“Baba ve Piç” kitabını her rafta görmeye başladıktan sonra duydum Elif Şafak ismini. Hani entelektüel kimliğimize(!), başkalarından farklı oluşumuza zeval gelsin istemeyiz de listelere girmiş popüler kitaplardan uzakta tutarız kendimizi, içlerinde neler taşıdığını okumadan biliyor olduğumuz önyargısıyla. İşte benimki de o hesap, sırf dikkat çekmek amacıyla koyulmuş bir ismi olduğunu düşündüm önce “Baba ve Piç”in, sonra da diğer kitaplara benzediğini.
Ardından “Aşk” kitabı çıktı. İçinde “Mevlana ve Şems” isimlerinin anıldığını duyar duymaz heves ettim okumaya, Mevlana’yı anlatan her kitaba etiğim gibi. Başka başka ağızlardan okuduğum aynı hayatı, böylesine içselleştirerek, yazdıklarını yaşar gibi anlatan yazarın bu başarılı romanını okuduktan sonra tüm önyargılarım kırıldı. Diğer kitaplarını okumaya da heveslendim sonra. Hem umduğumu buldum hem de kendini tekrar etmeyen satırlar arasında gezinmekten keyif aldım. Araf’ından ayrı, Mahrem’inden ayrı tatlar. Özellikle “Aşk”ı okurken, bir yandan da gıpta ettim yazarın dilinden akanlara. Çünkü hepsinde hayata karşı kabullenmişlik, naiflik, her şeye karşı olumlu ve olağan karşılayıcı bir tavır vardı. Bazen ucunu kaçırdığımı düşünüp, sivri köşelerimden ürküp kendimi kendimden soğuttuğum kendim geldi aklıma. Bazen olaylara ya da insanlara karşı takındığım sabırsız ve tahammülsüz tavırlarım beni yormalı mıydı? Haksız olduklarını bile bile susup zamanını mı beklemeliydim? Demek ki bunu yapabilen, öyle hissedip sürekli öyle yaşayabilen insanlar vardı. Var mıydı?
