20 Aralık 2010 Pazartesi

Ayça Şen - Saatçi Bayırı




Bazı kitaplar vardır ki, onlar hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen görünüşlerine göre değerlendirip, okumaya karar veririm. Elimde kapladığı alana, kalınlığına, ismine ya da kapak düzenine göre… Hatta bazen yayın evi veya yazı karakteri bile o kitabı okumak isteyip istemediğime karar vermeme neden olabilir. Tabii ki böyle bir seçim sadece hakkında hiçbir fikre sahip olmadığım kitaplar üzerinde gerçekleşir. Bu kitabı okumaya başlayışımın ilk nedeni; az önce saydıklarımdan vuku bulan bir yakınlık hissiydi.



Bu aralar art arda kitap okuyorum. Bir kitabı bitirmeden diğerini sıraya koyuyorum ki aradaki boşluk seçimlerimi zorlaştırmasın. Saatçi Bayırı da önceden seçip birkaç gün sırada beklettiğim kitaplardan biriydi. Okumaya başladım ve hislerimin beni yanıltmadığını daha ilk sayfaları okurken anladım. Sayfaları değiştirdikçe, yeni tanıdığım bu yazar ne anlatırsa anlatsın, eğlenerek okuyacağımı fark ettiğimden daha bir keyiflendim. Hani derler ya “kah güldük kah hüzünlendik”, işte o iki duyguyu, küçük ayrıntılar içinde önemsizmiş gibi büyük bir rahatlık ve doğallıkla anlatması okuduklarımdan daha çok etkilenmeme neden oldu. Sanki kitabı kendim yazıyormuşum da, sonrasında ne olduğunu beklemeden yazdıklarımı okuyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Sanılmasın ki kitabın yazımı basit ve olağan. Tersine bu kadar doğal oluşu bir film izlemek ya da birinin ağzından başkasının hayatını dinlemek gibi okurken yormayan ve ardından güzel bir tat bırakan kitaplardan.

Bir yandan da bu kitabın tarzını, yine nereden peyda olduğunu hatırlamadığım hislerime dayanarak aldığım Hakan Günday’ın bir kitabına benzettim. Açıkçası beni, Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sı vakti zamanında daha derinden etkilemişti ama o zamanlar böyle yazarların varlığını bilmediğim için bu etkilenme kısmı normalinden fazlaca olabilir. Hakan Günday’ın duru ve akıcı bu romanı her ne kadar Saatçi Bayırı’na benzemese de olaylara yaklaşım ve dil olarak benzer şeyler hissetmeme neden oldu. O kitabı okuduktan sonra da daha çok film izlemişim gibi bir hisse kapılmıştım.

Muhtemelen benim henüz fark edebildiğim ama pek çok insanın okuyup sevdiğini düşündüğüm bu yazarı bir de ben tanıtmış olayım dedim, internetin küçücük bir sayfa ucundan. Romanlarda düz bir yazımdan fazlasını arayanlar için çok hoş bir kitap. Kitabın gidişatını etkilemeyeceğini düşündüğüm için kısa bir alıntı yapacağım. Bu alıntı aslında kitabın konusuyla da ilgili bir ipucu değil, sadece bir karakterin yazdığı mektuptan alıntı fakat en sevdiğim kısımlardan biri oldu:

“…gideceğimiz yeri hem biliyorum, hem bilmiyorum. Ya da biliyorum da gidemiyorum. Çünkü zaten oradayım. Beklentiler belki bu yüzden kötü. Devamlı oraya gitmek istediğim için hiçbir yere varamıyorum. Bir itici kuvvet gelip beni oraya itecek sanıyorum ama bilmiyorum zaten oradayım. Ve bütün bunlar olurken çok yoruluyorum. Ama yorulmak demek dinlenmek demek aynı zamanda. Bu yüzden yorulmadığım zamanlarda çok daha fazla yoruluyorum; hem fiziksel hem de ruhsal. Dinlenense ruhtan öte bir şey sen yorulurken.


Bu anlattıklarımsa tek bir kelime. Fakat kullandığım dil öyle yetersiz ki; aslında anlattıklarım tek bir kelimede toplanmalı; ben daha onu bile başaramıyorum. İstiyorum ki bütün bunlara aramızda bir isim bulalım. Bana tek ümit veren şeyse, anlatmaya çalıştıklarımı tek kelimeyle ve hatta hiç kelimesiz anlayan insanlar var dünyanın bir yerlerinde. Bu bağlamda hem yetim, hem öksüzüm…


…zaman zaman ağlayasım geliyor; bir meniden bile daha küçük hissediyorum ama utanmıyorum çünkü meniden bile daha küçük şey, var oluştan bile büyük bir şey…


…olmadığını biliyorsun ama aynı zamanda da varsın. Varlığını ispata geçince bocalıyor, kendini üzüyorsun. Aslında hiç yokum, çünkü hiç olmadım, çünkü zaten hep vardım.”

Keserek alıntılar yaptığım bu bölümü tekrar okurken tamamını buraya aktarmak istedim ama bu kadarı da yeterli sanırım.

Ebru

Hiç yorum yok: