16 Kasım 2011 Çarşamba

Özlem

Uzun zamandır bir şeyler paylaşamadık.. Uzun zamandır kendimle paylaşamadığım gibi içimdekileri. Ne zaman elim kaleme, klavyeye uzansa dökülenler, özlem, boşluk ve sızı oluyor. İlk kez, ölümün o soğuk dedikleri eli bu kadar yakından dokundu bana. Konuşmayı, sarılmayı, duymayı çok çok çok özlemeyi öğrendim, ne yaparsam yapayım ulaşamayacağımı bilmeyi. Diğer tüm öğrendiklerim, evrenle birleşen, bir olan tamamlanan ruhumuzun huzuruna dair, hayata dair tüm bildiklerim boşlukta kaldı öylece. İki ay geçmiş üzerinden bugün, içimde duran aynaya bakmaya korktuğum iki ay.. Ama hayat korkularla, acılarla devam ediyor biliyorum.

Bir mısra takılmıştı aklıma, devamını okumaya korktuğum bir şiirden.
Şiirden daha çok anlatan bir şey var mı hissedilenleri diye düşündüm yine.
Biraz buğulu, biraz eski, gerçek bir ayna olup duran karşımızda. 

Cemal Süreyya...

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

özlem

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Kafka-Şato,Amerika ve Dava Üzerine


Kafka okumalarımdan bahsedip bahsetmemek arasında gidip gelirken, baktım ki Ateş ve Kılıç’ı bile az da olsa yazmışım ki anlatmak bile denemez, o halde Kafka’dan da bahsetmek farz olmuş. Uzun zaman önce Dönüşüm kitabını okumuştum. Her ne kadar kitabın kurgusu ve fikri dikkatimi çektiyse de bu kitap bana Kafka’yı cazip hale getirmemişti.

Derken üçleme niteliğindeki; Şato, Amerika ve Dava kitaplarına geldi sıra. Sanırım burada kitapların kurgusundan bahsetmek çok yerinde olmayacaktır çünkü bu kitaplar defalarca kez anlatılmış, yazılmış, özetlenmiş. Ben daha çok işin kendime yakınlık kısmındayım. Kendi gözümle gördüklerimde… Kafka’yı seven çok insan var. Ben de bu nedenle kitaplarını merak eder dururum. Okuduktan sonra, bunca insanın, neden Kafka’yı bu kadar çok sevdiğine, daha doğrusu bu kitaplarda neyi seviyor olduklarına, ne bulduklarına dair pek bir kafa yordum. Kafka’yı okuduktan sonra, internet üzerinde ve bloglarda kitapları hakkında birkaç yazıya göz gezdirdim ama gördüm ki genelde sadece kitapların konularını anlatılmış. Çoğundan hikayenin tam olarak nesini sevdiklerini anlayamadım açıkçası. Sonra birkaç kişiye sordum. Onlardan da aynı cevabı aldım “Kafka severim, çok güzeldir.” Demek ki herkesin bildi bir şey vardı da ağız birliği yapmışlar gibi söylemek istemiyorlardı, en son buna karar verdim. Bu kadar ön bilgiden sonra, gelelim bana neler hissettirdiklerine.

Şato, Amerika ve Dava kitaplarının yazılış sırası bu şekilde gitmiyor aslında ama ben tıpkı sıraladığım gibi karışık bir nizamda okudum. Okuyacaksanız buna dikkat etmenizi öneririm, fakat genel olarak ayrı hikayeleri anlattıkları için karışık okumakta bir sakınca yok. Kafka’nın hikayelerinin sözcüklerin değil ama kitapların her yerine yayılmış bunaltıcı bir kasvet havası var. Zaten bunu herkes hissediyor olduğu için adına Kafkaesk demişler. Kafkaesk’in kasveti, okumayanın aklına; uzun uzadıya insanın içini sıkan tasvirlerden ya da çok buhranlı ve karanlık öyküler anlatmasından kaynaklanıyor olabileceği ihtimalini getiriyor, ama öyle değil. Aslında olayların yaşanışını ve insanların diyaloglarını, Kafka, o kadar basit bir dille aktarmış ki bu anlatım bile hikayedeki kasveti destekliyor, tam tersi olması gerekirken nasıl oluyorsa destekliyor işte. Hatta çok kısa sürede okuyabileceğiniz bir akıcılık da kazandırıyor. Olayların gidişatı ve konuşmalar, çoğu zaman günlük hayata uymayacak şekilde üst üste ya da tutarsız görünüyor. Buna rağmen anormal bir durum hissi yaratmıyorlar. Her ne kadar normal hayatta uyarlanamayacak olsalar da bir süre sonra kitapların içindeki dilin bütünlük duygusuna da alışıyor insan. Hatta olaylar, yaşadığımız zamanda cereyan ediyormuş gibi bir hisse neden oluyor. Belki de bu durum, öykülerde zaman algısına pek yer verilmemesinden kaynaklanıyordur. Bu zamansızlık da yazı dilinin modernliğine ve yıllarca okunmuş ve okunacak olmasına etki eden faktörlerden olsa gerek. İçerdiği konular itibariyle bir dönem kitabı değiller. Bireyci de sayılmazlar, daha çok oluşlar, durumlar, toplumların etkileşimleri, güç hatta yozluk üzerine giden farkı bir tarzı var. Hikayenin bir yerinde çarpık devlet anlayışından bahsettiğini düşünürken başka bir yerinde insanlar tarafından çevrelenmiş herhangi bir bireyin hayatının evrendeki ve varoluşundaki konumunu, umutsuzluğunu ve bilinçten uzak yaşamını konu aldığını düşünüveriyorum örneğin. “Bu hayat boş, kendi kontrolüm de elimde değil, şu merdiven altına sıkışıvereyim o zaman” demek istediğim oluyor. Sonra “ne fark eder ki” diyorum, devam ediyorum. Ben genel olarak bunları düşünüyor olsam da kitapların konuları benim deyiverip durduklarımdan da anlaşılacağı üzere oldukça simgesel. İşte bu simgesellik de kitapların farklı bakış açılarına göre, izlediği yönü, elastiki bir konuma taşıyor. Hani biri dese ki aslında Kafka kitapları şunu demeye çalışıyor, inanıverir insan. Çünkü konular da, konuşmalar da, kitabın nispeten alakasız sonları da çok genel ve havadalar. Konuyu bir yerinden yakalarsanız sizin için başka bir anlama bürünme ihtimalleri var.

Üç kitaptaki hikayenin her birinde farklı bir adamın başından geçenler anlatılıyor. Josef K daha bir aklı başındaysa da Şato’daki Bay K. ve Amerika’daki Karl Rossman beni canımdan bezdirdiler. Hikaye içinde yapacakları ayan beyan belli olan bazı şeyleri “hayır, bu sefer bari yapma” dedim dedim durdum ama onlar inatla yapmaya devam etti. Sonra baktım ki ben onlara uymuşum alışmışım gitmişiz. Galiba benim bu durumum da Kafka’nın anlatmaya çalıştığı sistemin umutsuz kabullenme davranışlarından biri; alışmak, normal kabul etmek, alışamadığımız takdirde kancanın bir yerine takılıvermek ya da içinde olduğumuz durumun farkına vararak daha da umutsuz olmak… gariptir, bunları yazarken Kafka’dan hoşlandığımın farkına vardım. Okurken bu kadar keyif almamıştım halbuki. Dava’da salona giren kadının elindeki çamaşır leğeni bile içime kasvet ve küf duygusu yaymaya yetti. Kasvetin belli hallerini seven beni, bu kadar daraltabildiğine göre, Kafkaesk’in bu başarısını tartışmaya lüzum görmüyorum, zaten hiç sorgulamadım da. Onları öylece, çocukluğumun sıcak ve sessiz, sıkıntılı öğlen uykusu saati gibi kabulleniverdim, daraldım. Ben bu yorumları yaparken bile içim daraldığına göre, Kafka kitabın kendisini yazarken nasıl bir ruh hali içindeydi kim bilir? Neyse, bunu bilmesem daha iyi olur. Bu yazının sonunda Kafka’yı önermeli miyim, bilemedim. Kafamda Kafka’yı çok ayrı bir yere koyup büyüttüğüm için beklentimin farklı oluşundan mütevellit, Kafka’nın edebi tarzının beni tam anlamıyla tatmin etmediğini söylemeliyim. Benim kasvetim bana yettiği için değil elbet. Kafka’nın şu anki başarısının, bu simgesel anlatımın dönemine göre ilkler arasına girmesinden ve emsal teşkil etmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Nihayetinde günümüzde yazıya çok daha hakim ve simgesel dili daha çok metaforlar yaratacak şekilde kullanabilen pek çok yazar var, olacak da. Bu açıdan Kafka hem ilk, hem de kitaplarını günümüze kadar getiren dünyaca üne sahip. Bir nevi marka.

Kafka yarattığı dil ve hikayelerinin kişiliğini ve varoluşunu yansıtan doluluğuyla başarılı bir yazar. Kitaplarını üst üste okumam daha net kavramam açısından iyi oldu. Kafka’nın harika kitapları var gibi bir tavsiyede bulunmayacağım. Sevip sevmemeniz tamamen Kafka ile sizin aranızda fakat ben onun kitaplarını okurken değil, bitirdikten sonra sevdim.

16 Ağustos 2011 Salı

Hakan Günday-Malafa


Hakan Günday’ın okuduğum üç romanı arasından en çok Kinyas ve Kayra’yı beğenmiştim. Kinyas ve Kayra, Günday’ın diğer kitaplarını okumak istememe sebep olan bir referans oldu benim için. En çok onun tadı kaldı damağımda. Ardından Piç ve Malafa’ya devam ettim. Bir de bir zamanlar Hayvan Dergisi’nde yer alan yazıları vardı Hakan Günday’ın. Onları okumak hoşuma giderdi fakat bildiğime göre o dergi de kapanıp gitti, yazık oldu.

Malafa, bu öyküye koyulabilecek en yerinde isim olmuş. Kitapta Antalya’da genelde turistlere satış yapan büyük bir kuyumcu mağazası anlatılıyor. Kuyumcunun satış mantığından, tezgahtarların yaşam ve düşünce tarzlarından bahsediliyor. Kitapta tezgahtarları anlatmak üzere kullandığı paragrafları bazı kısımlarda anlatımın kendisini doğrulatmak istermişçesine tekrarlaması hoşuma gitti.

''Tezgâhtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanin en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgâhtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerinde yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardik rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgâhtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar.''

Bir de kitap için kendi dilini, kendi kelimelerini yaratmış olması sayfalar ilerledikçe çabuk alışılır bir durum. Kelimeler kitapla çok bütünleştiği için göze batmadığı gibi kitaba da yakışıyor. Malafanın anlamını da açıklamaya çalışıp kendimi yormayacağım çünkü sadece anlamını burada açıklamam bir şey ifade etmeyecek. Malafa ile benzeştirilen içerik belden aşağı da olsa hem anlatımla bağdaşmış hem de gülümseten bir anlamı ihtiva etmiş. Belki de bu sadece benim fikrimdir, ne olursa olsun her ihtimal, benim için tebessüm edeceğim bir anlam taşıyor.

Malafa adı ve içerikteki bütünlük göz önünde tutulunca güzel bir kitap, gayet akıcı bir dili var. fakat hiç Hakan Günday okumadıysanız bu kitabı tavsiye etmiyorum. Bana diğer kitaplarına oranla daha basit ve ara sıcak olarak hızlıca yazılıp çıkarılmış bir kitap gibi geldi. Belki de bu, Kinyas ve Kayra’nın etkisi yüzünden beklentimin yüksek olması kaynaklı bir yargıdır. En iyisi okuyup kendiniz karar verin. Ayrıca kitap tiyatro oyununa çevrilmiş ve kısa bir süre öncesine kadar DOT adlı tiyatro grubunun oyunu olarak sergilenmişti. Fakat izleme imkanım olmadı. Umarım devam eder ve izleme fırsatı yakalarım.

Ebru

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Henryk Sienrykiewicz- Ateş ve Kılıç


Soyadını aklımda tutamayacağım bu yazarın kitabında, 1647 yılında Polonya-Litvanya hakimiyetine karşı ayaklanan Kazaklara, Tartların da katılmasıyla Ukrayna’nın kan gölüne döndürüldüğü bir dönem anlatılıyor. Yazar bu kitabıyla Nobel Ödülü almış ve hakkını da vermiş. Her ne kadar savaşa dair kitaplar çok ilgimi çekmese de kitaptaki sahneler film şeridi gibi gözümün önünde akarak ilerledi. Anlatım oldukça gerçekçi ve bu açıdan oldukça başarılı bir kitap.

Kitabın içinde bir nevi simgeleşen aşk ve aşık olduğu prensesin ardından giden subayın hikayesi de anlatımın akıcılığını arttıran bir etken olmuş. Bu küçük aşk hikayesi de film izliyor olduğum duygusunun artmasına sebep oldu. Savaş sahnelerinden de çok keyif almadığım için gerçek bir savaşı anlatan kitaplara ilginiz yoksa tavsiye edeceğim bir tür değil. Hızla bitirmiş olmama rağmen okumamış olsam pek bir şey kaybetmezdim diye düşünüyorum. Bu nedenledir ki bu yazı da bu kitap kadar kısa bir yer kapladı hayatımda. 

Ebru

11 Ağustos 2011 Perşembe

Sezgin Kaymaz-Ateş Canına Yapışsın

Çok severim Sezgin Kaymaz’ı. Hatta tek bir kitabı hariç tümünü okumuşluğum vardır da buna dayanarak düşünmeden son çıkan kitabını da aldım, okudum. Kitaplarında ölüm ve hayat temasına ilginç bir bakış açısıyla yaklaşan yazarın bu halinden çok hoşlanır, fantastik denebilecek konulara kayışını ilgiyle takip ederim. Fantastik dediysem öyle uçan kazlar, süpürgeli cadılar değil de biraz hayatın bilinmeyenlerinden, başka alemlerden gelmiş karakterlerden oluşabilir anlatımları. Zindankale’sinde ayrı, Geber Anne’sinde ayrı tatlar vardır da onları okurken hissettiklerimi çok az kitapta hissedebilmişimdir.

Velhasıl bu kitap hiç tatmin etmedi beni. Cennet’ten kovulan Adem’in hikayesini anlatıyor da anlatmasa da olurmuş dedim yazık ki. Elbette sevdiğim yönleri oldu, altını çizdiğim, ayırdığım, bazen sorular sorduğum zamanlar da oldu kitabın içinde ama Sezgin Kaymaz’ın Lucky’sindeki doluluğu bu kitapta bulamadım. O basit ve akıcı anlatımı Ateş Canına Yapışsın’da da mevcuttu tabii, benim derdim anlatımdan çok içerikle. Hatta belki de kitabı okuyanlar aynı ilgiyle okumuşlardır da benim beklentim biraz yüksektir, o yüzden tatmin olmamışımdır, kim bilir?

Kitapta Sezgin Kaymaz’ın güzel ve basit tanımlamalarından biri “sabır”;

Sabır, tembel tembel oturup beklemekse eğer, ne demeye bir fazilet olsun? Bilakis canlarım benim, bilakis şu demek sabır: ‘Hiç bekleme, sakın durma, ne olup bitiyorsa senin için olup bittiğini idrak et ve başına gelenlere başına yağan yağmur damlaları muamelesi yapıp kaldığın yerden devam et.’
…yapmak gerekeni yapmak misal; kulak vermek gerektiğinde kulak verip dinlemek, harekete geçmek gerektiğinde harekete geçmek, evet, tabii, beklemek aynı zamanda, ama öyle bir beklemek ki, yalnız ve yalnız, beklemek gerektiği için beklemek… Yani ritim…yani ahenk!”

“Şükür, her varlığın ilahi sistemde kendine verilen rolü oynamasıdır…
…Şükür, bir sonsuzdan bir sonsuza, her şeyin ve herkesin yalnız ve yalnız Yüce Tanrı dileğiyle mevcut olduğunu bilmek, her işin, her oluşun ve olmayışın, aslen bu ilahi dileğin gereği olduğunun idrakine varmak…
…Şükür, canın gerçekte gördüğünü gözünün de görebilmesi hüneridir…”

“Şu sabır meselesi. Buradaki şeyin oradaki bir şey yüzünden olduğunu idrak etmek! Ve idrak etmek oradaki bir şeyin de buradaki bir şey yüzünden olduğunu. Her şeyin her şeyle, herkesin herkesle fıtri bağı, alakası olduğunu görebilmek gözü…”


Ne kadar çok bilirsen o kadar çok canın acır… Acının kendisi: Bilmek

Bilmek lanetlenmektir demenin bir başka yazılmışı. İşte böyle, biraz hoşluk biraz hayal kırıklığı, yine de Adem ve Havva’nın öyküsü böyle bir bakış açısıyla hiç anlatılmadı…

Ebru

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Mor Baykuşlar

Nerede bu ebruozlem’in, ozlem’i  soruyorum kendime şimdi.  Geziyor, dikiyor, boyuyor, okuyor, izliyor paylaşacak çok şey biriktiriyor, ama artık yazmalı yazmalı… Küçük küçük gezmeleri, Bozcaada’nın güzelliğini, evleri, şarapları, Çeşme’nin çiçeklerini, eski evleri, sakızlı kahvelerini. Balkon boyama maceramızı, Arya bebeğin kapı süsünü, kurabiyelerini… Ama önce artık sizinde olabilecek Bay Pisileri, yeni blogumuz Mor Baykuşları

28 Temmuz 2011 Perşembe

Erdal Demirkıran-Adam Dediğin Benim Gibi Olur

“Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım” kitabıyla tanıdık bu yazarı. Aslında pek çoğumuza bu isim biraz garip geldi. Kimimizde merak uyandırırken, kimimiz megaloman bir cümle gibi algıladık kitabın ismini. Önyargılarımızın peşinden giderek aslında Demirkıran’ın tam da bu tavrımıza dikkat çekiyor olduğunun farkına varmadık belki.


İlk kitabını uzun zaman önce okumuştum. Yazarın esprili yazım tarzını, içeriği, konulara bakışını da sevmiştim. Şimdi de elimdeki kitabının adı “Adam Dediğin Benim Gibi Olur.” Ne yalan söyleyeyim, başlangıçta aklım, kitabın adındaki geleneksel tavrımıza yerleşmiş olan adamlı madamlı kelimelerine takıldı. Kitabı okuduktan sonra yazarın hiç o taraklarda bezi olmadığı çok açık ve net fark ediliyor zaten. Tersine, tam da sürü psikolojisinden, unutulmuş değerlerden bahseden bu kitap için dikkat çekici bir isim olmuş. Kitap, her biri başlıklar ile açıklanıp örneklendirilmiş ve anlatımın sonunda “adam olmanın” daha doğrusu “doğru insan olmanın” tanımlarını özetleyen, tablo içine alınmış kısa notlardan oluşuyor. Aslında Demirkıran’ın kitaplarının türüne “kişisel gelişim” demek doğru olur ama aklınıza “karşınızdakini etkilemenin on yolu”, “doğru insanı bulmak” gibi akıl vermeye çalışan nispeten basit kitaplar gelmesin. Demirkıran bence insan olarak bilinçli ve verimli bir hayat sürmeyi doğal bir davranış olarak benimseyen ve insanların da gerçek potansiyellerini fark ederek kendilerince en iyi hayatı yaşamalarını belirten, olması gerektiği gibi bir insan profili çiziyor.

24 Temmuz 2011 Pazar

Fedailerin Kalesi Alamut

Wladimir Bartol

1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızla başlıyor hikaye. Kızın adı Halime. Halime’nin gördüklerine tanık oluyor getirildiği mekanı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, şimdi, geldiği güzel ortamda mükafatlandırılma duygusu alıyor.

Diğer yandan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbni Tahir ile tanışıyoruz. İbni Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmaili tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbni Tahir büyükbabasının öcünü almak üzere eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmaili öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru yol alır. Orada seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli eğitimleri İsmaili öğretisi içinde almaktadır. İbni Tahir kaleye ulaşır ulaşmaz büyük dailerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve kendini kanıtlayacaktır. 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Can Eryümlü- Elif! Elif!

Acaba hepimiz aynı zaman diliminde daha doğrusu şu “an”da mı yaşıyoruz? Yoksa her birimiz aklımızda ayrı ayrı zamanları dolaştırıp aynı zamanın yolculuğunu sadece bedenen mi paylaşıyoruz? Kimimiz dünü düşünüyor, kimimiz yarına kurmuş kendini. Çocukluğumuza, kaçırdıklarımıza, erişemediklerimize ya da erişmek istediklerimize çevirmişiz yüzümüzü. Belki okuduğumuz kitapta aklımız, belki de on dakika sonra başlayacak diziyi düşünüyoruz beyin kıvrımlarımızda.

Bunları söylerken, “an”ı yaşayalım, “hayat çok kısa” demek değil niyetim. Zaman kavramını algılayan, inançları ve hissettikleriyle kendini her an bir başka şey yapabilme, bir başkası olabilme yeteneğine sahip yaratıklarız. Hissettiklerimizce, bildiklerimiz kadar yaşıyor ve hayatımız üzerinde kontrol sahibi olabiliyoruz. Kendimizi çok küçük ya da çok büyük hissedebilme yetisi verilmiş bize. Acaba insan olmanın sınırlarının ne kadarının farkındayız? Aslında hangi zamanın insanlarıyız?

16 Temmuz 2011 Cumartesi

G.Afrika Cumhuriyeti ve Safari



Bu, Afrika’ya ilk ayak basışım. Gelmeden önce nasıl bir şeyle karşılaşacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çünkü benim bildiğim Afrika, pek çok yönden fakir, pek gelişmemiş bir bölgeydi. Oysaki bu ülke düşündüğüm Afrika’ya hiç benzemiyor.

Richards Bay oldukça gelişmiş olduğunu her halinden belli eden bir şehir. Bu şehir çok büyük değil, merkez olarak gezdiğimiz yer alışveriş merkezini oluşturan binalardan ibaret. Bu haliyle Amerika’ya çok benziyor. Amerika’da evler arasında yer alan marketlerin mimari ve tip olarak da aynısı. Burası için anlatılacak pek bir şey yok. Alışık olduğumuz bir manzara. Fiyatlar biraz yüksek.

Burada yürürken siyah insanlar kadar sarışın insana rastlıyoruz. O yüzden kendimizi çok ayrıksı hissetmiyoruz. Sanki turist dolu bir bölgedeyiz ama Afrika asıllı olmayan bu insanlar burada yaşıyorlar. Çok değil yirmi-otuz yıl önce Afrika’nın asıl sahipleri siyahi insanlar sokakta beyaz tenli birini görünce kenara çekilip, selam durmak zordaymışlar. Bir grup siyahiyi başlarında üniformalı bir beyaz elinde kırbacıyla yönetmekteymiş. Çok yazık. Neyse ki şuanda böyle bir durum yok. En azından herkes eşit gibi görünüyor. Aşağıdaki fotoğraflar gezdiğimiz market alanına ait:

3 Temmuz 2011 Pazar

Hindistan-Tutucorin

Yeniden Hindistan’dayız, bu sefer farklı bir bölgede. Çıkıp gezmeden önce neyle karşılaşacağımı bilemediğim bir memleket burası. Az çok alışmışlığım var elbet ama her seferinde “Acaba dışarıda bakkal var mıdır?” diye düşündürtür insanı. Varmış, varmış… çıktık gördük. Büyük bir şehir değil ama çok da küçük sayılmaz. Bulunduğumuz limandan taksi ile yirmi dakika sonra merkeze ulaştık.

Taksici bizi oranın en büyük alış-veriş merkezi sayılan bir plazaya götürdü. İlk iki katındaki mağazaları gördük önce; tek tük serpiştirilmişlerdi. Beklentimiz düşük olunca burası bize çok büyük ve gezilesi göründü. Üstelik bu binanın yerlerini paspaslayan bir teyze bile vardı. Bunu şaşılası bir durum gibi anlatıyorum çünkü Hindistan’a en uzak eylemlerden biri; temizlik. İnsanlar genelde çıplak ayakla gezer sokaklarda ama burada bir kısmında terlikler gördük.
Bizi getiren taksici sevimli ve kibar bir adamdı. Gezimiz süresince genelde yanımızdaydı. Burada diğer yerlerde gördüğümüz dilenci çocuklara rastlamadık. İnsanlar sıcakkanlıydılar.

Hindistan’ın farklı yerlerinde de olsa bizi karşılayan manzara genelde aynı şeyleri içerdiği için fazla detaya girmeyeceğim. O yüzden bu yazı genelde fotoğraf paylaşımlarımdan oluşacak. Neyse ki fotoğrafların ardındaki kokuları duymayacaksınız.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Kemeseker-Sinan Yağmur-Aşkın Gözyaşları

Cuma, gece, yağmur yağdı
Üç kişiydik, boynumuz bükük
Eski dostlar, bahçemiz büyük
Cuma, gece, yağmur yağdı
Akrep yelkovan üst üste
Durdu zaman ikiyi on geçe
Olanlardan, gitarlardan
Konuştuk durmadan kadınlardan
R majörden,
Doğru soruyu bulmaktan
Evrenlerden, atomlardan,
Konya’dan Hindistan’dan
Ölmeden ölenlerden
Konuştuk durmadan rütbelerden
Cevaplardan,
Doğru soruyu bulmaktan

Bin ışık yılı uzakta İstanbul’dan…

Bu gece Kesmeşeker gecemdeyim. Eskiden sıklıkla dinlediğim albümleri yad ettiğim oluyor. Bir anda “şunu dinlemeliyim” hissiyle geliveriyor o istek, dinliyorum… “İçimde içimdekiler Vardı” albümüne takılmışken yukarıda sözlerini yazdığım şarkının adı; “Konya’dan Hindistan’dan.”

Birkaç gündür elimde Mevlana’yı anlatan bir kitap var ve Hindistan’a doğru gidiyorum. Üstelik içimde gerçekten “içimdekiler” olduğunu hissediyorum. Bazen kafamı karıştırıyor, bazen sorguluyor, bazen uyuyorlar ama hep soruyorlar. Buldukça daha çok soruyorlar. Bazen de “doğru soruyu bulmaya “ çalışıyorlar. Hindistan’dan bahsetmezken Hindistan’a gidiyorum ve “bin ışık yılı uzakta”yım İstanbul’dan. Öyle bir Cuma gecesi arkadaşlarla toplanmak hem de “evrenden, ölmeden, Konya’dan ve doğru soruyu bulmaktan” bahsedebileceğim arkadaşlarla sabaha kadar zamanı durdurmak nasıl bir keyiftir. Böyle bir şeyi özlemek ne demek, bir ışık yılı uzaktan daha iyi hissediliyor. Şikayetçi değilim halimden ama böyle geceleri özlüyor bir tarafım. Hayat akıp gittikçe değişen koşullara yeniliyor dostluklar. Dostluklar yenilmezse koşullar mahal vermiyor böyle zamansızlıklara. Sonra çocuklar, yemekler, toz, toprak alıyor muhabbetlerin yerini. Sorular cevaplanmadan, insanlar eskiyor.

23 Haziran 2011 Perşembe

Elif Şafak-Med Cezir Yazıları


Baba ve Piç” kitabını her rafta görmeye başladıktan sonra duydum Elif Şafak ismini. Hani entelektüel kimliğimize(!), başkalarından farklı oluşumuza zeval gelsin istemeyiz de listelere girmiş popüler kitaplardan uzakta tutarız kendimizi, içlerinde neler taşıdığını okumadan biliyor olduğumuz önyargısıyla. İşte benimki de o hesap, sırf dikkat çekmek amacıyla koyulmuş bir ismi olduğunu düşündüm önce “Baba ve Piç”in, sonra da diğer kitaplara benzediğini.

Ardından “Aşk” kitabı çıktı. İçinde “Mevlana ve Şems” isimlerinin anıldığını duyar duymaz heves ettim okumaya, Mevlana’yı anlatan her kitaba etiğim gibi. Başka başka ağızlardan okuduğum aynı hayatı, böylesine içselleştirerek, yazdıklarını yaşar gibi anlatan yazarın bu başarılı romanını okuduktan sonra tüm önyargılarım kırıldı. Diğer kitaplarını okumaya da heveslendim sonra. Hem umduğumu buldum hem de kendini tekrar etmeyen satırlar arasında gezinmekten keyif aldım. Araf’ından ayrı, Mahrem’inden ayrı tatlar. Özellikle “Aşk”ı okurken, bir yandan da gıpta ettim yazarın dilinden akanlara. Çünkü hepsinde hayata karşı kabullenmişlik, naiflik, her şeye karşı olumlu ve olağan karşılayıcı bir tavır vardı. Bazen ucunu kaçırdığımı düşünüp, sivri köşelerimden ürküp kendimi kendimden soğuttuğum kendim geldi aklıma. Bazen olaylara ya da insanlara karşı takındığım sabırsız ve tahammülsüz tavırlarım beni yormalı mıydı? Haksız olduklarını bile bile susup zamanını mı beklemeliydim? Demek ki bunu yapabilen, öyle hissedip sürekli öyle yaşayabilen insanlar vardı. Var mıydı?

Jumpha Lahiri-Dert Yorumcusu


Sevgili Sibel’den aldığım bu kitaba öykülerden oluştuğu için önüne geçilmez bir önyargıyla başladım. Hikaye kitaplarını sevmem, ince kitaplardan da uzak durmaya çalışırım. Bunu söylemek aklıma Sevgili’nin iki saatten az süren filmler için kurduğu cümleyi getirdi: “Bir saatlik filmden hayır mı gelir?” Ne zaman böyle bir film izlesek kötü bir senaryosu olur, istisnalar da kaideyi bozmaz elbet. Benimki de o hesap ne zaman bir hikaye kitabı geçse elime sonu olmayan ya da sonuna bir sayfa sonra eriştiğim kısacık şeyler beni sıkar, vakit kaybı gibi gelir. Dahası bana da keyif dahil bir katkıları olmaz.

İşte bu kitaba başlamak, tüm bu düşüncelerimi yüklenen o garip duyguyu gün yüzüne çıkardı. Yine de aldım elime, önce arkasını okudum. Diyordu ki: “‘Ben öykü aşığıyım’ diyenlerden, ‘Ben aslında öykü okumayı sevmem ama…’ diyecek olanlara kadar okuma keyfi olan herkesi kitabın başına mıhlayan bir kurgu ustası Lahiri.” Böylece hem Sibel’in tavsiyesi oluşundan hem de bu cümle yüzünden kitabı merak ettim.

Yazar bu ilk kitabıyla Pulitzer ödülü almış. Kitap yüz doksan dört sayfa ve içinde dokuz öykü var. Daha ilk öyküde yazarın dilinden etkilendiğimi hissettim. İlk öykü bittiğinde ne sonrası olmasını ne de daha kısa olmasını arzuladım. Yani resmen tam kıvamında yazılmış tadı damağımda kalan bir öyküydü. Hemen kandıramadı beni tabi. Diğerine geçtim, sonra diğerine ve bir diğerine… baktım ki öykü okumak için kitabı elimden düşürmüyorum. Nasıl oldu ne oldu anlamadan hiç sıkılmadan kitabı bitirivermişim. Bir yandan da anladım ki sevgili Sibel kitabı benim için özel olarak seçmiş. Çünkü kitapta benim gibi yerinden yurdundan uzak olan ve gerçek özlemleri olan insanlar anlatılıyor.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Platon Bir Gün Elinde Bir Ornitorenkle Bara Girer


Platon Bir Gün Elinde Bir Ornitorenkle Bara Girer
Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak
Thomas Cartheart & Daniel Klein

Başlığından da belli aslında, üzerine söylenecek pek bir şey olmadığı. Felsefeyi en basit yol olan ve yine felsefeye dayanan mizah yoluyla anlatıyor kitap. Bu kitabı okumak için felsefeye ilgi duymak da gerekmiyor. İçinde bir kısmını mutlaka duymuş olduğunuzu düşündüğüm bol bol fıkra var. Onları okurken acaba onlar mı bizden almış yoksa biz mi her yere Karadenizli Temel karakterini oturtmuşuz diye düşündüm. Yani bu konu felsefenin kendisinden daha çok kafamı kurcaladı.

Harvard’lı iki felsefe profesörünün kitabın arkasında yazdığı gibi “güldürürken düşündürmek” klişesini doğrulayan bu kitap; bir iki günde okuyacağınız 190 sayfalık çok akıcı bir dille yazılmış. Kitabın içeriğini anlatmak için ya felsefe akımlarından bahsetmeliyim ya da sıkça anlatılan fıkralardan alıntılar yapmalıyım. Ayrıca kitabın renkli, yumuşak baskısı çok hoşuma gitti. 

Örnek olarak kitapta “Zamanın Göreliliği” anlatılırken şu iki anekdota yer vermiş:

Kapı çalınır. Kadın kapıyı açar. Eşikte bir salyangoz durmaktadır. Kadın etrafa bakınır, salyangozu alıp bahçeye fırlatır ve kapıyı kapar. İki hafta sonra gene kapı çalınır, kadın kapıyı açar ve salyangoz yine kapıdadır.
Salyangoz: “Neydi o tavır öyle?”

Sınırlı zaman ile sonsuzluk arasındaki görelilik felsefi düşüncenin ana konularından biridir. Haliyle fıkraların da:

Adam Tanrı’ya seslenir. “Tanrım” der, “bir soru sorabilir miyim?”
“Tamam” der Tanrı. “Sor bakalım.”
“Tanrım, senin için bir milyon yıl bir saniyedir diyorlar, doğru mu?”
“Evet, doğru.”
“Peki, bir milyon dolar senin için nedir?”
“Benim için bir milyon dolar bir penidir evladım.”
“A, iyi” der adam. “O zaman bana bir peni verebilir misin?”
“Tabii,” der Tanrı, “Bekle bir saniye…

Kitabı okurken bol bol güldüm. Biraz daha kalın bir kitap olsaymış diye de düşündüm. Eğlenceli bir kitap okumak için önerebileceğim bir kitap.

Ebru

29 Mayıs 2011 Pazar

Mehmet Güreli ve Azıcık İlhan Koman


 
İşte hayran olduğum bir insan tipi. Sanatın pek çok dalına bulamış elini ama hepsinden de alnının akıyla çıkmış. Bir zamanlar onun söylediğini bilmeyerek radyoda sıklıkla dinlediğim bir şarkı vardı:

"Bulut geçti, gözyaşlarım kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez, kimse bilmez…"

Ömer Hayyam’ın rubaisinden derlenmiş harika bir şarkı. Sonradan öğrendim Mehmet Güreli’ye ait olduğunu. Ardından ismini pek çok yerde duymaya başladım. 

22 Mayıs 2011 Pazar

Robert Gilmore-Kuarkların Büyücüsü



Bu kitabı Kuantum Fiziği hakkında biraz daha derin fikir sahibi olmak için almıştım. Tam olarak beklediğimi bulamadım. Beklentimden ziyade Evreni ve maddeyi meydana getiren yapı taşlarının dolayısıyla maddenin en küçük biriminin neye benzediğini ve işleyişini ele alıyor bu kitap.

Kitabın çocuk kahramanı Dorothy, Harikalar Diyarı’nın Alice’i gibi bir rol üstleniyor. Bir tren yolculuğu sırasında kendini başka bir dünyada buluyor ve eve gitmek için sorular sorduğu sırada atom, elektron, nötron, proton, kuark, foton gibi maddeyi meydana getiren birimleri ve onların işleyiş kurallarını görerek öğreniyor. Kitapta maddeyi oluşturup bir arada tutan birimler Kütle Cadısı, Elektrik Yükü Cadısı, Renk Cadısı ve Zayıf Cadı gibi karakterlere bürünerek görevlerini kendi ağızlarından anlatıyorlar. Biz de bu arada bilimin son bulgularından biri olan kuarkları anlamaya çalışıyoruz. Kitap her ne kadar çocuk kitabıymış gibi görünse de pek çok ergenin sıkılıp bırakma ihtimali olan bir kitap. Benim için okuması keyifliydi ama kitabın bir kısmını da tam olarak anlamış sayamadım kendimi.

Endonezya-Banjarmasin



Endonezya en çok uğradığımız ülkelerden biri oldu. Daha önceki yazımda Pemancingang şehri ile ilgili gözlemlerimi yazmıştım. Bir ülkeye ilk kez geliyorsam eğer bu benim için daha çok ve belirgin gözlem yapabiliyor olmak demek. Bu yüzden Endonezya insanına ve kültürüne ait diğer yazılarımın üzerine koyacağım bir şey olmayacak. İşte burası da diğer Endonezya şehirlerine benzeyen, Pemancingan’a nazaran daha gelişmiş bir şehir.

Ve yine kısa bir bot yolculuğu ile suyun üzerinde ilk dalgaya teslim olacakmış gibi asılı duran evlerin, önüne çamaşırlar asılmış bahçelerinin ve pencerelerinin önünden geçiyoruz. Bu yazıyı yazarken iki haftadır kara parçasına adım atmadığımı düşününce suyun üzerindeki izbe evler buradan bakınca bana çok çekici göründü. Buna rağmen öyle bir evde yaşamak konusunda hala kaygılarım var. 

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Vietnam-Phu My-Vung Tau



Uzun bir zaman oldu Vietnam’a ayak basıp oradan uzaklaşalı. Bu bölgede gezecek vakit bulamadığımız için ben de yazmaya pek hevesli olmadım. Ben de en azından çektiğim fotoğrafları paylaşayım dedim ucundan. Sonra baktım fotoğraf açısından da pek zengin değilim, bizden daha çok gezme fırsatı bulmuş arkadaşlarımızın çektiklerinden eklesem nasıl olur dedim.

Vietnam’ın Ho Chi Minh(Saygon) şehrine THY’nin direkt seferi var. Biz bu yolu kullanarak Vietnam’a ulaştık. Oradan iki saatlik kara yolculuğuyla Phu My şehrine vardık. Phu My şehrinde alışveriş merkezinde biraz vakit geçirmekten başka zamanımız olmadı. Küçük de olsa gördüğümüz yer Vietnam’ın gayet temiz, gezilebilir ve gelişmiş bir ülke olduğunu anlamamıza yetti. İşte bunlar da hakkında pek bilgi sahibi olamasak da arkadaşlarımızın gezip çektiği Rio’yu andıran Vietnam fotoğrafları:

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Stephen Hawking-Bilim Dünyasından Bir Hayat


Michael White / John Gribbin

Uzun bir zaman önce bir kitap geçmişti elime: Sırırsız Güç. Bu kitap; insanın, olmak istediği birinin hayatının izini sürerek onun yaptıklarını yapıp model alarak onun kadar başarılı ya da iyi olma yolundaki adımlardan bahsediyordu. Yani tahminimce böyle bir şeyler demek istiyordu çünkü kitabın ancak birkaç sayfasını okuduktan sonra elimden bıraktım. Maddesel ve yüzeysel bir anlatımı vardı kitabın. Satışı arttırmak için üstün körü bir yöntem seçilmiş diye düşündüm. “Secret(Sır)” kitabında ve filminde de aynı şeyleri hissetmiştim. Konunun özünden habersiz olan bir insan için, anlatmaya çalıştığı felsefe “başarının on yolu” gibi basit bir hale bürünmüştü.

Neden anlattım şimdi bunları? Ne alakası var Stephen Hawking’le? Biyografi okumanın tadına vardığımdan beri aklıma başlayıp da sonlandırmadığım bu kitap geliyor. Sınırsız Güç’ün içeriğini tam olarak desteklemesem de aslında demek istediği şey çok da yanlış değildi. Bu evren için kalıcı katkılarda bulunmuş ya da tarihe adını yazdırmış insanların hayatını okurken onlar gibi yaşamaktan ziyade, onlar gibi düşünebiliyor olmanın önemli olduğunu sanıyorum. Stephen Hawking'in zekasına sahip olmak için onun yolunu izlemek imkansız görünüyor, onun gibi olabilmek için zaman ve evrenin o anki ritmi böyle bir zekanın oluşumuna el vermiş adeta. Çocukluktan başlayan deha potansiyeli ve bu dehayı ortaya çıkaracak koşullar onun için ön ayak olmuş gibi. Ya da tıpkı üzerinde çalıştığı kuantum fiziğinin ve ardından gelen felsefesinin anlattığı gibi, bizler onun gözlemindeki seçiciliğin gıpta edilesi yansımasını izliyoruz.

14 Nisan 2011 Perşembe

Wiiliam Golding-Sineklerin Tanrısı

Bir Kitap, İki Film

Çoğu zaman, eşten dosttan, oradan buradan bulduğum kitapları toplar, okurum. Onları okurken bir yandan da okuma hayalini kurduğum ve merak ettiğim kitaplar birikir, onları not alırım. Yine birikti ve yine toplu kitap alımımı huşu içinde gerçekleştirdim. Ah ne büyük bir keyif!

İzlediklerimden Artakalanlar” yazımda; elimdeki kitapların yorumlarını da yazacağımı söylemiştim, yazık ki kısmet olmadı. Bu kısmet lafını bazen çok yersiz kullandığımı fark ediyorum. Kalan boş zamanlarımı okuduklarımdan notlar almak yerine boş boş doldurdum desek daha doğru olacak. Neyse ki bu aralar hem okumaya hem yazmaya bolca vakit ayırabilecek durumdayım. Aldığım kitapların üzerine bir de dostlardan ödünç aldığım kitaplar ekleyince okunacaklar listem hayli kabardı. Ne kadar zamanda okuyabileceğim bakalım? Bunların içinden çok merak ettiklerimden biri olan; Nobel Edebiyat Ödüllü Yazar William Golding’in Sineklerin Tanrısı kitabıyla başlamak istedim. Ne de olsa kitabın ardından izlenecek iki film beni bekliyordu.
Tahminimin aksine bu kitap gayet basit ve akıcı bir dille yazılmış. Nedense ben bir mekanda geçen olayları okumaktan çok içsel bir hikaye anlatımıyla karşılaşacağımı ummuştum. Hem not almış oluşumdan hem de içinde "tanrı" filan gibi laflar geçmesinden olsa gerek...

8 Nisan 2011 Cuma

İskender Pala-Şah ve Sultan

İskender Pala’dan tarihi zevkle okuduğum bir kitap daha. Bahsettiğim zevk, kitapta anlatılan tarihi gerçeklerin içeriğinden değil, kitabın yazımından, akışından, yazarın dilinden aldığım tadı niteliyor. Yaşanılanlarsa oldukça acı…


Sekiz yaşındaki Kamber Can’ın ağzından dökülüyor ilk satırlar. Dedesi bildiği Babaydar’la muhabbetleri ile başlar hikaye. Ayrılık vakti geldiğinde Babaydar, Kamber Can’a “her yerde sevgiyi aramasını” öğütler. Aniden gelen ayrılıkları Kamber Can’ı ve bizi Şah’ın yakınlarına götürecektir. Yani Safevi Devletinin kurucusu olan Şah İsmail’e. Bu arada Şah İsmail Sünnilerden ayrılmak ve farklı görünmek için kendi tarafındaki halka “kızıl serpuş” bağlamaları emrini verir. Böylece onlara “Kızılbaş” denmeye başlar.

29 Mart 2011 Salı

NTV-Home Belgeseli

            NTV’de yayınlanmış “Home” adlı belgeseli bir süre önce izledim. Doğanın yok oluşuna dair bildiğimizi sandığımız şeyleri bilimsel verilere dayandırılan böyle bir sunumda yeniden dinlemek insanın tüylerini ürpertiyor.

            Dünyanın başlangıcından, günümüze doğru ilerliyor belgesel. Bakın ne de güzel anlatıyor doğanın dengesini:
            Yaşam lokomotifi bir zincirin ta kendisidir. Her şey birbirine bağlı ve birbirine muhtaçtır. Su ve hava birbirinden ayrılamaz. Yaşamlarımız için el ele vermiştir. Bu evrende paylaşmak her şeydir.”

7 Mart 2011 Pazartesi

İkinci Yaş Kurabiyeleri

Hava soğuk, çok soğuk çok! Ne sabahları yataktan ne de evin kapısından çıkmak istiyor insan. Çok soğuk evet ama hayır, bu bezginlikten, durgunluktan kurtulmak gerek. Tüm belirtileri tek tek geçen gribimin tek kalan belirtisi halsizlik, haftalarca kalmış olsa da...
İşte fırsat; canım Zeynep'im için ablamla bir doğum günü planlamak... Alışveriş, listeler, mamalar.










22 Şubat 2011 Salı

İzlediklerimden Artakalanlar

Ne kadar uzun zaman oldu yazmayalı, özlemişim. Hayatın hayhuyuna, işe güce kaptırıverdik kendimizi ama bunları yaşamanın tadı da bir başka. Bu arada kitaplar okudum, filmler izledim, oturup da tek tek yazmaya fırsat olamayınca ben de dedim ki şöyle bir ortaya karışık yapayım bakalım nasıl bir şey olacak.

Tüm dünyanın tanıyıp hayran olduğu ama benim kendisinin etkisini yeni fark edebildiğim bir oyuncuyla başlayayım: Monica Bellucci…

Tamam evet, Monica Bellucci’yi Taş Meclisi, Matrix gibi filmlerde izlemiştim ama nasıl olduysa pek ilgimi çekmemiş. Oysa son dönemlerde izlediğim iki filmde de aynı tepkileri vererek bu oyuncuya hayran oldum.

17 Şubat 2011 Perşembe

Patatesli Mini Rulolar

Bir süredir zaman hızlı geçiyor koşturmacalarla, şöyle kahvemi alıp merasimle yazmak istediğimden, yeni yazılar da beklemede kalıyor tabi. Tarifini vereceğim börekcikler, Lezzet Dergisi'nin 2009 Aralık sayısından. Kesinlikle tavsiye ederim  hem sunumu, hem tadı, hem de yapımı keyifli ve güzel. Benim en hoşuma giden yanları da, açık büfe bir menü için, tek lokmalık sunumlardan olmaları.





28 Ocak 2011 Cuma

Güzel Atlar Diyarı Kapadokya'dan Lezzet Diyarı Mersin ve Adana'ya - II

Koşturmacaların ardından geciken yazımın ikinci bölümünü yazabilmek için bilgisayar başında olmak ne güzel. Yazdıkça, fotoğraflara baktıkça yeniden yaşamak. Bu yazı güzel atlar diyarından, lezzet diyarlarına... Güzel dostlarla buluşmaya doğru gidiyor. Her bakımdan leziz bir yerlere..






14 Ocak 2011 Cuma

Flört Ghetto Konseri

Uzun zaman aradan sonra, çok güzel bir konser izledik 8 Ocak Cumartesi akşamı. Her çıkan albümlerinden haberdar olduğum halde, özellikle Cemiyette Pişiyoruz albümlerinden sonra takip altına aldığım Flört grubu, son albümleri olan “Demli” üzerine, Beyoğlu Ghetto’da ikinci konserlerini verdiler.

İlk konserde yurtta olamadığımız için izleme imkanı bulamamıştık ama bir dostumuz aracılığıyla konser ortamı ve Flört’ün sahne performansı konusunda fikir sahibi olmuştuk. Yorumlar üzerine konsere gitme isteğim daha da büyüdü ve tam bu tarihte İstanbul’da konser mekanındaydık. Sanırım konserin en kötü kısmı grubun biraz geç sahne almasıydı. Mekan konser için gayet uygun ve hoştu, alt salon ilerleyen saatlerde iyice doldu.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Yeniyıl Menüsü ve Tarifler

Bu yıl açık büfe hazırlamak üzere haftalar öncesinden dergileri, blogları, siteleri karıştırıp liste yapmaya başladım. Özellikle de baykuş şekli verebileceğim tarifleri belirleyip bunun üzerine alışveriş listemi oluşturdum. Yeni yılda en çok yapacağım şey listelemek olacak sanırım. Benim gibi unutkansanız çok işe yarıyor, nereden başlayacağınızı bilemediğinizde, boş vakitleri değerlendirebilmek için. En zevkli kısmıda yapılanların üzerini çizmek, hayat, içi dolduruldukça güzelleşiyor, zamanlar değerleniyor. Bir kaç liste başlığı, dikilecekler, okunacaklar, yazılacaklar, alınacaklar, gidilecekler...









2 Ocak 2011 Pazar

Yeni Olanın Umuduyla...

 
Yeni bir yılın gelişi beni en çok heyecanlandıran kutlamalardan biri… Geçen yılı, dostlarla beraber, hazırlanmanın tatlı telaşları, gülücükler, tatlı sürprizler, güzel anlarla ve baykuşlarımızla uğurlamak yine çok güzeldi.