak bir durum vardı bugün. Gerçek sanatçılar ne kadar da egolarından uzak ve halk arasına karışmak konusunda rahatlar. Bu benim çok hoşuma gitti. Ahmet Ümit'i aramızda dolaşırken izlemek benim için çok keyifliydi doğrusu.

Bu organizasyon bence çok güzel düşünülmüş, çok da kıymetli bir konuk topluluğu oluşturulmuş. Daha da güzelleştirmek adına olumsuz taraflarını da buradan dile getirmek istiyorum. İlkin bu organizasyonun programı neredeyse bir yıl önceden belli olmasına rağmen duyurusu sanıyorum son bir kaç gün içinde yapıldı. Oysa aylar öncesinden şehrin her yerinde afişlerini görmemiz gerekirdi. İzmir'de etkinlikleri haber veren internet siteleri ve twitter hesapları var. Bu anlamda tüm sosyal medyada aylar öncesinden haberi dolaşabilirdi. Fakat maalesef ki kelimenin tam anlamıyla hasbelkader programdan haberim oldu.

İkinci konu ise panele getirilen liseli öğrenciler. Üzülerek söylüyorum ki buraya zorla getirilmiş gibi bir halleri vardı. Nasıl davranacakları konusunda bilgisiz, adap konusunda ise oldukça rahattılar. Onların konuşmaları, zamanlı zamansız alkışları ve ilk bölümün ortasında ansızın kalkışları oldukça dikkat dağıtıcıydı. Açıkçası onlar gittikten sonra ortam rahatladı, konsantrasyonumuz ciddi ciddi arttı.
İkinci bölümün başında üniversite öğrencileri olduğunu tahmin ettiğim bir grup, konuşmanın başında hep beraber kalkıp gittiler. Sanki sıkılıp da çıkıyorlarmış gibi bir hava oluşturdular. Oysa ki ders saatleri içinde hocaları ile birlikte girip çıkmış olduklarını tahmin ediyorum. 

Oysa böyle güzel ortamlara kitap okumaya gönül vermiş özel öğrenciler seçilmeliydi. Böylece hem diğer öğrenciler sıkılmaz hem de gerçek bir okuyucu kitlesine ulaşılmış olurdu.

Vaktiniz varsa yarınki panele katılmanızı öneririm. Yarınki panelde Hakan Günday, Doğu Yücel gibi isimler var...

Bugüne dair...
Etkinlik Bülteni

1 Nisan 2013 Pazartesi

Urla Sanat ve Antika Pazarı

Bugün çok sevimli, her köşesi sanat kokan bir sokaktaydık. Urla Sanat Sokağı'nda (Zafer Caddesi) her ayın son pazar günü kurulan Sanat ve Antika Pazarı, el yapımı ürünlerin sahipleri tarafından satıldığı nadide pazarlardan. Ben çok keyif aldım, anlatmaktan ziyade sizi fotoğraflarla baş başa bırakacağım.


Burası oldukça küçük bir sokak ama işlevi büyük, sevimli atölyeler tezgahların arkasında sıralanmış:


Ebru satın almanız, izlemeniz ve dilerseniz 5 TL karşılığında denemeniz mümkün:


Antika eşyaların fiyatları biraz yüksek:



Aşağıdaki fotoğrafta, tezgahın sahibi çok şeker bir kadın. Kendisi harika cam, seramik takı tasarımları yapıyor.  Benim favorim bu tezgah oldu. Ayrıca İNCİKA'nın sayfasından el emeği güzel ürünlerini satın alabilirsiniz. Tezgahtakiler henüz internet sitesinde yer almıyor ama en kısa zamanda ekleyeceğini söyledi. Ben kendisine hayran oldum:




İncika'nın Baykuş kolyelerine tek tek ayrı bir sevgi beslediğimi söyleyebilirim. Bir tanesini aldım ama aklım da diğerlerinde kaldı:


Bu da ahşap ustası İlhan Durmaz. Çok güzel ahşaplar yapıyor:



Bülent Ortaçgil şarkıları çalınıyor kulağımıza. Hem de kanlı canlı. Bu da sokağın bir başka güzelliği:


Harika taş boyamalar:



 O güzel baykuşlar her yerdeler:


Ressamları izleyip, tablolarını satın alabilirsiniz:



Burası da sevimli bir mozaik atölyesi. İçeride zevkle işlenmiş desen desen mozaikler var. Aynı zamanda belli mekanlarda kurs da veriyorlar. Baykuş figürleri, papağanlar...