26 Aralık 2010 Pazar

Çin - Lianyungang

Pek çok kez Çin’in farklı şehirlerini gezmiş olduğumuz halde, fark ettim ki blogda Çin’le ilgi pek bir şey yazmamışım. Çin’e ilk adım atışım, tam iki yıl önce bu zamanlarda Zhanjiang şehriyle başlamıştı. Yurt dışına çıkmadan önce en çok merak ettiğim ülkelerden biriydi burası. İlk gözlemlerim, tahminimden çok daha gelişmiş bir memleket olduğuydu.

Şuan Çin’in Lianyungang’ındayız. Bu şehre üçüncü gelişim ama topraklarına ikinci kez ayak basışım. Kısa bir süre önce gemi ile limanına yanaşıp üç gün kaldığımız şehirde gemiden dışarıya çıkmamıza izin verilmemişti. Sözde; bir süre önce bu bölgeye gelen bir Tük gemisi mürettebatından biri, şehirde olay çıkardığı için daha sonra bu limana yanaşan diğer Türk gemi personelleri için çıkış izni vermeme kararı alınmıştı. Bu gelişimizde ise böyle bir sorunla karşılaşmadık. Yeni bir yıla girmeye hazırlandığımız şu günlerde Çin’de de yılbaşı telaşı var. İlk eklediğim bu fotoğraf, hem bonsaileri hem de yılbaşı ağaçlarını seven Özlem için…

20 Aralık 2010 Pazartesi

Ayça Şen - Saatçi Bayırı




Bazı kitaplar vardır ki, onlar hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen görünüşlerine göre değerlendirip, okumaya karar veririm. Elimde kapladığı alana, kalınlığına, ismine ya da kapak düzenine göre… Hatta bazen yayın evi veya yazı karakteri bile o kitabı okumak isteyip istemediğime karar vermeme neden olabilir. Tabii ki böyle bir seçim sadece hakkında hiçbir fikre sahip olmadığım kitaplar üzerinde gerçekleşir. Bu kitabı okumaya başlayışımın ilk nedeni; az önce saydıklarımdan vuku bulan bir yakınlık hissiydi.



Bu aralar art arda kitap okuyorum. Bir kitabı bitirmeden diğerini sıraya koyuyorum ki aradaki boşluk seçimlerimi zorlaştırmasın. Saatçi Bayırı da önceden seçip birkaç gün sırada beklettiğim kitaplardan biriydi. Okumaya başladım ve hislerimin beni yanıltmadığını daha ilk sayfaları okurken anladım. Sayfaları değiştirdikçe, yeni tanıdığım bu yazar ne anlatırsa anlatsın, eğlenerek okuyacağımı fark ettiğimden daha bir keyiflendim. Hani derler ya “kah güldük kah hüzünlendik”, işte o iki duyguyu, küçük ayrıntılar içinde önemsizmiş gibi büyük bir rahatlık ve doğallıkla anlatması okuduklarımdan daha çok etkilenmeme neden oldu. Sanki kitabı kendim yazıyormuşum da, sonrasında ne olduğunu beklemeden yazdıklarımı okuyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Sanılmasın ki kitabın yazımı basit ve olağan. Tersine bu kadar doğal oluşu bir film izlemek ya da birinin ağzından başkasının hayatını dinlemek gibi okurken yormayan ve ardından güzel bir tat bırakan kitaplardan.

Bir yandan da bu kitabın tarzını, yine nereden peyda olduğunu hatırlamadığım hislerime dayanarak aldığım Hakan Günday’ın bir kitabına benzettim. Açıkçası beni, Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sı vakti zamanında daha derinden etkilemişti ama o zamanlar böyle yazarların varlığını bilmediğim için bu etkilenme kısmı normalinden fazlaca olabilir. Hakan Günday’ın duru ve akıcı bu romanı her ne kadar Saatçi Bayırı’na benzemese de olaylara yaklaşım ve dil olarak benzer şeyler hissetmeme neden oldu. O kitabı okuduktan sonra da daha çok film izlemişim gibi bir hisse kapılmıştım.

Muhtemelen benim henüz fark edebildiğim ama pek çok insanın okuyup sevdiğini düşündüğüm bu yazarı bir de ben tanıtmış olayım dedim, internetin küçücük bir sayfa ucundan. Romanlarda düz bir yazımdan fazlasını arayanlar için çok hoş bir kitap. Kitabın gidişatını etkilemeyeceğini düşündüğüm için kısa bir alıntı yapacağım. Bu alıntı aslında kitabın konusuyla da ilgili bir ipucu değil, sadece bir karakterin yazdığı mektuptan alıntı fakat en sevdiğim kısımlardan biri oldu:

“…gideceğimiz yeri hem biliyorum, hem bilmiyorum. Ya da biliyorum da gidemiyorum. Çünkü zaten oradayım. Beklentiler belki bu yüzden kötü. Devamlı oraya gitmek istediğim için hiçbir yere varamıyorum. Bir itici kuvvet gelip beni oraya itecek sanıyorum ama bilmiyorum zaten oradayım. Ve bütün bunlar olurken çok yoruluyorum. Ama yorulmak demek dinlenmek demek aynı zamanda. Bu yüzden yorulmadığım zamanlarda çok daha fazla yoruluyorum; hem fiziksel hem de ruhsal. Dinlenense ruhtan öte bir şey sen yorulurken.


Bu anlattıklarımsa tek bir kelime. Fakat kullandığım dil öyle yetersiz ki; aslında anlattıklarım tek bir kelimede toplanmalı; ben daha onu bile başaramıyorum. İstiyorum ki bütün bunlara aramızda bir isim bulalım. Bana tek ümit veren şeyse, anlatmaya çalıştıklarımı tek kelimeyle ve hatta hiç kelimesiz anlayan insanlar var dünyanın bir yerlerinde. Bu bağlamda hem yetim, hem öksüzüm…


…zaman zaman ağlayasım geliyor; bir meniden bile daha küçük hissediyorum ama utanmıyorum çünkü meniden bile daha küçük şey, var oluştan bile büyük bir şey…


…olmadığını biliyorsun ama aynı zamanda da varsın. Varlığını ispata geçince bocalıyor, kendini üzüyorsun. Aslında hiç yokum, çünkü hiç olmadım, çünkü zaten hep vardım.”

Keserek alıntılar yaptığım bu bölümü tekrar okurken tamamını buraya aktarmak istedim ama bu kadarı da yeterli sanırım.

Ebru

14 Aralık 2010 Salı

Bir Mimleniş...

Hindistan yazımı yayınlamaya çalıştığım anda; Şu garip Çin ülkesinin kısıtlı interneti üzerinde, açılmayan sayfaları bir takım hilelere başvurup açmaya çalışırken bir yandan da uzun zamandır okuyamadığım bloglara bir göz atayım dedim. Kendi blogumu açamadığım, başka siteler üzerinden açabilsem de yorum bile yazamadığım bu Çin diyarının internet ağını hala anlayabilmiş değilim.

Fafatuka’nın yazdıklarını keyifle okurken bir yandan da “bu mimlenmek de ne ola ki” diye düşünüyordum. Neyse ki anlamam pek güç olmadı, hemen ardından da blogumuzun da fafatuka tarafından mimlenmiş olduğunu gördüm. Özlemciğimden de müsaade isteyerek ve onun cevaplarını da okumayı arzu ederek, başlayayım ben de soruları cevaplamaya, Çin ile ilgili yazım da Hindistan sonrasına kalsın.

12 Aralık 2010 Pazar

Hindistan - Goa

Hindistan Yavaştan Kendini Sevdirir mi?

İşte yine Hindistan’dayız, fakat bambaşka bir Hindistan. Daha önce bu ülkenin Haldia ve Paradip şehirlerini gezmiştik. Bu iki şehir, oldukça fakirdi ve gezilip görülecek pek bir yer yoktu. Oysa Goa, bu iki şehrin yanında oldukça gelişmiş. Giyecekten teknoloji aletlerine dek aradıklarınızı bulmak, bir otelin kafeteryasında kahve içebilmek, bazı mekanlarda yemek yiyebilmek mümkün.

Goa, bir zamanlar Portekiz sömürgesiymiş. Bu nedenle yol üzerinde kiliselere rastlıyoruz. Burası öyle garip bir memleket ki, içinde onlarca dil konuşuluyor, Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Budist’i ve bilmediğimiz pek çok dine mensup insan bir arada yaşıyor.

Bir denizci için Hindistan’a gelmek küçük bir kâbustur. Denizcilerin hiçbiri bu ülkeye gelmekten hoşnut olmaz. Burada geminin ne kadar kalacağı, yükleme ya da tahliyenin ne zaman biteceği belirsizdir. Profesyonellikten çok uzak bir iş akışı olmakla beraber, uzun zamandır seferde olan bu insanlar limandaki dışarıya çıkışlarda aradıklarını bulamaz. Bunun gibi pek çok nedenle Hindistan’ı sevmezler. Biz de dışarıya çıkacağımız ilk sabah botun habersiz bir şekilde gelememesi yüzünden ikinci günü bekledik.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Güzel Atlar Diyarı Kapadokya'dan Lezzet Diyarı Mersin ve Adana'ya - I

Dokuz günlük uzun tatil daha da uzadı. Zaman gerçekten göreceli bir bir kavram, insanlar, mekanlar ve hissedişler çoğaldıkça uzuyor gibi... Eğer görmediyseniz, Kapadokya'yı görmek için fırsatlar yaratın mutlaka. Etkileyici, huzur verici, düşündürücü....