1 Aralık 2010 Çarşamba

Güzel Atlar Diyarı Kapadokya'dan Lezzet Diyarı Mersin ve Adana'ya - I

Dokuz günlük uzun tatil daha da uzadı. Zaman gerçekten göreceli bir bir kavram, insanlar, mekanlar ve hissedişler çoğaldıkça uzuyor gibi... Eğer görmediyseniz, Kapadokya'yı görmek için fırsatlar yaratın mutlaka. Etkileyici, huzur verici, düşündürücü....



Dört arkadaş, Mersin ve Adana'ya gitmek üzere otobüs bileti arar dururken, Kapadokya turlarının cazibesine kapıldık ve cumartesi akşam bir külah dondurma sonrası tur otobüsümüzdeydik. Kapadokya turu için anlaştığımız ilk acente üç gün kala turun iptal edildiğini bildirdiği için zar zor başka bir acentede yer bulduk. Özellikle bayramlar gibi yoğun, yer bulmanın güç olduğu zamanlarda turlara katılmayı düşünürseniz, alternatif planlarınız olması tavsiye edilir. Uykusuz, otobüs ve tur şirketlerinin sitelerinde dolaşarak, telefon görüşmeleri yaparak geçen zamanların neyse ki çıktı acısı.

Sabah 08:00'de Aksaray'da Ağaçlı isimli bir tesiste kahvaltı molası verdik, yolunuz düşerse kahvesi harika ama tost yemenizi tavsiye etmem. Bir buçuk saatlik molanın ardından Nevşehir 72 km tabelasını görüp heyecanla yola koyulduk. Kapadokya'nın oluşumunu sağlayan üç dağdan biri olan Hasan Dağı göründü. Erciyes, Melendiz ve Hasan Dağı'nın püskürttüğü lavlar zamanla bu tüf tabakasını oluşturmuşlar. Rehberimizin Hasan Dağı ile ilgili de bir hikayesi vardı. Hasan Dağı'da yaşayan bir Hasan Dede varmış, bir de Aksaray'da bir hamamda çalışan arkadaşı Ali Baba. Ali Baba bir gün Hasan Dede'yi ziyarete gider, yanında bir mendil ve içinde de bir avuç kor vardır. Sohbetleri boyunca kor hiç sönmeden mendilin içinde yanar. Başka bir zaman Hasan Dede, Ali Baba'yı ziyarete gider, onun yanında da bir avuç kar vardır ve erimemektedir. Fakat bir süre sonra Hasan Dede hamamdan çıkan kadınlara bakar ve buz erimeye başlar. Ali Baba bunun üzerine “Dağ başında ermişlik yapmak kolay, asıl hüner güzel kadınlar arasında ermiş kalabilmektir.”der.

Ihlara Vadisi'ne doğru ilerlerken herkes kendini tanıttı. Kültür turlarının güzel kısımlarından biri  güzel insanlarla tanışabilmeniz. Biri de çiçek toplama molası... Lavaboya, tuvalete gitmeliyim değil, çiçek toplamalıyım diyorsunuz adı üstünde kültür turu bu :) Biz çok sevdik bunu ve turdan sonra da böyle demeye devam ettik. Ve Ihlara Vadisi... Uzanıp giden merdivenler ve o merdivenleri inip geri dönmekte olanların soluksuz ve bitkin halleri asla caydırmasın. Doğa ve tarih birbirini öylesine güzel sarmalamış ki. Melendiz'in ışıltılarla akan suyu, sonbaharla altın rengi olmuş ağaçlar, kiliseler, etkileyici canlı renkleriyle duvarlarındaki resimler, freskler...










Vadiden dönerken kestirme yolu önerirse rehberiniz, bilin ki çok kolay bir yol değil, tırmanılması gereken kayalık yerler var.

Bir sonraki durağımız Nevşehir yer altı şehri; Derinkuyu. Klostrofobisi, astımı ve kalp rahatsızlığı olanların girmesi önerilmiyordu, ben ilk gruptanım bu yüzden burası ile ilgili paylaşabileceğim şey bu küçük çarşısı ve girenlerin fotoğrafları.





Bu yer altı şehirleri savaş dönemlerinde saklanmak amacıyla yapılmış, insanlar evlerinin altından buralara ulaşıyorlar ve yıllarca orada yaşayabiliyorlarmış. Bazı bölümlerinde düşmanın toplu halde ve silahlarıyla içeri girememesi için çok dar tüneller mevcutmuş. Derinkuyu'nun bulunduğu çevredeki binalar da oldukça güzel, yo yo kesinlikle korkumun tesellisi değil gerçekten güzeller.






Öğle yemeğimizin ardından yeni durağımız Uçhisar Güvercinlik Vadisi. Manzara yine enfes... Burada bir nazar boncuğu, bir testi, bir de terazi ağacı var.
 
 

Asmalı Konak dizisinin çekildiği ilk konağı görmeye gidiyoruz Mustafapaşa Köyü'ne. Rum mimarisinin en iyi örneklerinin bulunduğu yer olarak anlatılıyor. Özellikle kapılar çok güzeller.

Tur boyunca alışveriş ve tanıtım için üç farklı yere uğradık. Birincisi Turasan Şarapları, şarap yapımı, saklanması gibi konularda bilgilendirildikten, şarap mahzenlerini dolaştıktan sonra şarap tattırılan ve alışveriş yapılan bölüme geçtik. Doğrusu Kapadokya'da damak tadımıza uygun bir  şarap bulamadık biz ama yılbaşında hazırlamak üzere sıcak şarap baharatı aldık, kokusu gibi lezzetli olur umarım.


Bütün bir gece yolculuk ardından gezilen tüm bu yerler sonrası artık otele varış da harika olabiliyor. Otel orta seviye, sabah erkenden ayrılıp, akşam geç saatte gelmek üzere kullanılmak için ideal. Açık büfe kahvaltı ve akşam yemekleri güzel, sıcak suyu var. Yorgunluğumuza yenilmiyoruz, sıcak bir duş ve yemek sonrası kendimizi dışarı atıp Göreme'yi gezmeye başladık. Otel penceremizin manzarasından habersiziz henüz ama on, on beş dakikalık bir yürüyüş sonrası restoranlar, kafeler ve peri bacalarına uzanan sokaklarla karşılaştık. Bir kahvehanede Türk kahvesi ve çay içip geri dönerken işte bu garip (?) araç ile karşılaştık. Ufuk ve ben vosvos kaplumbağalara, minibüslere hayranız ama bu bu başka bir şeydi.


Otelimize döndüğümüzde Alim'in fotoğraf çekerken ortadan kaybolup elinde döndüğü vişne şarabımızı içip misafircilik oynuyoruz. Sonrasında uykunun güzel kollarında kayboluyoruz. Ve sabah saat altıda uyanan Ufuk yataktan kalktığı gibi perdeyi aralıyor odamızın manzarasını görmek için. Bu dürtü boşa değilmiş sabahın sarı, kızıl güzel renkleri içinde, onlarca rengarenk balon havalanıyor karşımızda. Karşımızdaki tepenin ardından üzerimizden geçiyorlar. O kadar güzel ki!

 
İkinci alışveriş ve tanıtım mekanı bir çanak çömlek atölyesi. Çömlek yapımı, çeşitleri ile ilgili bilgiler veriliyor. Bize çömlek yapmayı gösteren, on dokuz yaşındaki genç usta on üç yaşında başlamış çamuru şekillendirmeye. Eskiden kapak, çömleğe uymazsa erkeklere kız vermezlermiş buralarda. Ustamızın yaptığı kapak elbette tam uyuyor çömleğine.

İşte bu da Seran'ın çömleği, biz Alim'i verdik gitti...


Bu gösteri ve bilgilendirmenin ardından boyama atölyesini gezip, mağaza bölümüne geçiyoruz yine. Özellikle eskiden şarap sunulan Hitit Güneşi isimli karaflar çok güzeller.


Bir gün önce karar verdiğimiz üzere Kayseri'de alışveriş yapıp dolaşmak, Erciyes Dağı'nın yamaçlarında sucuk ekmek yeyip teleferiğe binmek üzere  yola çıktık kahvaltı sonrası. Fakat bir önceki günün yoğunluğu o güne hiç yansımadı. Önce yolda otobüsümüz bozuldu, tamir edilmeye çalışılırken başka bir otobüs bizi Kayseri'ye bıraktı ve burada bozulan otobüsümüzün tamir edilip gelmesini beklemeye başladık. Belki bayram öncesi olması, belki de şehir meydanında olmamızdan sebep, Kayseri bana çok boğucu, kalabalık ve karamsar geldi o gün. Ama ilk kez yediğim yağlama, mantısı ve künefesi harikaydı. Tabi ben henüz Mersin'de künefe yememiştim. Gezindiğimiz civarda bir çok mağaza, bir çok insan, sucuklar, pastırmalar, baharatlar vardı. Biz de zaman zaman dile getiriyoruz, hadi yapalım deyip sucuk baharatı aldık. Nihayet iki saat kadar sonra otobüsümüz geldi ve yola koyulduk. Ama Erciyes hayal ettiğimiz gibi karşılamadı bizi. Henüz kar yağmadığından, beyaz büyü çoook yukarılardan kalmıştı. Ben yemedim ama yiyenler sucuğun güzel olduğunu söylüyorlar.


Artık evimiz olan otobüsümüze binip akşama doğru Göreme Açık Hava Müzesi'ne vardık. Hava karardığından çok aceleyle gezindik ve biraz mızmızlandık grupça. Gerçi gün içerisinde de yoğunluktan dolayı beşer dakikalık aralarla grupları kiliseler ve odalara alıyorlarmış. Tekrar gittiğimizde Ihlara ve Göreme Açık hava müzesi uzun vakitler geçirmek istediğimiz yerler.


Yemek ve dinlenmek üzere otelimize varıyoruz, akşam Türk gecesi var. Tur programında gördüğümüzde hiç sıcak bakmadığımız bir etkinlikti. Rehberimizin çokça övmesinden ve günün beklediğimiz gibi geçmemesi nedeniyle herkes gibi biz de katılmaya karar verdik. On, on iki kişilik bir dansçı grubu kostümlerini değiştirip bir çok yörenin halk oyununu oynadılar.



Sonra rehberimizin hiçbir yerde göremeyeceğimizi iddia ettiği Brezilyalı dansçımız çıktı... Hint müziği çalıyordu, saatlerce döndü... döndü... döndü... Çok etkileyici bir gösteriydi.
 

Brezilyalı olduğu söylenen aynı dansçı bayan bu kez göbek dansı yaptı sahnede. Bu dansa neden göbek dansı dediklerini anlamış oldum. Kılıçlı kısmı güzeldi ama daha sonra çalan anlamsız popüler bir şarkı ile oynaması çoğumuz için bütün büyüsünü kaybettirdi ilk dansının.



Ertesi sabah uykusuzlukla balonlu manzaramıza uyandık yine. Balonlar bayramımızı kutluyorlardı sanki. Kahvaltının ardından bavullarımızı hazırlayıp yine yola koyulduk.

Güzel atlar diyarı gezimizin son günü ve ardından Mersin-Adana yolculuğunu anlatmayı izninizle bir sonraki yazıya bırakıyorum. Ve unutmadan, arkalarda kaldığı için “Neredesin?” diye söylendiğimiz Alim'e, buradaki güzel fotoğrafların çoğunu çektiği ve kullanmama izin verdiği için teşekkür ederim.

Özlem

Hiç yorum yok: