17 Eylül 2014 Çarşamba

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk II

İsviçre, Bern ve İnsana Saygı

Üç saatlik yolculuk ve bir saatlik saat farkının ardından 21:30 gibi Zürih’e vardık. Kapalı yer korkuma rağmen uçak yolculuklarına bayılıyorum, özellikle yerden ilk yükselişe, bulutların üzerine çıkmadan ve aşağısına inmeden önce pencereden manzarayı izlemeye. Uçağımız Zürih havalimanına inişe geçmeye başladığında o yemyeşil doğanın, doğa ile bütünleşmiş evlerin büyüsüne kapıldım. Daha sonra da üzülerek onayladığım düşünce aklıma o an yerleşti. Güzelim ülkemizi, yeşilini, tarihi miraslarını, kültürümüzü korumaktan ne kadar da uzağız. İnşaat sektörü denilen şey, ne kadar kontrolsüz, ne kadar vandalca tüm güzelliklerimizi katlediyor, durmaksızın...

Zürih havaalanında uçaktan indikten sonra bavullarımızı almak ve pasaport kontrolünden geçmek için kısa bir metro yolculuğu yapacağımızı biliyorduk. Ama bilmek ayrı tecrübe etmek ayrı elbette. Bavulları almadan metroda olmak tuhaftı, inek ve çan sesleri ile ilerledik ve yine arkadaşlarımızın önceden bilgilendirmesi ile duvarda çıkacak animasyonu bekledik. Metro hareket ettikten kısa süre sonra duvarda bir animasyon oynamaya başlıyor, bizim izlediğimizde tonton bir amca İsviçre bayrağını sallıyor, atıp tutuyordu. Bir başka sefer Heidi’yi görmüş arkadaşlarımız. İlk anda inek ve çan sesleriyle karşılanmak, çok iyi bir fikir verebilir burayla ilgili. Yeşil yeşil, yemyeşil bir ülke düşünün ve bu güzelliği hiç bozmadan, sanki zaten orada olmalıymış gibi gözüken mükemmel çatılı evler, kırlar. Heidi her an bir tepeden koşarak gelebilir gibi.


Metrodan indikten sonra kolaylıkla pasaport kontrolü yaptıracağımız ve bavullarımızı alacağımız yeri bulduk. İşlemler sonrasında bizi bekleyen arkadaşlarımızla buluşup arabalarıyla Bern’e doğru yola koyulduk. Arkadaşlarımızın evi işlek bir cadde üzerinde olmasına rağmen sessiz ve huzurluydu sokaklar. Önce kısa bir apartman turu attık, apartmanın girişinde çamaşır ve kurutma makinelerinin olduğu çamaşır odalarına ve kilerlerine baktık. Bu çamaşır odası fikri çok hoşuma gitti. Evin içinden eşya eksildikçe, rahatlayan bir insana dönüşüyorum, biblolar ve kitaplar hariç tabi. Güzel evlerinin, güzel balkonunda arkadaşımızın hazırladığı nefis kek ve börekleri yedik. Kahvemizi içtik, şu küçük kahve kremaları ne zaman gelecekler acaba bizim buralara. Süt kahveyi öldürüyor, akşam içilen sütsüz kahve de uykuyu, bu durumda krema mükemmel çözüm değil de nedir? Derken geçenlerde büyük bir markette bakınırken buldum, demek ki varmış.

Ertesi sabah yine nefis bir kahvaltıyla başladı günümüz. Öğleden sonra Bern’i gezmek üzere düştük yollara. Arabamızı otoparka bırakıp kısa bir yürüyüş ile Parlamento Binası ve Merkez Bankası’nın bulunduğu alana vardık. Tüm yapılar, özellikle pencere ve çatılar, hele çatı pencereleri çok çok güzeller. Dünyadaki en güzel çatılar burada olmalı diye düşündüm. Meydana doğru yürürken, kapalı açık bisiklet otoparklarına hayranlıkla bakıp, küçük bir pazarın ve yiyecek satan tezgahların olduğu bir alandan geçtik, burada Perşembe günleri Pazar kuruluyormuş. Daha sonra İtalya’da sık sık göreceğim dilimlenmiş meyve satan yerlere ilk burada rastlamış oldum. Parlamento binasının önünde yerden fışkıran sularda oynayan çocukları izledik, hayran hayran binalara baktık ve Old Town denen tarihi merkeze doğru ilerledik. 

Merkezin girişinde, Zytglogge isimli yaklaşık 500 yıllık olduğu söylenen bir saat kulesi var. Kulede hem saat, hem günler, aylar, burçlar hem de ayın halleri izlenebiliyor. Her saat başı hareket ediyor içinden objeler çıkıyormuş ama biz birkaç fotoğraf çektikten sonra yolumuza devam ettik ve göremedik bunları. Ama her an her yerde karşılaştığımız Japon turistleri, hem gelirken hem de dönerken fotoğraf makineleriyle kulenin önünde beklerken gördük.


Kramgasse caddesi boyunca hayranlıkla ilerlerken, güzel binalar, çeşmeler, heykeller ve hoş butikler eşlik etti bize. Burası Unesco Dünya Kültür Mirasları listesinde. Bir de Einstein’ın bir dönem burada yaşadığı evin önünden geçtik. Nedense bir müze değil kafeteryaya dönüştürülmüş. İzafiyet teorisini burada geliştirdiği söyleniyor. Caddenin sonunda Aare nehrine vardık, köprünün üzerinden nehri, evleri, güzelim çatılarını ve doğayı izlemeye doyamadım.  Bern’in simgesi ayı olduğundan birçok ayı heykeli ve simgesi var. Köprüden geçip ayı çukuru denen Barenpark’ta da ayılar var tabi.  Hallerinden oldukça memnun ama sıcaktan bayılmış görünüyorlardı. Bir de burada park kenarındaki kaldırımlara isim yazdırılabiliyor. Merdivenlerle nehrin kenarına inip ayaklarımızı hızla akan Aare’nin buz gibi sularına daldırıp, sohbet ederek bol bol fotoğraf ve video çektik. Bütün bir gün boyunca burada oturabilir insan, tüm duyularını tatmin eder ve sonsuz huzurla dolabilir...






Akşamüstü evimizin karşı komşusu, Tayland restoranında yemeğimizi yiyip ardından kısa bir yürüyüş yaptık. Evlerin hemen arkasında, değişik zorluklarda yürüyüş parkurlarının olduğu bir orman ve mısır tarlaları vardı. Mısırlar henüz olmamıştı ama içlerine atlayıp koşmak eğlenceli olurdu sanırım. Sonradan öğrendiğime göre, mısır yaprakları oldukça kesici olurmuş ve içlerinde koşmak pek akıllıca değilmiş : ) Bol bol sohbetle geçen bu kısa yürüyüşümüzün ardından, ertesi gün başlayacak yolculuğumuz için hazırlanıp, dinlenmek üzere eve döndük.



O bir günde Bern’de olmaktan, İtalya sınırına doğru giderken yol boyunca gördüğüm manzaradan oldukça keyif aldım. Yolculuğumuz boyunca orada doğup büyümüş olan arkadaşıma eğitim, çalışma ve yaşam şartlarına dair sorular sordum. Medeniyetin dev binalar, iş merkezleri, yollar ve raylardan ibaret olmadığını onaylar cevaplar aldım. Yaşamanın birçok insan için olduğu gibi, sadece çalışmak, sürekli bir mücadele halinde olmak, almak ve tüketmekten ibaret olmadığını; keyifle, düzenle, tüm insanlara, doğaya saygı duyarak, saygı duyularak, birlik içinde, dünyanın sunduğu güzellikleri bozmadan onlarla iç içe yaşamanın mümkün olduğunu gördüm. 


İsviçre 26 kantondan oluşan federal cumhuriyet, arkadaşlarımız federal otoritelerin merkezi diye geçen Bern’de yaşıyor. Kuzey sınırında Almanya, batısında Fransa, güneyinde İtalya ve doğusunda Avusturya var. Sınıra yakın yerlerde konuşulan dil değişiyormuş. İnsanlar huzurlu ve mutlular, tünellerde bile bisiklet yolları, katlı bisiklet otoparkları, yaya geçitlerinde kaldırım kenarına yaklaşır yaklaşmaz yol veren sürücüler. Gerçekten yaşanılası bir ülke, tek kusuru denize sınırının olmaması bence, İstanbul’un ardından denizsiz bir şehirde, ülkede yaşamak tuhaf geliyor bana. Ama muhteşem gölleri ve doğası bu açığı kapatabilecek güçte sanki. Bu arada Bern pahalı bir şehir mesela magnetler İtalya’da en fazla ortalama 2€ iken burada en ucuzu 9€’ydu. Ama adil bir eğitim, çalışma ve kazanç sistemi olduğundan birçok insan aynı standartlara sahip olabiliyor. Bir de araba yolculuğumuzda gördüğümüz göller gerçekten de çok güzellerdi, göl kenarında küçük, huzurlu bir tatil geçirilebilir.

Sabah İsviçre’nin mükemmel doğası ve masalımsı çatılıları olan evlerini izleyerek, İtalya’ya doğru yola koyulacağız. İlk durağımız Como Gölü…


13 Ağustos 2014 Çarşamba

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk I

Plan ve Hazırlık


Mayıs aylarında İsviçre’de yaşayan arkadaşlarımızı ziyaret etme isteği ile başladı her şey. İsviçre’ye gelmişken Fransa ve Almanya’ya gideriz derken, en çok gitmek istediğimiz yer İtalya’ya uzun bir yolculuğa dönüştü planlar. Yolculuğumuza Bern’den arkadaşlarımızın arabasıyla başlayıp, Lugano ve Como göllerini gezip ardından Venedik’e, oradan daha gitmeden büyüsüne kapıldığımız Toscana’da birkaç yeri ziyaret ederek Roma’ya, Roma’da birkaç günün ardından yukarıya doğru yine Toscana ile sarmalanıp, Cinque Terre’ye uğrayarak Bern’e geri dönecektik. Arabayı arkadaşlar kullanacak, konaklama ve yol haritasını Ufuk hazırlayacak ben de gideceğimiz yerlerle ilgili bilgi toplayarak bir nevi rehberlik hizmeti verecektim. Bir yandan çalıştığımdan, tüm bilgileri internet üzerinden topladım. Vikipedia’nın, çeşitli gezi sitelerinin ama en çok, daha önce buraları gezmiş sevgili blog yazarlarının yardımı oldu planlama ve kendi rehberimi yapmamda. Bunun üzerine gezimizin ardından mutlaka ben de yazacağım dedim. Hem paylaşmak hem de gezginlere yardımcı olabilmek için…
Evet, gelelim yolculuktan daha uzun süren ve neredeyse yolculuk kadar keyifli yolculuk planlamalarımıza. Benim gezi planı yapanlara ilk önerim, zaman varsa daha önce buraları gezmiş olanların yazılarını okumak, tecrübelerini, fotoğraflarını, önerilerini not almak. Şehirlerin, kasabaların, yapılar ve eserlerin fotoğraflarına bakmak. Böylece özellikle görmek istediğiniz yerleri belirleyebilirsiniz. Bunun ardından maps.google.com adresine gidip bu yerleri işaretleyebilir, aralarındaki mesafeyi, yakın mesafelerde görebileceğiniz diğer yerleri görebilirsiniz. Arabayla yolculuk yapmak özellikle Toscana yeşili arasında pek keyifli, ama otoban, benzin, park yeri ve yorgunluk kısmı ayrıca düşünülmeli. Biz Godhard tüneli girişi dışında hiç trafik sıkışıklığı yaşamadık. Tabi bir de Como’nun virajlı yolarında son hız gelen arabalar cesaretli bir sürücü gerektiriyor. Bunun dışında seçtiğiniz yerleri gezen turlara, tren ve otobüs seferlerine bakabilirsiniz.

İşte bizim gezmek istediğimiz yerler listemiz ve Google map yolculuk haritamız.



Venedik ve Roma’ya fazla gün ayırmak istedik ve bolca Toskana’nın ortaçağ kasabalarında gezmek. Bu nedenle tadı damağımızda kalacağını bildiğimizden ve yorulduğumuzdan, Roma’dan ayrılırken, bir başka yolculukta görüşmek dileğiyle Floransa ve Cinque Terre’ya uğramaktan vazgeçtik. Pisa’da, Pisa’nın ünlü kule, katedral ve vaftizhanesine ve Lucca’ya kolayca ulaşabileceğimiz, dağların arasında, havuzlu bir otelde yer ayırttık. Zaten listemizi yaparken aklımızda, bu güzelliklerin tadını damağımızda bırakıp bir gün doyasıya gezmek üzere ayrılmak vardı. Hemen tekrar gitmek istediğim yerleri söyleyeyim şimdiden, Arezzo, San Gimignano, Siena, Roma’da gece Castel Angelo, Venedik Burano Adası... Bir de elbette göremediğim tüm Toscana kasabaları, Floransa ve Cinque Terre.

Şehirleri tek tek anlatmaya başlamadan önce biraz daha hazırlıklardan bahsedeyim.
Zamanlama konusunda gerçekçi olmak ve her zaman istenilen yerlerin tümünün gezilemeyeceğini kabullenmek lazım bence. Çünkü bir yeri çok sevince hazzına varmalı, harika meydanlarının birine aşık olup saatlerce burada oturmalı, keyifli bir yemeğin ardından uzun uzun sohbet etmeli. Yol boyunca durup kayaların üzerine kurulmuş inanılmaz bir şehri, uzanıp giden güzeller güzeli ayçiçeği tarlalarını izlemeli. Bu yüzden özellikle görmek istiyorum denilen yerlerde konaklama ve gezi planını gitmeden önce belirlemek iyi oluyor.

Gelelim konaklama konusuna, biz Como’da bir gece, Roma’da üç gece Airbnb sayesinde bulduğumuz, güzel insanların evlerinde kaldık. Airbnb kişilerin yaşadıkları evin bir odasını ya da bir başka evi tamamen size kiralamasını sağlayan bir site. Biz iki çift olduğumuzdan sadece tüm ev kiralamalarına baktık. Ama ev sahibi ile beraber yaşamanın, gezilecek yerler ve oranın kültürünü, insanlarını tanımak için çok güzel bir fırsat olacağını düşünüyorum. İlk ev sahibimizi göremedik ama bol bol yazıştık, bize bıraktığı ev yapımı biralar ve bilgilendirici dosyası harikaydı. İkincisi ev sahibimiz de çok sevecen ve yardımcıydı, bunları daha sonra ayrıntılı anlatacağım. Dünyanın herhangi bir yerine gitmeden önce mutlaka Airbnb’yi ziyaret etmenizi öneriyorum, biz her iki evimizden ve ev sahibimizden çok memnun kaldık. Özellikle, dört kişiyseniz ve ortak banyo kullanacaksanız fiyat oldukça uygun oluyor. Sitede tutacağınız ev ile ilgili daha önce kalmış kişilerin yorumlarını okuyabiliyor, hangi tarihlerde boş olduğunu, fiyatını, lokasyonunu görebiliyorsunuz.
Bu fiyatlara ek olarak şehir vergisi ödeyeceksiniz. Oteller konusunda yine internetten faydalanmak en mantıklısı gibi. Ama gittiğinizde, bu konuda yeteneğiniz varsa pazarlık yapabilirsiniz tabi.

Bir başka konu da internet ve telefon kullanımı. En uygun seçecek gittiğiniz ülkeden bir sim kartı almak. Biz İtalya’da Vodafone’dan iki sim kart aldık ve pişman olduk. Hiç anlamadan ikinci, üçüncü gün internet kotaları doldu ve dolmadan önce de zaten çekim gücü çok çok kötüydü. Daha sonra öğrendik ki İtalya’da TİM çok daha iyi hizmet sağlıyormuş. Ayrıca bir çok restoran, kafe, ev ve otelde ücretsiz internet imkanı var.

Gelelim bavul hazırlama kısmına..
Elbette unutulmaması en önemli olanlar pasaport, kimlik, seyahat sigortası, kredi kartı ya da nakit paranız. Biz önerilere uyarak yanımıza kimliklerimizin ve pasaportlarımızın fotokopilerini de aldık.
Bunların dışında,
Uçak biletleri, tren, otobüs, otel, müze rezervasyon bilgileri,
Sürekli kullandığınız ilaçların yanında özellikle, ayak, bacak ağrılarını rahatlatıcı ve sinek ısırmalarına karşı kaşıntı giderici kremler önerebilirim.
Gideceğiniz mevsime göre şapka, gözlük, yağmurluk, güneş kremi gibi koruyucu eşyalar.
Seyahat notlarınız, haritalar.

Bir Çarşamba akşamı uçağımızın İstanbul’dan Zurih’e doğru havalanması ile başladı yolculuğumuz. Bir sonraki yazımda Bern’de buluşmak üzere…


4 Mayıs 2014 Pazar

Behramkale-Assos-Hasan Boğuldu

Geçen haftaki yazıma kaldığım yerden kısa da olsa devam edeceğim. Her ne kadar üzerinden bir hafta geçmiş olsa da üzerimizdeki etkisi devam ediyor nasılsa.


Nisan tatilimizin ikinci ayağı Behramkale'yi gezmek, yol üzerinde beğendiğimiz bir yerde konaklamaktı. Akşam saatlerinde Assos'a vardık. Saat itibari ile tarihi kalıntıların olduğu bölgeyi gezemedik, fakat güzel bir yürüyüş yaptık. Dar sokaklar, tertemiz bir hava ve yol boyunca tezgah kurmuş teyzeler... yürüyüşümüzün keyfini arttırdı. Müze yakınlarında eskiden kilise olan cami önünde soluklanıp manzaranın tadını çıkardık.



Ardından pansiyonumuza doğru yola koyulduk. Kaldığımız pansiyonu sokak aralarında gezerken tesadüfen bulduk. Bulduğumuza da çok memnun kaldık. Akrapol Pansiyon'u iki çocuklu bir aile işletiyor. Sadece altı odaları var ve bir bölümü daimi kaldıkları kendi evlerinden ibaret. Hepsi o kadar tatlı, o kadar samimi insanlar ki sanki pansiyona değil misafirliğe gittik. Akşam saatlerinde demledikleri çaydan bize de ikram ettiler. Küçük ve sevimli bahçelerinde, köy ortamında yaşarmış gibi çaylarımızı içtik


Sibel Hanım bize bu taş odayı verdi, biz de rahat bir uyku çektik.


Sabahsa bizi cıvıl cıvıl kuş, horoz ve doğal hayatın güzel hayvan sesleri karşıladı. Sonra da güzel bir kahvaltı. Sabahın ilk saatlerinde işletme sahibi Recep Bey'in kendi elleriyle sağdığı sıcacık sütü içmek beni çocukluğumdaki gibi hissettirdi.


Eğer sessiz, sakin, huzurlu bir yerde konaklamak, sabah uyandığınızda tertemiz havayı içinize çekip güler  yüzlü insanların hazırladığı güzel bir kahvaltıya oturmak ve bunların hepsine uygun bir bedelle sahip olmak istiyorsanız mutlaka bu güzel insanlara uğramalısınız derim.
Az da olsa fotoğraflarla size mekanı gezdireyim.







Oldukça uyun fiyatlı bu mütevazi yer yaz dönemlerinin kalabalığında da en fazla altı odası olduğu için daha sakin oluyormuş. Tekrar konukları olacağımız günü iple çekiyorum.

Erken saatlerde güzel pansiyonumuzdan ayrılırken Recep Bey ve Sibel Hanım bizi kapıya kadar geçirdi, el bile salladılar.

Dönüş yolunda önce Zeus Altarı'na uğradık. Böylece sabah yürüyüşümüzü çam kokularının içinde yapmış olduk.



Bu son fotoğrafı bu kadar güzellik arasına eklemeyi istemezdim ama eklemek zorundayım. Zeus Altarı küçük bir kalıntıdan ibaret ama yazık ki biz millet olarak böyle tarihi bir mirasa sahip çıkamıyoruz. Altarın içi görüldüğü gibi çöplerle dolu. Üstelik Edremit Körfezi'ne bakan bu güzel manzara yüzünden burası insanların günlük gezme mekanı olmuş. Biz oradayken bile üç genç manzaraya karşı oturmuş çekirdek yiyorlardı. Üstelik çekirdek kabuklarını yerlere savura savura.


Ardından tekrar düştük yollara, bu sefer Kaz Dağları'na doğru. Kaz Dağları Milli Parkı tabelasını görünce nasıl bir yer olduğunu merak ettik. Park girişinde bizi bir görevli karşıladı ve Milli Park'la ilgili bilgiler verdi. Buraya tam bir gün ayırmak gerekiyormuş. Girişte sizi gezdirmek üzere rehber kiralama zorunluluğunuz var. Bu nedenle kalabalık gitmek maddi açıdan daha mantıklı. Dilerseniz çadır kurabilirsiniz. Biz Milli Park'a daha sonra gelip yürüyüş yapmayı ve tepelere çıkmayı çok istiyoruz.

Buralara gelmişken Hasan Boğuldu şelalesine de uğramak istedik. Oldukça buruk ve iç karartıcı bir efsanesi var, fakat harika bir doğa mucizesi. Dilerseniz ailenizle malzemelerinizi getirip piknik yapabilirsiniz ya da şelale yanındaki restorandan bir şeyler yiyip içebilirsiniz.

Bu keyifli gezimiz böylece sona eriyor. Dilerim siz de yurdumuzun bu güzel yerlerini görmek için zaman ayırabilirsiniz.

27 Nisan 2014 Pazar

Çanakkale ve Bozcaada

Tatilin kötüsü olmaz derler. Olmaz elbet, ama bu tatil gördüklerimin en güzelleri arasındaydı. Sıcağı sıcağına yazmayınca devamı gelmiyor diyerek, hemen yazmak, fotoğraflar eklemek istedim. Çünkü paylaşırsam ve kayda dökersem hem uçup gitmeyecek hem de burada okuyup da bu rotayı izlemek isteyenler ve kaldığımız mekanlarda konaklayanlar olursa paylaşımımız güzel bir amaca hizmet etmiş olacak.
Çok ayrıntıya girmeden daha çok fotoğraflarla anlatmak istiyorum gördüklerimizi. İzmir'den çıktık yola, ilk mekanımız Çanakkale'ydi. Orada misafirperver dostları ziyaret ettik. Önce Gelibolu Yarımadası'na geçerek şehitlikleri gezdik. Abide ile sonlandırdığımız bu gezi neredeyse bütün günümüzü aldı. Bu yoğun gezinin ardından Çanakkale merkeze döndük ve balık yemek üzere kalabalık bir mekana girdik. Bir şehri orayı iyi bilen dostlarla gezmenin en iyi lezzetlere nokta atışı ulaşmak gibi güzel bir tarafı var. Tavsiye ederim, Çanakkale'de bir yemek molası verecekseniz ve deniz ürünleri seviyorsanız burası uğrayabileceğiniz leziz bir mekan.

Oradan kahve içmek üzere başka bir mekana geçtik. Burası bana öğrencilik yıllarımı hatırlattı. Tarihi Yalı Hanı'nda kahve içmek oldukça keyifli.

Ardından sahilde herkesin buluşma yeri olan Şakir'in Yeri'nde on iki yıldır görmediğim okul arkadaşımla buluştuk. Uzun yılları kısa konuşmalara sığdırıp, bu sahil şehrindeki turumuzu sonlandırdık. Pek de güzel oldu.

İkinci günümüzü hiç planda yokken Bozcaada'da geçirmeye karar verdik. İnternetten konaklama yerlerine göz gezdirdik ama niyetimiz gözümüzle görüp hoşumuza giden bir yer bulmaktı. Biraz dolaştık. Bazı mekanlar dönem itibariyle henüz açılmamıştı. Aslında çok aramadık, gördüğümüz üçüncü konaklama yeri Aral Tatil Çiftliği'ydi, şöyle bir göz atıp "burada kalsak mı kalmasak mı" diye düşünürken bir yandan bahçeyi gezdik, bir yandan da mekan işletmecileri ve personelin güler yüzü ile karşılaştık. Nuri Bey'in samimiyeti ve çiftliğin güzelliği hızlı karar vermemizde etken oldu. Ardından işletme sahibi Ahmet Bey'le tanıştık. Hemen yerleşip bahçeyi gezmeye koyulduk. 


Aral Tatil Çiftliği'ni anlatmaya neresinden başlasam bilemiyorum. 23 odalı çiftlik geniş bir alan üzerine kurulmuş. Konaklanan odaların bir kısmı taş evlerden oluşuyor, bir kısmı da sonradan eklenmiş. Sezon tam açılmadığı için bizimle beraber sadece iki oda doluydu. Yaz dönemi oldukça yoğun geçmekteymiş.Bu nedenle mekanın huzurundan bolca yararlandık. Her odanın üzüm ya da üzümün işleniş tekniğiyle ilgili bir ismi var. Bizim odamız Karasakız idi. Odanın tarihçesi ise şöyle; "Çiftliğin tek ikinci katıdaki suit odası. 1800'lerde inşa edilmiş olan Çiftliğin sahiplerinin her dönemde ev olarak kullandığı bölüm. Oda, ismini adanın muhteşem şaraplık siyah üzümünden alıyor."












Çiftlikteki hayvanlar, dinlenmenin bir başka yolu. Hepsi de tek tek o kadar sevimliler ki. Tüm fotoğraflarda çiftliğin köpeği Çıtır yanımdaydı, benimle dolaştı, bahçede yanımızda uzandı. Sonra onunla güzeller güzeli tavuskuşu Osman'ı fotoğraflamak için bol bol bahçeyi dolaştık.





Bir başka dikkat çekici unsursa sanatsal detayların böylesi güzel yerleştirilmiş olmasıydı. Bu kadar çok detayı kusur yaratmadan birleştirmek çok güzel bir yetenek örneği. Ahmet Bey bu ayrıntıların daha çok eşinin katkısı Arzu Hanım'a ait olduğunu söylüyor.














Osman'ı bir sabah kapınızda bulabilirsiniz:


Bu bahçede saatlerce oturabilirdik, ama yine de Bozcaada'nın merkezini gezmeden olmaz dedik. Merkez oldukça küçük ve sevimli. Sokak aralarında dolaşmak, eski Rum evlerini izlemek bile güzel.


Dışarıda yemek yeyip güzel bir kafede kahvemizi içip Nuri Bey'in söylediği gibi gün batmadan çiftliğe geri döndük. Bozcaada'nın Rüzgar Enerji Santrallerinin bulunduğu yerde gün batımını izlemek çok güzel olurmuş. Bunun üzerine Ponante Burnu'na doğru yola koyulduk.

Of of, yazarken bile içim ürperiyor, o kadar güzeldi ki fotoğraflar da yetmeyecek anlatmaya. Bir yanda çok sevdiğim rüzgar gülleri, bir yanda önümüzdeki uçurumun ufkunda batmak üzere olan bir güneş.




Günü batırıp çiftliğe geri döndük. Bu sefer bize hoş sohbetiyle Nuri Bey eşlik etti, bir de bahçenin ortasında odun ateşi yakınca gece daha bir güzel sohbet daha koyu oldu.

Sabah kahvaltısından sonra hayvanlarla bolca vakit geçirip, bahçede otururken çok güzel bir yağmur iniverdi. Bahçe daha da güzelleşti böylece.




Fotoğrafları ayıklamak o kadar zor oldu ki uzun uzun yazamadım, yine de fotoğrafların mekanı yeterince anlattığını sanıyorum. Burada bir gece kalmamıza rağmen günlerce kalmış gibi dingin ve huzurlu bir ruhla ayrıldım. Dilerim aynı duygularla burayı ziyaret edersiniz.

Dört günlük tatilimiz burada bitmedi ama benim pilim şimdilik burada bitti. Devam etmeyi umuyorum...