5 Mayıs 2013 Pazar

II.Uluslararası İzmir Sanat Bienali

2. Uluslararası  İzmir Bienali 1 Mayıs'ta başladığı için gecikmiş bir etkinlik yazısı yazıyorum aslında. Uzun bir süredir bu etkinliği beklediğim halde ancak bugün gezme fırsatı bulabildim ama siz Bienal'i gezmek için geç kalmış sayılmazsınız. Son gün 5 Mayıs.

İstanbul Bienallerinden birini yıllar evvel gezmiştim. Bu nedenle beklentim biraz yüksekti fakat birbirinden güzel tabloları görünce dört saat boyunca kendimi kaptırarak dolaştım, çok büyük bir keyif aldım. Giriş ücreti sadece 5 lira. Bienal'den ziyade büyük bir resim sergisi geziyormuşum hissine kapıldım ama bu bana yetti de arttı. 53 ülke sanatçısının yer aldığı Bienal'de bir çok Türk sanatçı bulunuyor. Eserlerin hepsi de birbirinden güzel. İzmir'de yaşıyorsanız mutlaka gezip görmelisiniz. Katılım azlığı beni oldukça şaşırttı. Bunun nedeni; İzmir'deki etkinlik duyurularının iyi yapılamaması mı, sanat sever azlığı mı emin değilim.

Hepsini aklımda tutmama imkan yok elbette ama aklımda kalacak kadar yer eden sanatçı ve eserleriyle sizi baş başa bırakayım.

İlknur Kazak



Erol Yıldırım : Su Akar Yolunu Bulur



Betül Omay Yazıcı



İllona Petzer /Güney Afrika



Sevgi Gür



Nasuhi Yılmaz


Ayrıca keçe ile resimler yapan Semra Adıyaman'ın tablolarını çok beğendim ama maalesef ki fotoğrafını çekmemişim, internette de izine rastlayamadım. Görülmeli!





20 Nisan 2013 Cumartesi

İyi Bir İnsan İçin Sonat



Ardında farklı farklı duygular bırakan filmleri seviyorum, birbirine zıt duygular bırakanları özellikle.
Başkalarının Hayatı (Das Leben Der Anderen) işte tam böyle bir film. Sevgi, nefret, keder, umut birbiri ardına gelip geçtiler. Umut çoğu zaman önceliği alır içimde ve şimdi de öyle oldu.

Bir de sorular sorduran filmleri, hayatı, insanı, doğruyu, yanlışı ve en çok kendini sorgulatan. Bu film insanların kurduğu sistemleri, ilişkileri, yaşamları düşündürdü. Asıl kötü olanın; kötü sistem, kötü seçim, kötü ilişki değil de, kötü insanlar olmalı dedim sonunda. Ve bizlerin ne kadar birbirine benzer, birbirine bağlı olduğunu. Küçücük bir mum ışığı gibi de olsa iyi bir insanın ışığını yayabileceğini. 

Derin bir nefes alıp ardından, ayakta alkışlamak istedim.


Başkalarının Hayatı, 1984 yılında Doğu Almanya’da geçiyor, polis örgütü Stasi insanları dinliyor, gözlüyor… Rejim karşıtı olabilecekleri düşünüldüğü için, tiyatrocu bir çifti gizlice izleyen yüzbaşının onlarla kurduğu ilişkiyi anlatıyor film. Bu tek taraflı ilişkide onlarla birlikte değişiyor, düşünüyor. Bozulan sistemi, ilişkileri ve kendi hayatını sorguluyor... Abartısız, insani ve doğal. Film 58 ödül almış ve yönetmenin ilk uzun metrajlı filmiymiş.


İyilik atasözündeki gibi denize atılsa da, bir dalga ile yapıldığı kıyıya döner de, biz onu görür ya da görmez miyiz acaba?

Özlem

12 Nisan 2013 Cuma

Hüsnü Arkan-Mino'nun Siyah Gülü

Evde okumamı bekleyen az kitap varmış gibi yakınlarda bir kütüphane olduğunu öğrenince dayanamayıp
kitaplara bakmaya gittim. Hüsnü Arkan'ın kitabını görünce yine dayanamayıp alıverdim. Aslında henüz kitabı bitirmiş değilim ama hemen yazmak istedim. Kitabı okuması o kadar keyifli ki sonunu hiç merak etmiyorum.

Uzun zamandır bir kitap okurken böyle hislere kapılmamıştım. Eğer kitabı ödünç almamış olsam bitirmeyecek, her hafta bir bölüm okuyup bitmemesi için elimde dolaştıracağım. Bu nedenle emanet olması isabet olmuş. Her zamanki gibi kitabın içeriğini pek anlatmayacağım, fakat bir fikriniz olsun diye şöyle bir üzerinden geçeyim. 60'lı yıllar ve bugün sayılabilecek bir dönem arasında gidip geliyor anlatım. Geldiğim yere kadar üç kişinin ağzından ve Mino'nun mektuplarından takip ediyoruz olanları. Ege'nin küçük bir kasabasında yaşayan Münevver (Mino) sanıyorum okuyunca herkesin çok seveceği bir karakter. Hikaye'nin Ege'de, İzmir'de geçiyor olması ve Mino'nun resim yapması, harika mektuplar yazması onu çok sevme nedenlerimden sadece birkaçı. Kitabı okurken bütün olaylar yaşanmış ve hepsi gerçek mektuplarmış gibime geliyor. Sanki Hüsnü Arkan onları alıp derlemiş. Daha önce Arkan'ın Menekşeler, Otlar ve Oburlar kitabını okumuştum, onu da sevmiştim ama bu çok başka.

Bu kitabı okurken resim yapmak istiyorum, hemen ardından oturup günlükler doldurma hevesim vuku buluyor. Güzel bir şarkı dinlemek, balkonuma çıkıp kuş seslerine kulak vermek istiyorum. Hatta benim için gariptir, kendimi doğaya adamak geliyor içimden. Hiçbirini yapamıyorum çünkü kitabı elimden bırakamıyorum. Ah, hep böyle kitaplar okumam gerek. Böyle kitaplar yazsa yazarlar, güzelliklere sevk eden,  insanın içine sebepsiz mutluluklar salan. Fakat sanılmasın ki çok mutlu bir hikaye anlatılıyor kitapta. Hiç değil, tersine darbe döneminde, alınan canlar, arda kalan insanlar var ama içime saldığı duygular; tuhaf bir şekilde çok güzeller. Özellikle Mino'nun ağzında yazılan satırlar tekrar tekrar okunacak kadar güzel.

"Siz benim gulyabanim olur musunuz? Beraber tahta elişleri yapar, boyar, satar, geçiniriz. Herkes sizden korkar. Ben, "bakın öyle değil" derim, "bakın öyle değil... O benim dağ arkadaşım, yedi cücem, karabasanım...Karakalemim"

Bu kitabı henüz satın almadım ama kitabın içinde Hüsnü Arkan'ın 5 Mayıs isimli bir şarkısının olduğu cd yer almaktaymış. Ona sahip olmak için bir neden daha!


6 Nisan 2013 Cumartesi

XI. İzmir Öykü Günleri

Konak Belediyesi'nin bu yıl 11'incisini düzenlediği öykü günleri iki günlük bir organizasyon. İzmir'de yeni olduğum için uzun süredir devam eden bu etkinliği bir kaç gün öncesine kadar duymamıştım. Başlangıçta katılım konusunda tereddüte düşmüştüm. Bunun bir sebebi etkinlik haberini tesadüfi olarak "twitter" yoluyla öğrendikten sonra farklı kaynaklarda ayrıntılı bilgiye ulaşamamam, diğer sebebiyse gideceğim mekanı bilmiyor olmamdı.

Nihayetinde etkinliğin gerçekleşecek olmasından emin olmayarak gittim, Konak Belediyesi Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür ve Sanat Merkezi’ne. Üstelik mekanı oldukça kolay buldum. Kapıdaki kalabalığı görünce huzura erdim, katıldım aralarına.  Bu yılın onur konuğu Selim İleri'ydi. 

Şan dinletisi ile başladı program. "Ah Bir Ateş Ver, Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne" "gibi parçalar seslendirdiler. Hele bir düetleri vardı ki ilk kez duydum ama tüylerim ürpererek dinledim: "Sen Sen Sen". Yazarken bile Başak Karataş ve Hasancan İşgüden’in harika yorumlarını tekrar dinliyor ve Berk Köseoğlu'nun piyanosunun sesini duyuyor gibi hissediyorum. Benim için etkinliğin başlangıcı oldukça etkileyici idi. Ardından İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Selim İleri'nin "Son Sayı" öyküsünün libertosu ile devam ettiler. 

İlk konuşmacılar Doğan Hızlan, Sırma Köksal ve Zuhal Çetin idi. İlk sözü Doğan Hızlan aldı ve öyle akıcı, öyle güzel konuştu ki kısacık sürede bilgi ve kültürünün perdesini bize aralayıverdi sanki. Selim İleri'yi övgüyle anlattı. Romanlarından, öykülerinden bahsetti. Sırma Köksal ve Selim İleri'nin  kitap kapaklarından, esinlendiği şeyler ve mekan fotoğraflarından oluşan slayt gösterisi ile hayat hikayesini, operaya, resme, tiyatroya ve okumaya olan sevgisini izledik, dinledik. Sanatçıların biyografilerini okumaktan, dinlemekten çok keyif alırım. Panelin bu kısmı benim için bir hayli ilgi çekiciydi. 



Panelin ikinci bölümünde Nermin Bezmen de kendi dilinde Selim İleri'den, onu nasıl yazarlığa cesaretlendirdiğinden bahsetti. Ardından Ayşe Sarısayın devraldı konuşmayı. Ayşe Sarısayın, babası Behçet Necatigil'in yanı sıra yazar kimliğiyle de Selim İleri'yi tanıma şerefine nail olmuş. Çocukluk yıllarında başlamış Selim İleri okumaya. Ayrıca Özlemimin elinde de şu sıralar Ayşe Sarısayın'ın bir kedisinin dilinden anlattığı "Kedimin Adı Çamur" kitabı var. Bana da bir hayli bahsetmişti kitaptan ve yazarından. Bu nedenle panelde Ayşe Sarısayın'ı dinleyebilmek hoş bir tesadüf oldu.

Ardından çok sevdiğim bir yazar Ahmet Ümit aldı mikrofonu. Eğlenceli ve akıcı konuşmasıyla sanıyorum herkesin bir anda dikkatini çekti. Gülerek ve hayranlıkla dinledim. Yazar olmakla beraber, güzel konuşmak bana göre her yiğidin harcı değil, fakat bugünkü konukların hepsi de birbirinden güzel konuşmalar yaptılar. Bunlar içinde samimiyeti ve rahatlığı ile Ahmet Ümit'i farklı bir yere koymak istiyorum. 

Derken Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan çıktı sahneye. Kendi şiirini okuyarak katıldı konuşmaya. Çok da güzel bir şiirdi. Ardından Selim İleri'ye plaketini takdim etti. Sanıyorum böyle organizasyonlara önayak olmak sanattan anlayan insanların harcı. Buradan ben de kendisine okuyucu olarak teşekkür etmek istiyorum. 



İki bölüm arasında verilen arada yazarlar aramızda rahatça dolaştılar. Kitaplarını imzaladılar, ne yazarları sıkacak rahatsızlıkta bir insan bunaltısı ne de insanların yazarlara ulaşamayacağı uzak bir durum vardı bugün. Gerçek sanatçılar ne kadar da egolarından uzak ve halk arasına karışmak konusunda rahatlar. Bu benim çok hoşuma gitti. Ahmet Ümit'i aramızda dolaşırken izlemek benim için çok keyifliydi doğrusu.

Bu organizasyon bence çok güzel düşünülmüş, çok da kıymetli bir konuk topluluğu oluşturulmuş. Daha da güzelleştirmek adına olumsuz taraflarını da buradan dile getirmek istiyorum. İlkin bu organizasyonun programı neredeyse bir yıl önceden belli olmasına rağmen duyurusu sanıyorum son bir kaç gün içinde yapıldı. Oysa aylar öncesinden şehrin her yerinde afişlerini görmemiz gerekirdi. İzmir'de etkinlikleri haber veren internet siteleri ve twitter hesapları var. Bu anlamda tüm sosyal medyada aylar öncesinden haberi dolaşabilirdi. Fakat maalesef ki kelimenin tam anlamıyla hasbelkader programdan haberim oldu.

İkinci konu ise panele getirilen liseli öğrenciler. Üzülerek söylüyorum ki buraya zorla getirilmiş gibi bir halleri vardı. Nasıl davranacakları konusunda bilgisiz, adap konusunda ise oldukça rahattılar. Onların konuşmaları, zamanlı zamansız alkışları ve ilk bölümün ortasında ansızın kalkışları oldukça dikkat dağıtıcıydı. Açıkçası onlar gittikten sonra ortam rahatladı, konsantrasyonumuz ciddi ciddi arttı.
İkinci bölümün başında üniversite öğrencileri olduğunu tahmin ettiğim bir grup, konuşmanın başında hep beraber kalkıp gittiler. Sanki sıkılıp da çıkıyorlarmış gibi bir hava oluşturdular. Oysa ki ders saatleri içinde hocaları ile birlikte girip çıkmış olduklarını tahmin ediyorum. 

Oysa böyle güzel ortamlara kitap okumaya gönül vermiş özel öğrenciler seçilmeliydi. Böylece hem diğer öğrenciler sıkılmaz hem de gerçek bir okuyucu kitlesine ulaşılmış olurdu.

Vaktiniz varsa yarınki panele katılmanızı öneririm. Yarınki panelde Hakan Günday, Doğu Yücel gibi isimler var...

Bugüne dair...
Etkinlik Bülteni

1 Nisan 2013 Pazartesi

Urla Sanat ve Antika Pazarı

Bugün çok sevimli, her köşesi sanat kokan bir sokaktaydık. Urla Sanat Sokağı'nda (Zafer Caddesi) her ayın son pazar günü kurulan Sanat ve Antika Pazarı, el yapımı ürünlerin sahipleri tarafından satıldığı nadide pazarlardan. Ben çok keyif aldım, anlatmaktan ziyade sizi fotoğraflarla baş başa bırakacağım.


Burası oldukça küçük bir sokak ama işlevi büyük, sevimli atölyeler tezgahların arkasında sıralanmış:


Ebru satın almanız, izlemeniz ve dilerseniz 5 TL karşılığında denemeniz mümkün:


Antika eşyaların fiyatları biraz yüksek:



Aşağıdaki fotoğrafta, tezgahın sahibi çok şeker bir kadın. Kendisi harika cam, seramik takı tasarımları yapıyor.  Benim favorim bu tezgah oldu. Ayrıca İNCİKA'nın sayfasından el emeği güzel ürünlerini satın alabilirsiniz. Tezgahtakiler henüz internet sitesinde yer almıyor ama en kısa zamanda ekleyeceğini söyledi. Ben kendisine hayran oldum:




İncika'nın Baykuş kolyelerine tek tek ayrı bir sevgi beslediğimi söyleyebilirim. Bir tanesini aldım ama aklım da diğerlerinde kaldı:


Bu da ahşap ustası İlhan Durmaz. Çok güzel ahşaplar yapıyor:



Bülent Ortaçgil şarkıları çalınıyor kulağımıza. Hem de kanlı canlı. Bu da sokağın bir başka güzelliği:


Harika taş boyamalar:



 O güzel baykuşlar her yerdeler:


Ressamları izleyip, tablolarını satın alabilirsiniz:



Burası da sevimli bir mozaik atölyesi. İçeride zevkle işlenmiş desen desen mozaikler var. Aynı zamanda belli mekanlarda kurs da veriyorlar. Baykuş figürleri, papağanlar...




25 Mart 2013 Pazartesi

Bahara ve Zeytinyağına Saygı Duruşu

Baharın güzellikleri doğayı boyarken rengarenk, daha sağlıklı daha doğal beslenmenin... 
Kendini sokağa atıp havayı içine çekmenin tam zamanı değil midir?

Esramın harika hediyeleri ile tanıştırdığı Nar Gourmet'in, yeşil biberli zeytinyağı ve organik kekiği ile içimi titreten bu salatayı nasıl yemeli...

 hemen!




22 Mart 2013 Cuma

Vadim O Kadar Yeşildi Ki!

Çocukluğum ve ilk gençliğim, evimin yakınlarında bir kültür merkezi olması isteği ve olacağı söylentileriyle geçti. Küçükçekmece'ye çok güzel bir kültür merkezi yapıldı yapılmasına ama ben çok uzaklarda yaşıyorum artık. Olsun varsın. Ben yine de yapılmışı öveyim, yaptıranı da takdir etmeden geçmeyeyim.

Gidip geldikçe Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nin etinden sütünden faydalanmayı ihmal etmiyorum. Son ziyaretimin tadı hala damağımda. "Vadim o kadar yeşildi ki!" adlı sergiyi 02 Mart/02 Nisan tarihleri arasında ücretsiz olarak dilediğinizce ziyaret edilebilirsiniz. Bu sergide ilk örneklerinden günümüze, ustaların elinden dökülmüş birbirinden güzel ve kıymetli manzara resimleri sergileniyor. Abidin Dino, İbrahim Çallı, Hoca Ali Rıza, Devrim Erbil... bunlar aklımda ilk yer eden isimler...ve tabii ki fotoğraflarıyla Ara Güler.

Sergide Orhan Pamuk resmi ile karşılaşmak benim için oldukça şaşırtıcıydı. Malum, ressam olacağını düşünerek resimler yapmış ama sonra yazar olmaya karar vermiş. Resimleri sergilenmediğinden olsa gerek, hep merak etmiş ama görmemiştim.


Başka neler var, bültenden alıntı yapalım:

"“VADİM O KADAR YEŞİLDİ Kİ !..
İLK ÖRNEKLERİNDEN GÜNÜMÜZE MANZARA”

02 MART 2013/ 02 NİSAN 2013

Açılış: 02 Mart 2012 Cumartesi, Saat: 18.00
Yer: CKSM (Cennet Kültür ve Sanat Merkezi) Sergi Salonu


Küratör : ERKAN DOĞANAY

SÜLEYMAN SEYYİT * HALİL PAŞA * AHMET MÜNİP * CELAL ESAT ARSEVEN * SAMİ YETİK * NAZMİ ZİYA * İBRAHİM ÇALLI * HİKMET ONAT * AVNİ LİFİJ * HOCA ALİ RIZA * NAMIK İSMAİL * VECİH BEREKETOĞLU * HAYRİ ÇİZEL * CEVAT DERELİ * EŞREF ÜREN * ŞEREF AKDİK * İBRAHİM SAFİ * CEMAL TOLLU * HAMİT GÖRELE * ŞEFİK BURSALI * SAMİ LİM * HALE ASAF * ABİDİN DİNO * FERRUH BAŞAĞA * TURGUT ATALAY * NURİ İYEM * HAŞMET AKAL * AHMET YAKUPOĞLU * NEJAD MELİH DEVRİM * ZEKİ KIRAL * ARA GÜLER * DEVRİM ERBİL * MUHSİN KUT * BALKAN NACİ İSLİMYELİ * EKREM KAHRAMAN * ORHAN PAMUK * AYDIN AYAN * MAHMUT CELAYİR * SELAHATTİN YILDIRIM * ŞİNASİ GÜNEŞ*MUSTAFA ORKUN MÜFTÜOĞLU * OZAN KUTSAL *COŞKUN SAMİ * ZEYNEP BİNGÖL ÇİFTÇİ * ŞEVKET SÖNMEZ * SERKAN YÜKSEL* BURCU PERÇİN * HALİL İLDENİZ * DENİZ GÖKDUMAN * DENİZ BAYAV * AYŞEGÜL KALKAN * SUNA TÜFEKÇİBAŞI * DENİZ AKTAŞ * EVREN GÖKKAYA * FIRAT BİNGÖL * DİLEK ÖZTÜRK * BUĞRA EROL

SÜLEYMAN SEYYİT, HALİL PAŞA, CEMAL TOLLU GİBİ SANAT TARİHİMİZİN ÖNEMLİ RESSAMLARININ DAHA ÖNCE SERGİLENMEMİŞ MANZARA RESİMLERİ BU SERGİDE İLK KEZ YER ALMAKTADIR."

10 Mart 2013 Pazar

Mantarlı Börek

Çoook uzun zaman olmuş yazmayalı, oysa ne çok birikenler. Kitaplar, filmler, yemekler ve yazamamanın en büyük nedeni olan taşınmalar. Herkesin ekle artık dediği mantarlı börek tarifini, daha çok yazmak dileğiyle yazacağım şimdi. Defalarca pişirmeme rağmen bir türlü fotoğraflayamamak ve her seferinde farklı ölçülerde hazırlamak engelledi  hep. Ama işte sonunda hem fotoğraflar, hem de ölçülerle morbaykuşlar'da...



Malzemeler;
5 Yufka
2 Paket Mantar (800gr)
1 Büyük Boy ya da 2 Küçük Soğan
3 Diş Sarımsak
250gr Kaşar Peyniri

2 Yumurta
2 Su Bardağı Süt
3 Yemek Kaşığı Yoğurt
Yarım Çay Bardağı Sıvı Yağ

Yapılışı;
Mantarları yıkayıp limonlu suya koyuyoruz. (Mantar yıkanmaz denilse de, ben dayanamıyor onlar için ayırdığım yumuşak bir süngerle yıkıyorum.) Sarımsak, soğan ve mantarı ince bir şekilde doğruyoruz.



Derince bir tavada zeytinyağını kızdırıp sarımsak ve soğanları sararıncaya kadar soteliyor, ardından ince bir şekilde doğranmış mantarları, tuz ve karabiberi ekleyip altını kısarak, mantarlar suyunu salıp çekene kadar pişiriyoruz.

Burada bir baharat konusu var. Ben iç harcıma kırmızı toz ve pul biber, kekik hatta birazcıkta nane ekliyorum bazen. Hepsi çok yakışıyor her seferinde birini deneyebilirsiniz bence...


Mantarlar suyunu çekip biraz serinledikten sonra, kaşarı rendeliyoruz. İki yumurtanın sarılarını üzerine sürmek için ayırıp, aklarını, süt, yoğurt ve sıvıyağ ile karıştırarak sosunu hazırlıyoruz.  İlk iki yufkayı aralarına sos sürerek tepsiye seriyor, arasına mantarlı harcı, üzerine de rendelediğimiz kaşarları ekliyoruz. kalan yufkalarında aralarına sos sürerek dizip üzerine, kalan sosun içine yumurta sarılarını ekleyerek sürüyoruz. Bazen aradaki yufkalardan bir ya da iki tanesini parçalayarak seriyorum, böylece kenarlar çok kalın olmuyor ve eşit dağılıyor.

200˚C fırında üzeri kızarana kadar pişiriyoruz.

Bu böreği ben her seferinde değiştirerek hazırlıyorum ve her seferinde çok lezzetli oluyor. Hatta hayranları var!
Bu yüzden baharatları, sosunu, kaşarını, sarımsak ve soğanını değiştirerek deneyim derim.

Afiyet Olsun...

1 Mart 2013 Cuma

Atlas Silkindi mi?

Geçen gün, yeni filmleri karıştırmaya karar vermiştim ki beyaz perdeye aktarılacağından haberim bile olmadığı "Atlas Silkindi" filmini görünce bir şaşkınlık bir heyecan...

Ayn Rand'ın çok sevdiğim bu romanı Plato Yayınlarında önce "Atlas Vazgeçti", sonra da "Atlas Silkindi" adıyla yayınlandı. Kalınlığından korkulmaması gerekiyor çünkü oldukça akıcı bir kitap. Yine de daha önce Ayn Rand okumamış olanlara "Hayatın Kaynağı" ile başlamalarını tavsiye ederim.

Nihayetinde filmin yayınlanmasının ardından bir yıldan fazla zaman geçtiğini henüz öğrenmiş olmak, beni çok heyecanlandırdı heyecanlandırmasına da, bunca zaman sinemaya aktarıldığını duymamam garip değil mi? İçime bir kuşku düştü. Köke tuhaf bir sahiplenmeyle bağlanan her canlı gibi uyarlanmış olmasına üzülmedim değil. Filmi fark etmemle izlemeye başlamam arasında oldukça kısa bir zaman geçti.

Bu kadar kötü bir film olur mu? Kitabı ve felsefesini bir kenara bıraktım ve normal bir film izliyormuşum gibi hissetmeye çalıştım ama hayır! Bu şekilde izlenecek bir taraf da göremedim. Üstelik filmin ikincisi de var. Elbette ben sırf merakımdan onu da izleyeceğim ama kitabı okumadıysanız filmi kesinlikle izlememeniz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ben önce filmi izlemiş olsaydım kitabı okumayı aklımdan bile geçirmez, konuyu da oldukça basit bulurdum. Aslında bu kötü uyarlama konusunda yönetmeni suçladığımı söyleyemeyeceğim. Kitabın içeriğinin beyaz perdeye aktarılabilir olduğunu düşünmüyorum. Sanırım ancak bu kadar olabilirdi.

Filmi beğenenler varsa, yorumları bekliyorum. Belki de benim beklentimin yüksek oluşu böyle düşünmeme neden olmuştur. Bana Atlas Silkin-eme-di gibi geldi.

Filmin ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz.

17 Şubat 2013 Pazar

Portakallı Kereviz Yemeği

İzmir'de yaşayınca Ege'ye dair yemekler denemek farz elbette. Ben de hiç vakit kaybetmeden resim atölyemizin marifetli Şehriban Hanım'ına kerevizi sordum. O da bana İzmirlilerin yakından bildiği ama benim ilk deneyimim olan zeytinyağlı portakallı kereviz yemeği tarifini verdi.

Yemek konusunda pek iyi sayılmam. Bu nedenle bu tarif "Morbaykuş"taki ilk yemek tarifim olacak. Zeytinyağlı yemekleri seviyorsanız ve benim gibi pratik yemekler yapmak niyetindeyseniz, bu tarifi denemenizi öneririm. Kereviz sevmeyenler için bile denenebilecek bir lezzet olduğunu düşünüyorum.
Gelelim malzemelerimize.
  • 1 çay bardağı zeytinyağ (bol olması tavsiyedir, dilerseniz azaltınız.)
  • 1 soğan
  • 1 havuç
  • 1 orta boy kereviz
  • orta boy patates
  • 2 adet sıkmalık portakal
  • 1 tatlı kaşığı un
  • Yarım limon
  • Yarım tatlı kaşığı toz şeker
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 1 su bardağı su
  • Bir kaç adet tane karabiber
  • Defne Yaprağı (koyulması zorunlu değil)
Pişirilmesi ise oldukça kolay, önceden hiçbir malzemeyi kavurmadan yemeğimizi pişireceğiz:
  1. Mümkünse yayvan bir tencereye zeytinyağını koyuyoruz. Üzerine yemeklik doğradığımız soğanları ekleyip karıştırarak tencerenin dibine yayıyoruz.
  2. Yuvarlak kestiğimiz havuçları soğanların üzerine gelişi güzel tek tek diziyoruz.
  3. Kerevizi yıkayıp, dış kısmını soyduktan sonra yassı olarak keserek havuçlar üzerine yerleştiriyoruz.
  4. Yemeklik doğradığımız patatesleri kerevizlerden arta kalan boşluklara dolduruyoruz.
  5. Bir bardağın içinde; sıktığımız portakalı, limonu, tuz, un, şeker ve karabiberi karıştırarak tencerenin içindeki kerevizlerin üzerine döküyoruz.
  6. 1 bardak suyu yemeğe ekleyerek ocağın altını yakıyoruz. (Dilerseniz üzerine kereviz kabukları ve defne yaprağı koyarak daha güzel bir tat verebilirsiniz.)
  7. Yemeği, suyu kaynayana kadar yüksek ateşte tutuyoruz. Su kaynadıktan sonra ocağı kısarak, kapağı kapalı halde pişmeye bırakıyoruz. Ortalama 30-40 dakika sonra yemeğiniz pişmiş olacaktır. Yemeğinizin pişip pişmediğini, havuç ve patatesleri bir çatal yardımıyla kontrol ederek de anlayabilirsiniz.
Afiyet olsun.

11 Şubat 2013 Pazartesi

Liebster Blog Ödülü/Liebster Blog Award


Blogumuzu şöyle mi yenilesek böyle mi güncellesek derken, Rekürsif Düşünce blogunun vekili Mshn bizi kendimize getirdi. Liebster Blog Ödülü'nü ben de bu vesileyle duymuş oldum, fakat bu şerefe nail olmak için kurallara uyarak kendimle ilgili 11 gerçeği paylaşmalı ve takipçi sayısı 200'den az olan 11 adet blog sahibine 11 soru sormalıyım. Kuralı yazınca, okumaktan daha zor göründü gözüme.

Şöyle bir başlayalım bakalım devamı nasıl gelecek? Gerçi kendimle ilgili 11 gerçek yazmak oldukça düşündürücü.
  1. Kitap okumak benim için temel bir ihtiyaç gibi, onlarsız kendimi doymadan sofradan kalkmış gibi hissediyorum.
  2. Resim yapmak ya da yazı yazmaksa hayatı gerçekleştirmede en önemli araçlarım.
  3. Hayvan sevgim kedilerle başladı, sonra onları hayvan olarak görmediğimi anladım. Şöyle biraz tanıdık birileri gibi. Derken köpeklere, kuşlara geçti. Her şey kedilerle başladı evet.
  4. Müzik! Onsuz olmaz dediğim çok şey olduğunu hissediyorum yazdıkça, müzik de onlardan biri. Yollar müziksiz çok boş kalırdı, fakat rock olmalı, mümkünse kendi dilimde. İyi bir müzik, benim için ibadet etmek gibi.

26 Ocak 2013 Cumartesi

Bülent Ortaçgil Konseri


Blog yazıları arasında kitapların yanı sıra bahsetmeyi en çok arzuladığım bir diğer konu da müzik. Sanıyorum benim için müzik dinlemek; oldukça bireysel ve tek başına yapılabilen, Asaf'ın söylediği gibi “paylaşılsa yalnızlık olmaz” dedirtecek cinsten bir etkinlik. Hal böyle olunca müzik yazılarım gidilen, görülen konserlerden pek öte geçemiyor. Ben de dedim ki, hiç olmazsa laf arasında bahsedeyim .


Müzik listelerimin içinde ustalar kuşağı diyebileceğim "Babalar" adını verdiğim bir klasörüm var. Bu klasör tüm şarkılarını seçmeden dinlediğim isimleri içeriyor. Hepsini tek tek canlı dinleme imkanım olmasını arzuluyorum. Fakat bunlardan bir isim var ki onu canlı canlı dinleyememek elbette hep içimde kalacak; Barış Manço. Konuyla çok ilgili olmamasına rağmen onun adından bahsetmeden edemedim. Huzur içinde uyusun.

Bu isimlerden gözümle görüp dinleyebildiklerim arasında Erkin Koray, İlhan İrem, Cem Karaca ve Yeni Türkü gibi üstatlar var. Nihayet bu listem içinden dün gece Bülent Ortaçgil'i de canlı dinleyebildiklerim arasına ekleyebildim. Hem de büyük bir keyifle.

Durumumun belirsizliği ve sanırım konser mekanının yakın olasına da güvenerek biletimi son anda almak gafletinde bulundum. Elbette biletler bir gün öncesinden tükenmişti. Konser zamanına yakın bir saatte iptal olabilecek bir bilet bulmak ümidiyle konser salonuna gidip bekledim, bekledim. Kalabalığı görünce, ümidimi yitirmeye başladığım anda bir grubun gelemeyecek olma haberine pek bir sevindim. Şans bu ya, en önde boşalan koltuğa yerleşiverdim.


Bülent Ortaçgil yılların ustalığıyla rahat bir tavırla çıktı sahneye, son albümü "Sen"den şarkılar söyledi önce. Şarkı aralarında konuşmaları çok keyifliydi, bolca güldürdü, bazen iğneledi. Sonra eski albümlere, "Benimle Oynar Mısın?", "Gece Yalanları", "Pencere Önü Çiçeği" derken Fikret Kızılok'u, Erkan Oğur'u anarak kendi deyimiyle bir "hoşçakal şarkısı" ile "biz hiç yorulmadık" derken gülümseyerek veda etti.


"Oyuna devam,
biz hiç yorulmadık,
biz hiç yenilmedik
desem yalan"

Benim de içimde "Şarkılarım Senindir" parçası kaldı doğrusu. Konserin bir bölümünde Ortaçgil piyano ve gitarıyla akustik şarkılar söyledi. Bu kısım oldukça keyifliydi. Birlikte çalıp söylediği müzisyenleri de es geçmeyelim, harika eşlik ettiler, çok mesut oldum, konserden keyifle ayrıldım.

Konser Mekanı: Karşıyaka Opera ve Tiyatro Salonu
Tarih                : 25 Ocak 2013