5 Kasım 2012 Pazartesi

İhsan Oktay Anar-Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar


Uzun zaman önce okudum fakat yazmaya bir türlü fırsat bulamamıştım. İhsan Oktay Anar’dan iki kelime de olsa bahsetmesem olmazdı. Önce Puslu Kıtalar Atlası'nı aldım elime, okumaya doyamadım. İstanbul’un yıllar öncesinde gezinip tarihi kokladım ama bu koku bana o eski diline rağmen, pek bir tanıdık geldi.

Puslu Kıtalar Atlası çok keyifli ve çok güzel bir kitap, tavsiyemdir. Kendi tarihimi yaşanmamış kadar uzak gördüğümü fark ettim kitabı okurken. Oysa ki insanlar genel hatlarıyla aynılar. Tarihteki insanlara, sokaklara bakış açım yabancı bir ülkeye gitmeden önce hayalimde çok garipleştirdiğim ama içindeyken oldukça normal hissettiğim haller gibiydi.
Ardından Suskunlar’ı aldım elime. Suskunlar ise suskun, sessiz girdi hikayesine. İstanbul sokaklarını adım adım dolaştırdı. Kare kare, okuduklarımı izletti bana. Bir süre sonra İstanbul, Tasavvuf, musiki, hayaller, sokaklar, hurafeler, hayaletler… hepsi birbirine geçti.

Dinlediğim masalların çocukluğumda üzerimde oluşturduğu etkiyi garip bir şekilde hissettiren dizeleri var Anar’ın. Sanki yeniden çocuğum ve bana anlatılan masallar gibi, o dönemlerin gerçekliğince yeniden inanıyorum. Sanki duyduğum tüm hurafelere hep inanır haldeymişim de bu kitaplar onları bana tekrar anlatmış gibi. Hem hayal hem de içerik olarak büyük bir gerçeği işaret eder gibiler.

“Belki de bu dilencinin yegane meziyeti, gemicilere yol gösteren Kutup Yıldızı gibi daima sabit olmasıydı”

…ve Mevleviler şöyle söylerler:

“Biz insanlara “Gel” diyenleriz. Doğru yere geldin.”

“Senin temiz kalbine ihtiyacımız var. Bazıları var ki buraya gelir ve bulur, yine bazıları var ki bizler onda huzuru buluruz.”

“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim “Gel” dememiz değil, ayrıca onların sana “Git” demeleri. Hiç kimseye “kötüdür” deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.”

Satırları bireysel olarak değil de genel olarak düşünürsek, benim için hepsi evrenin işleyişinden gizemler ve yanıtlar fısıldıyor.

“Ama efendim, bu eserde bir kusur olduğu muhakkak. Ama kusurun nerede olduğunu bulamadım. Bu semainin bir tek sesi bile değiştirilse ahenk bozulur. Çünkü mükemmel bir eser.”
“Evet öyle. Ama mükemmellikle güzellik aynı şey değildir… çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.”

Suskunlar’ın kapağını kapattığımda harika bir hal içindeydim. Gülümsüyordum, içim huzurla doluydu ve düşüncelerim kalabalık bir suskunluğa büründü.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Ayça Şen-Hırs ve Ceza


Bu kitap bittiği için üzüldüm. Okurken çok keyif alıyorum Ayça Şen kitaplarından. Vapurda, otobüste resmen ağzım açık gülüyorum. Kitap ilginç bir şekilde başladı. Giriş kısmında şöyle bir cümle vardı: “Şimdi okuyacağınız roman, Türkiye’de yazılmış en enteresan roman olmasının yanı sıra, eminim ki, pek çoğunuzun hayatını derinden etkileyecek.” Böyle büyük laflar etmesini garipsedim. Derken bu anlatımın kitap kahramanının dilinden olduğunu idrak ettim de rahatladım.

Hırs ve Ceza’da, kahramanımız yazar olmak için, işini bırakıp annesinin evinde yaşamaya başlar. Hem yaşadıklarını ve düşüncelerini, hem de büyük eserini günlük olarak bizimle paylaşır. Kitabına başladığı anda çok satanlar listesine gireceğinden de emindir:

“Tabii kitapta yazım hatalarına bakmıyorum, bu editörün işi çünkü. Bir de bu yurt dışı işi var yani. Henüz hiç yurt dışına çıkmadım ve vizyonumun gelişmesi için bunu sık sık yapmam gerek.”

Bu “yani”li cümlelerle sıkça karşılaşıyoruz. Bazen olması gerektiğinden fazla geliyor, kulak tırmalıyor ama ona da alışıyorum. Hatta bu yazıyı yazarken bile kullanmak istiyorum bu “yani”leri.

Ayça Şen’in iki kitabını okurken de aynı şeyleri hissediyorum. Sanki aynı yerlerde büyümüşüz de aynı basit şeyleri düşünüp gülmüşüz gibi. Böyle doğal bir dili olmasına hayranım doğrusu. Aslında kitaptan birçok alıntı yapacaktım ama notlarımı tekrar okuyunca yine aynı şekilde bir gülme aldı beni. Oradan koparıp buraya alıntılayınca anlamsız olabileceğini düşündüğüm için diğerlerini koymaktan vazgeçtim. Bir an önce elimdeki kitapları tüketerek Şen’in diğer kitaplarını almalıyım. Siz de benim kadar güler misiniz bilmiyorum ama yine de ilaç niyetine okumanızı tavsiye ediyorum.


12 Ekim 2012 Cuma

İzmir'de Jehan Barbur

Bu yazıyı konserin hemen ardından yazabilmiş olsaydım, eminim çok daha coşku dolu bir yazı olacaktı. Fakat konser iki saat yirmi dakika kadar süren dolu dolu bir dinleti olunca eve dönüp de oturup yazmaya takatim kalmadı. Jehan Barbur’un dün geceki Alsancak Bios konserine öncelikle Sevgili’nin isteği üzerine gittim. Bir iki parçayı bilmiyor değildim ama yeni çıkan Sarı albümünün tanıtım konserine gitmek aslında benim için büyük bir cesaret örneğiydi. Sıkılacak mıydım ki acaba?

Bios’un konser sahnesi normallerinden biraz yüksek, sahneyi görmek adına bu çok olumlu bir şey. Sahne düzeni ve ses sistemi de oldukça başarılıydı. Konser başladığında önce orkestra yerini aldı. Ardından Barbur’un güzel sesiyle okuduğu Sarı şiirini duyduk ve gözleri kamaştıran güzelliğiyle orkestranın arasına katılışını izledik.

Bir ara sokakta öldüm... 
Dün 
Öylece yani. 
Birdenbire 
Boşluğa düşer gibi, sarı bir sessizliğin içinde 
Granit duvarlı binanın anlamsızlığına, 
Şehrin boşu boşunalığına içerlerken 
Bırakmışım son nefesimi kaldırıma 
Bitmiş, 
Öylesine yani. 
Birdenbire 


İlk anlardan itibaren sesinin çok nadir perde güzelliği, şarkı söylemekten aldığı kişisel zevk ve tavırlarındaki samimiyet bizi de sardı. Henüz 1-2 hafta önce piyasaya çıkmış olan albümündeki şarkıların dinleyiciler tarafından ezbere söylenmesi görülmeye değerdi. Fark ettirmemeye çalıştıysa da dinleyicilerin bu halleri Barbur’un gözlerinin dolu dolu olmasına yetti. En ufak bir yapmacıklık sergilememesi; en ufak olumsuz duyguya sebebiyet vermeden konser alanına çivilenmemize neden oldu. Uzun süren konser boyunca hiç sıkılmadan ve büyük bir keyifle konseri bitirdik. 
Sıkılmak mı demiştim? Tersine; mutlu mesut, böyle bir sesin yurdumda bulunmasından memnuniyet duyarak döndüm evime.


Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Konsere ara verilir verilmez etrafımızdaki insanlar sigara içmeye başladılar. Bu durumu Bios sahiplerinin duyarsızlığına mı yoksa kapalı alanda sigara içerek diğer insanlara karşı tüm saygısızlığını takınmış dinleyiciye mi mal etmem gerektiğine karar veremedim. Yazık ki bu durum bu tip organizasyonların yapıldığı tüm mekanlarda karşılaştığımız bir sıkıntı.

Jehan Barbur’la beraber orkestrasına da ayrıca teşekkür etmek gerek. Harika çaldılar, keyfe keyif kattılar. Ayrıca bir blog yazarı olduğunu, Bülent Ortaçgil’in desteğini aldığını, Feridun Düzağaç gibi şarkıcılara şarkı yazdığını öğrenmek de pek hoşuma gitti doğrusu. Dinlememiş olanlarınıza bir kulak vermenizi öneririm. Pişman olmayacaksınız.


11 Ekim 2012 Perşembe

Gog-Giovanni Papini

Gog uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Sonunda ikinci el kitaplar arasında karşıma çıkıverdi. İş Bankası Kültür Yayınları Gog’un iki kitabını tek parça halinde basmış. Kitabın içeriğinde yazım hataları olsa da çevirinin güzelliği bu hataları görmezden gelmeme neden oldu. Bir de İş Bankası Kültür Yayınları kitaplarını seviyor olmanın etkisi var sanırım. Bu hataların yeni baskılarla giderilmiş olduğunu tahmin ediyorum.
 
Gog, Amerikalı bir milyarder. Dünyaya ve fikirlere karşı ucu görünmez bir merakı var. Her ne kadar kitap tanıtımlarında Gog’un cahil bir milyarden olduğundan bahsedilse de bu merakının zenginliğin getirisi bir sıkılmışlık mı, öğrenmeye duyduğu arzu mu yoksa uçsuz bilgisizliğinden mi ileri geldiği tartışılır. Gog, zamanının ünlü kişiler, konularında uzan bilim adamları ya da yazarlarla genellikle parası sayesinde görüşmeler yapıyor. Onların gerçekte ne düşündüklerine dair sözlerini aktarıyor. Bunlar arasında Gandi, Einstein, Freud, Lenin, Edison, Salvador Dali, Hitler gibi şahsiyetler var. Bazı bölümlerde de ünlü yazarların sözde yayınlanmamış ve Gog’un eline geçen yarım öyküleriyle karşılaşıyoruz. Bazen ilginç koleksiyonlarından bahsediyor. Örneğin tüm devleri, satın aldığı büyük bir araziye topluyor ve sonuçlarından bahsediyor. Bir başka gün “Pişmanlık Duymuş Yamyam”ın neden pişman olduğunu onun ağzından aktarıyor.

Bu kitabı çok sevdim. Sevmekle birlikte not almadığım için hatırlayamadığım pek çok fikre gark olmama neden oldu. Bazen “çok saçma” dediğim olağan şeyleri Gog’un yazımından dinlemek kendi fikirlerimin açığa çıkmasına yardımcı oldu. Bu nedenle sevdiğim kitaplar kategorisinde yerini aldı.

Gog’un insanları ve kendi fikirleri bazen bildiklerimizin aksini söylerken anlatımındaki bütünlük öyle güzel tamamlamalar oluşturuyor ki bir an da ben de o fikri kabul etmiş buluyorum kendimi. Suçluları cezalandırma yöntemlerini anlatan bir Avukat’a hak verir oluyorum. Aklına geldiği her olgu üzerine fikirler öne sürmesi ya da insani bakış açının dışında bir anlatım yoluna gitmesi beni sıkmak yerine eğlendirdi. Belki de herkesin Gog’unki gibi bir günlüğü olmalı diye düşündüm. Aklımıza gelecek her konuda fikirlerimizi not aldığımız bir defter. Hoş olmaz mı?

7 Ekim 2012 Pazar

İzmir'de Flört


Eski bir Flört dinleyicisi olarak dün gece İzmir konserini izleyen keyifli kalabalığın arasındaydık. Öyle az buz değil bu katıldığım üçüncü konserleriydi. İkisini İstanbul’da izlemiş, performanslarına hayran olmuştum. İzmir’e geleceklerini duyunca yalnız bırakmak olmaz dedik, Sevgili’yle beraber atladık gittik.

Alsancak Asmaaltı’na bu ilk gidişim. Küçük bir mekan, küçük bir sahne ve biraz da soğutma sorunu var fakat Flört Grubu ve şarkıları mekanın bu yönlerini hepimize unutturdular. Şarkıların çoğu Demli albümünden geldi. Neyse ki o en sevdiğim Cemiyette Pişiyoruz albümlerinden de Cemiyette Pişiyoruz ve Şakalar’ı Dünya gözüyle görüp dinleyebildik. Aralarda o güzel eski şarkılara döndüler ve çok da güzel çalıp söylediler. Özdemir Erdoğan’dan Gurbet, Kazım Koyuncu’dan Gelavera Deresi, Yaşar Kurt’tan Mamu, Erkin Koray’dan Şöyle Böyle ki bu şarkı konser için oldukça coşturur nitelikte ve çok iyi bir seçim, Barış Manço’dan Yine Yol Göründü Gurbete gibi şarkılarla devam ettiler. Flört’e bu şarkılar çok yakışıyor. Barış Manço’ya Erkin Koray’a pek dillere düşmemiş şarkılarıyla her konserlerinde yer vermelerini çok takdir ediyorum. Bir de “Rasta Baba” şarkıları var ki, onlar da bu şarkının potansiyelinin farkında olmalılar, önce konserin başında sonra da sonunda aynı şarkıyı çaldılar. İki seferinde de stüdyo kaydı kadar güzeldi ve biz yine de bu şarkıyı dinleyip söylemeye doyamadık. Ayrıca İzmir dinleyicisi de bir takdiri hak ediyor. Konser boyunca dinleyicinin enerjisi ziyadesiyle hissediliyordu. Hatta dinleyici kitlesi olarak İzmir ve ortamını bir İstanbullu olarak daha çok sevdim. Konser bu açıdan da çok keyifliydi.

Flört; konserlerine gittiğinizde, sizi canlı müzikten soğutmak yerine daha çok bağlayacak, sahnedeki üç kişinin(Ozan Kotra, Çağatay Kehribar ve Hakan “Timsah” Çağlar) performansına, Ozan’ın sahne hakimiyetine ve samimi sözlerine hayran olacağınız bir grup. Ne mutlu ki Türk Rock yapıyorlar. Rock’n Roll seven, eskilerin değerini bilen, Türkçe’ye ve köklerine sahip çıkmak konusunda oldukça duyarlı ve başarılı bu gruba tekrar teşekkür ediyorum.

6 Ekim 2012 Cumartesi

İzmir'de Filmekimi


Sinemaya gitmeyeli uzun bir zaman olmuş, çok özlemişim. Bu özlemimi Filmekimi ile gidererek iki filmi art arda izleyecek güzel bir fırsatım oldu. İzmir’i pek bilmediğim için kısa bir aramadan sonra Karaca Sineması’nı buldum ve ilk film olan Cennetteki Çöplük’e aldım biletimi.

Fatih Akın’ın yönetmenliğindeki film tam beş yılda çekilmiş. Bu beş yılda Trabzon’un Çayburnu ilçesine yapılan çöplük alanı başlangıcından itibaren kayda alınmış. Aslında bir film değil belgesel niteliği taşıyor. Belgesel olması,  “sinemada belgesel mi izlenirmiş” diye düşündürmesin sizi. En başından itibaren öyle içine alıyor, öyle güzel bir akıcılığı var ki kendinizi o yerde hissediyor, adeta ilçeye yayılan kokuyu duyuyorsunuz. Fatih Akın’ı ne kadar tebrik etsem az ki film bittiğinde tüm izleyicilerle beraber güzel bir alkış tutturduk. Yazık ki İlçe sakinleri, mücadelelerinden hiçbir sonuç alamamış. Film neticede sadece çevre duyarlılığını değil, yönetimdeki kokuşmuşluğu, nasıl bir ülkede yaşıyor olduğumuzu da gözler önüne seriyor.

Belgeselin bir yerinde Şevval Sam, bir yerinde de Manga konseri ile karşılaşıyoruz. Manga konserinde konsere eşlik eden müezzini, konserin ardından ezanını okumaya giderken izlediğim sahneyi çok sevdim.
Başka bir evde orta yaşın üstünde bir bey, savcıya verdiği dilekçeden ve savcının tepkisinden bahsediyor; “beni çocuk gibi azarladı” diyor. Oysa biz bu sahnelere ne kadar alışığız değil mi? Doktorun, savcının, bankadaki memurun kendinde karşısındakini azarlama hakkını nereden bulduğunu anlamanın imkanı var mı? O halde biz bir üçüncü sınıf ülkesi değiliz de neyiz?

Bu belgeselden çok etkilendim. Filmekimi ile vizyona bugün girmiş olan belgeseli mutlaka izleyin. Sinemanın elle tutulur anlamda ne işe yaradığını ve gücünü net bir şekilde hissedeceksiniz.  Fatih Akın’ı gönülden tebrik ve takdir ediyorum. Şunu da unutmadan söyleyeyim; bu belgesel sırasında epey güldük. Ağlanacak halimize güldük demek daha doğru olur. Örneğin çöplüğün kurulmasından önce verilen hiçbir sözün gerçekleştirilmemesi fakat ilk zamanlarda parfüm fıskiyelerinin kurulması bizi epey güldürdü doğrusu.


No/Hayır

İkinci film ise Şili’de geçen No filmiydi. No’nun başrolünde sevdiğim bir oyuncu olan Gael García Bernal yer alıyor. Filmde diktatör Pinochet uluslar arası baskılara dayanamayarak kendi başkanlığı konusunu referanduma taşır. Muhalefet kanadı ise Hayır kampanyalarının televizyonda bir ay boyunca gösterilecek ve her akşam on beş dakika yayınlanacak olan reklamlarını yönetmek üzere ünlü bir reklamcı ile anlaşır. Bundan sonra; özgürlük ve reklam dilini aynı anda takip edeceğimiz hem hüzünlü hem de komik dakikalar başlar.
No filmi de oldukça akıcı ve izlemeye değer bir film. Ben bu filmden de oldukça keyif aldım. Referandumun olduğu tarihin bugün yani 5 Ekim olması ayarlanmış mıydı bilmiyorum ama hoş bir tesadüftü. 

İyi seyirler dilerim.

28 Eylül 2012 Cuma

Osman Amca


Yıllardır görmemiştim Osman Amca'yı. Osman Amca; mahallemizin en eski tuhafiyecisi. Dükkanının adı bile yok belki. Tüm mahalle onu Osman Amca olarak bilir, kimin ne eksiği varsa önce Osman Amca’ya bakılır. Daha doğrusu bakılırdı.

Aynı evde doğup büyümüş olmanın ve yıllarca aynı mekanda yaşamanın çok büyük avantajları vardır. Pek çok insan tanır, çocukluk arkadaşlarınızla hiç bitmeyecek dostluklar kurarsınız. Birileri gider birileri kalır da o dostlar, o mahalle, hayatınızın daimi bir parçasıdır. Siz nereye, çocukluk ve mekanlar oraya… Uzun bir ayrılığın ardından artık pek de küçük diyemeyeceğim o mahalleye gelip de çocukluğumun tuhafiyesine uğramadan olmazdı. Artık o esnaflar, öyle dükkanlar kalmadı.

Tuhafiye diyorum ama Osman Amca’nın dükkanı bulacaklarınıza şaşırmayacağınız bir yer. İçeride çok eski düğmeler, eskiden kalan şallar, misketler, balonlar, bolca oyuncak bulmanız mümkün. Yıllardır yeni bir şey alınmıyor Osman Amca’nın dükkanına ama eskiden kalan eşyalar buna gerek olmadığını söylüyor size. Ben düğmelere bakarken, o da düğmelerin tarihi ve neredeyse kendisiyle yaşıt olduğunu söylüyor.



Osman Amca’nın dükkanı her zaman açık değildir. Fakat mahalleli onun evinin, dükkanın hemen yanında olduğunu bilir ve işi olan kişi evin penceresini tıklatıverir. Ardından Osman Amca’nın sesi gelir ve dükkanın kapısı açılır. Bu sefer kapının önünde her zamanki taburesini görünce dükkanın da açık olduğunu anladık. Bir zamanlar bize zaten yaşlı ve sevimli görünen Osman Amca, bu sefer gerçekten yaşlanmış. Onu görünce anladım ki çok uzun yıllar çok kısa sürede geçip gitmiş. Hem hüzünlendim hem de tuhaf duygulara kapıldım.

 “Osman Amca, sende rafya var mıdır?” diyoruz. 
  “Vardır, vardır da nerededir ki acaba?” diye cevap veriyor. Diyoruz ki:
  “Biz de arayalım o zaman.”



Bu dükkana her gittiğimde köşe bucak incelemek istiyorum. Vaktimin yettiği kadar bakınırken bir yandan da Osman Amca ile muhabbet ediyoruz.  Bir kızını ve biz dükkandayken içeriden sesi gelen yoldaşını başka diyarlara uğurlamış.



“Biz de gideceğiz, unutulacağız
” dedi, ardında bıraktığı kayıplardan bahsederken. Oysa ki ben, ablalarım ağabeylerim ve onu tanıyanlar, Osman Amca’yı hiç unutmayacak. İçleniyorum, Osman Amca’mızı seviyorum…

18 Eylül 2012 Salı

Mahzen-Jeff Abbott


Bu kitap bana “Bir Kitap Sever’in Günlüğü” nün yani İç Ses’in hediyesi. Bir süre önce gerçekleştirdiğimiz kitaplaşma etkinliği sonucu aldığım kitaplardan ilki.

Mahzen, adından ve kapağından da anlaşılacağı üzere polisiye bir roman. Kitap, arka kapağında yazdığına göre on beş farklı dile çevrilmiş ve farklı ülkelerde çok satanlar listesine girmiş. İtiraf etmeliyim ki polisiye ve macera film/ kitaplarıyla pek ilgili değilimdir. İç Ses sayesinde uzun zamandır tatmadığım bir deneyimi tatmış oldum.

Önce olumlu yönlerinden başlayayım kitaba. Polisiye ve macera seviyorsanız bu kitap tam size göre. Oldukça akıcı ve bir macera filminde ne buluyorsanız bu kitapta da fazlasıyla bulacaksınız.  İnsanlar, örgütler ve tasvirlerle dolu bir kitapla karşılaşacaksınız.

Benim için olumsuz yanlarına geçeyim. Kitap ilk sayfalarda kişiler ve yerler konusunda biraz kafa karıştırıyor. Bir süre sonra akıcılık başlıyor. Konunun sırrını neredeyse kitabın ortalarında biz biliyoruz, kahramanlar bilmiyor. O yüzden bizim için pek sürpriz yok. Bu haliyle başı sonu belli olan Amerikan Filmlerini çağrıştırıyor.  Martı Yayınları’nın okuduğum ilk kitabı mı hatırlamıyorum ama çeviri oldukça yetersiz. Kitabın akışında bir şeyler dilin çok yavan olduğunu hissettiriyor.  Bolca imla hatası var. Çoğunu not aldım fakat bu imla hataları bilmezlikten değil üzerinden geçilmemiş olmasından kaynaklanıyor. Örneğin ara konu başlıklarının sırayla nasıl değiştiğine örnek vereyim:

-Khaled’in Raporu(Bu doğru olan)
-Khaled’s Raport
-Kehaled’s Raporu
-Khaled’İn Raporu(İ harfini bilinçli olarak büyük yazdım)

Tekrar teşekkür ederim İç Ses, sanırım Mevlana ile ilgili olan kitabımı hikayelerden oluştuğu için arada bir okuyacağım bir baş ucu kitabı yapacağım.

10 Eylül 2012 Pazartesi

İzmir Doğal Yaşam Parkı


Hayvanları Seviyoruz 

Bugün İzmir’in kurtuluşunun 90. yıldönümüydü. Bugün de blogumuzu güncellemezsen ne zaman güncelleyeceğiz değil mi? Kısa bir süreye kadar Yalova’da yaşarken, henüz ne olduğunu anlamadan İzmir’e yerleşmiş bir İstanbullu olarak yeni bir şehir tanımaya başlıyorum. O vesileyle İzmir Doğal Yaşam Parkı’nı gezmeye karar verdik.

Önceki yazılarımdan birinde Afrika’da yaptığımız safaride, hayvanların çok büyük bir ortamda kontrollü olarak rahatça dolaşmalarına tanık olmuştum. Bu park bana orayı hatırlattı. Çok benzemese de pek çok hayvanın herhangi bir hayvanat bahçesinden daha rahat bir ortamda dolaşıyor olmaları çok güzel. Giriş ücreti yetişkinler için 3 TL, öğrenciler için 1TL, oldukça ucuz.

İzmir Merkez’den Doğal Yaşam Parkı’na ulaşım rahat. Eğer kendi aracınızla gelecekseniz hem rahat hem de keyifli bir yol sizi bekliyor. Otoparktan ücret talep edilmiyor oluşunu da ekleyelim. Zira biz İstanbullular pek alışık değiliz böyle uygulamalara. Ayrıntıları  Doğal Yaşam Parkı'nın kendi sitesinden de öğrenebilirsiniz.

Hayvanların yaşadığı bölgeler düzenli bir şekilde bölünmüş. Çocuk Hayvanat Bahçesi, Afrika Savanı, Tavus Kuşları ve Sülünler gibi bölümlerde orada yaşayan hayvanları görmeniz mümkün. En sevdiğim bölümlerden biri Tropik Merkez kısmıydı. Burası kapalı bir alan ve soğutulup nemli bir ortam oluşturulmuş. İçeride papağanlar, yılanlar, timsah ve kaplumbağa gibi hayvanlarbulunuyor. Bu tropik alanda ağaçlardan sarkan muzlar bile var.
Pelikanlar muhabbet halindeler:

 Bu tavus kuşu rahatça etrafta dolaşıyor:


Onları sevebilmek için korkmamak gerekiyor galiba. Bu güzel at yanımızdaki ailenin bebeklerine verdiği mamadan kendine pay çıkarmak için gelmiş:


Zürafaların yüzleri bana hep hüzünlü gelmiştir. Bu zürafa da Seyir Terası'ndaki insanların elinden ot yiyor: 


İşte Sevgili'nin çok yakın zaman önce üzerine binip bir kez daha hayran olduğu, ihtişamlı ve sevimli, akıllı hayvan. Üstelik aynadaki görüntüsünün gerçek olmadığının ayırdına varan birkaç hayvandan biriymiş kendileri:

Halka kuyruklu lemurların yüzündense fırlamalık fışkırıyor:

Tropik Merkez'deki serbest papağanlar dokunulacak kadar yakında duruyorlar.



Bu koca kaplumbağanın canlı olup olmadığını anlamam için dakikalarca izlemem gerekti: 



Flash kullanımı yasak bir ortam olduğu için iguana ve diğer yılanların fotoğrafları yok. Sadece ışık altında dolanmış bu ilginç yılanın fotoğrafı net:


Biraz da olumsuz kısımlardan bahsedelim. Mekanı gezerken Belediye makinelerinin çalışmasına denk geldik. Çalışmalar yüzünden bazı hayvanlar kendini göstermediler, yuvalarında saklanmışlardı. Böyle bir yerde en yoğun zaman olan hafta sonunda iş makinelerini çalıştırmak hoş gelmedi gözümüze. Ayrıca kapalı alanlardaki pek çok bölgede asılı uyarılara rağmen insanlarımız fotoğraf makinelerini flashlı kullanmaya devam ediyordu. Okumayı mı sevmiyoruz, kurallara mı aldırmıyoruz?

Girişte dağıtılan broşürlerde parkın haritası mevcut fakat dolaşması kolay bir alan olduğundan haritaya ihtiyaç duymadık. İçerideki restoran atıştırıp çay içmek için oldukça ideal, üstelik çok da ucuz. Yürüyüşün tadını çıkarmanızı dilerim.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Bir Kitap Severin Günlüğü'nden

Kısa bir süre önce  her şeyden bir tutam blogu ile karşılaştım ve bir etkinlik düzenlediğini öğrendim. Konu kitap olunca, etkinliği de merak ederek katılmak istedim  her şeyden bir tutam
etkinliğe katılan blog yazarlarını eşleştirerek ayrıntıları bize bildirdi. Benim eşim, İç Ses adıyla Bir Kitap Severin Günlüğü.

Eşleşmenin ardından, İç Ses ile keyifli bir diyalog başladı. O samimiyeti, kitapları seven bir insanın pırıltısını ta yazdıklarından, uzaktaki yakınlığından hissettim. İyi ki katılmışım, bu etkinlik sayesinde güzel bir insanla tanışma fırsatım oldu. Kargosu elime ulaştığında o güzel heyecanların kıpırtısını duyumsadım. Paketin arasından çıkan rengarenk kalemler ve harika bir magnet ile kitaplar, benim için yazılmış notlar heyecanımın artmasına yetti.

Etkinlik sahibi "her şeyden bir tutam"a ve Sevgili "Bir Kitap Severin Günlüğü"ne çok teşekkür ederim. Seçtiği kitapları okumamıştım ve elimdeki kitap bitince ilk işim onlara başlamak olacak.

Mevlana'dan Düşündüren Hikayeler ve Jeff Abbot'tan Mahzen.


İmkanlarım el veremediği için bu güzel paketi ve yazıyı kötü bir fotoğraf ve biraz da geç yayınlamak zorunda kaldığım için İç Ses'in hoşgörüsüne sığınıyorum.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Kukla Atölyesi Nihayete Erdi


Üç günün ardından kuklalarımızla birlikte İzmir Film Atölyesi'nde Özlem Akın ile Kukla Etkinliğimiz de tadı damağımızda kalarak sona ermiş oldu. Kukla yapmayı öğrenmek dışında bu güzel insanları tanımak hoş bir deneyimdi. Kış döneminde de hem İstanbul hem İzmir’de atölye günleri açılmaya devam edecek. Ucundan köşesinden ilginiz varsa hem Kukla Atölyesi’ne hem de Animasyon Atölyesi’ne katılmanızı dilerim.

Hummalı çalışmalarımızın ardından kuklalarımızın hemen hemen bitmiş halleri şöyle:







Katılan ve kuklalarını blogumuzda paylaşmaya izin veren tüm katılımcılara çok teşekkür ederim. 


3 Ağustos 2012 Cuma

Ömer Faruk Tekbilek İzmir Konseri


İzmir Büyükşehir Belediyesi yaz süresince, Tarihi Havagazı Fabrikası’nda ücretsiz “Çim Konserleri” düzenliyor. Duyduk ki 2 Ağustos gecesi Ömer Faruk Tekbilek sahne alıyormuş, biz de kaçırmayalım dedik. Uzun bir süre önce “I Love You” eseriyle tanıyıp sevdiğim sanatçıya İzmir’de denk geleceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Tarihi Havagazı Fabrika’sına ilk kez gittim. Aslında  konserle rücretsiz olduğundan biraz önyargılıydım izleyici olmak için. Tekblek’in dinleyici kitlesinden midir, İzmir’in konserleri hep böyle mi olur bilmiyorum ama çok güzel bir ortamda, çok hoş bir konser izledik. Alanın ön kısmına armut minderler, geri kalanına da sandalyeler yerleştirilmişti. Bu yüzden konseri izlemek bir o kadar rahattı.

Tekbilek ve ekibi, sahneye tam zamanında çıktı. Uzun zamandır tam saatinde başlayan bir konser izlememiştim. Sanırım bu da özel bir organizasyon olmamasının avantajı.  Ekip sahne alıp şarkıya başladıklarında biraz yorgun biraz da ruhsuz idim ama daha ilk dakikalarda gözlerim doluverdi. Kendime şaşırdım. Tekbilek neyi üflemeye başlayınca bu sesin, bu ezgilerin ruhumun çok yakınından geçtiğini daha iyi hissettim. Sonra sazı aldı eline, sonra zurnayı ardından davulu. Bir insanın o zor neyi çalmasını anlayabiliyorum da birbirinden farklı müzik aletleri çalıp üzerine bir de sesinin güzel oluşunu pek anlayamıyorum. Çok etkileyici, çok keyifliydi.


Konser bitiminin ardından Tekbilek albümlerini imzaladı ve bu süre boyunca yüzünden gülümseme eksik olmadı. Hem ünlü hem de mütevazi kalabilmek zor olsa gerek. Bu organizasyon için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkürlerimi sunuyorum.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

İzmir Kukla Atölyesi


İki gündür İzmir Film Atölyesi’ndeyim. Pek keyifliyim. Kardeşim Burak sayesinde haberimin oldu etkinlikten. Burak, uzun bir süredir “stop motion” tekniğiyle kısa filmler çekiyor. Filmleri için mekanlar, figürler ve senaryolar hazırlıyor. İlk kukla deneyimimiz Sevgili’yle beraber Fimo hamuru kullanarak ve fırında fazla tutup kuklanın burnunu yakarak gelişmişti. Oysa bu etkinlik oldukça profesyonel ellerde, üstelik çok da zevkli.
Üç gün sürecek olan etkinliğin ikinci gününü devirdik bugün. Ne zaman başladık, nasıl geçti koca iki gün, hiç anlamadım. Özlem Akın yönetiminde, İzmir Film Atölyesi’nde toplamda 24 saat sürecek olan etkinliğimizde kukla yapımını öğreniyoruz.

Bilmeyenler, duymayanlar için öncelikle hocamız Özlem Akın’ı tanıyalım. Özlem Akın, 45. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde, Gemeinchaft adlı filmiyle, en iyi kısa film ödülünü almış genç bir yönetmen. Çek Cumhuriyeti’nin Prag’ında yaşıyor ve harika kuklalar yapıyor. Kuklalarını filmlerinde oynatıyor, satıyor, isteyene  öğretiyor. Belli dönemlerde İstanbul ve İzmir’de atölye çalışmalarına zaman ayırıyor.  Kuklalarındaki detayları incelemenizi tavsiye ederim. Bayılacaksınız…





İzmir Film Atölyesi; Konak’ta, çok hoş bir binanın içinde, sevimli bir atölye. Aşağıda gördüğünüz

29 Temmuz 2012 Pazar

Dahiler ve Aşkları


Bakmayın öyle çok kalın göründüğüne, aslında her hayat hikayesinde “biraz daha devam etse” diyeceğiniz bir kitap. İçinde pek çok sanatçı, şair, yazar ve bilim insanının aşklarıyla beraber hayatları anlatılıyor. Kısa kısa bölümlerden oluştuğu için hem sıkmıyor hem de kitabın kalınlığının farkına bile varmıyorsunuz.

Her ne kadar kitabın ismi dahiler olsa da, aslında fark yaratmış ve kalıcı olmuş insanların hayatını konu alıyor bu kitap. Kitabın ismi ve içerik bilgisi bile benim için merak uyandırmaya yeterli oldu. Bir dahinin hayatından çok etkilenmeyi ummuştum aslında fakat böyle bir şey hissetmedim. Her birinden ayrı hazlar aldım, şaşırdım, üzüldüm… yine de merak ettiğim öncelikli isimleri sıralayayım ki kitap hakkında fikir sahibi olmayanlar için bilgi niteliğinde olsun:


Honore Balzac               Beethoven          Yahya Kemal Beyatlı    Charli Chaplin
Salvador Dali                 Doystoyevski      Einstein                          Freud
Vincent van Gogh          Victor Hugo        Nazım Hikmet               Franz Kafka
Frida Kahlo                    Mozart                 Picasso                          Edgar Allan Poe
Mevlana                         Oscar Wilde        Virginia Woolf              Leonardo Da Vinci 

Aslında bu isimlerle beraber, kitaptaki hayatların büyük çoğunluğunu saymış oldum. Benim için öncelikli olanlar bunlardı. Aklımda ne kaldı derseniz, öyle tüm okuduklarını aklına kazıyanlardan değilim. Fakat genel olarak hiçbir aşkın kalıcı olmadığını ya da kalıcı ve üretici bir insan olmak için aslında mutsuz bir hayat sürmek gerektiğini düşündüm. Bu fikre önceden beri sahibim de bu hayatlarla beraber düşüncemde sağlama yapmış oldum diyelim. Koşullar mı insanı üretici kılar yoksa üretken insan mı koşullarını zorlaştırır bilemiyorum ama pek çok koşulun bir araya gelmesi gerekiyor olabilir. Genel olarak dahilerin hayatları mutsuzluklarla dolu. Özellikle de kadınların…

Belki de benimki algıda seçiciliktir ama yüzyıllardır kadınların daha çok yıprandığını, bolca aldatıldığını, erkeklerinse aldatmayı ve serbestliği kendinde doğal bir refleks gibi yaşadıklarını gördüm yeniden. Bilemiyorum o yıllardan bu yıllara hayatlarımızda bu hikayenin ne kadarı değişti?


Sayfalar arasında Freud’a denk geliyorum. Freud’un hayatını anlatan neredeyse bu kalınlıkta bir kitap okuduğum halde, yine ilgiyle okuyorum hakkında yazılanları. Fikirlerine katılıp katılmamak değil niyetim ama 3-4 yıl boyunca nişanlısıyla mektuplaşmaları ardından kocaman bir aile olmaları beni epey etkilemişti. Uzun süre kokain kullanmasına rağmen bağımlı olmayan kişiliği ve ilgilendiği konular oldukça dikkat çekici. Hayatı ile ilgili pek açık vermeyişi de başka bir merak konusu tabi.

24 Temmuz 2012 Salı

Yerdeki Yıldızlar


Uzun zamandır içime işleyecek, duygularımı hallaç pamuğu gibi savurup atacak bir film izleyeyim deyip duruyordum. Eşimin sayesinde gerçek oldu dileğim.  “Taare Zameen Par” “Yerdeki Yıldızlar”… Doğru kabul edilenlere ulaşmak için büyürken insanlar, uzaklaşan büyülü güzel düşlere sahip çocuklar yerdeki yıldızlar.

Şuan evrenin gizemini çözmüşçesine dingin, coşkulu ve mutluyum. 






Ön yargılarımla başladı film, gördüğüm yerde kaçmak isteyeceğim bir oğlan çocuğuna, sarılıp ağlamak istememle sona erdi. 2007 yılında yayınlanmış, yönetmeni Aamir Khan. Bazı fotoğraflarda olduğu gibi hayran bırakan renkleri var Hindistan’ın ve birçok filmde beni rahatsız eden ama bu filmde çok hoşlandığım animasyonlar. Aamir Khan ve Darsheel Safary’in oyunculukları, Darsheel’in bakışları, mimikleri şahane. Ve filmde kullanılan şarkıların sözleri öyle güzel ki, yazmak isterim.

“Biraz tatlı, biraz ekşi.
Biraz yakın ama çok uzak değil.
Bana gereken, tüm ihtiyacım olan, tüm ihtiyacım olan özgür olmak.
Dokunacak kadar yakın olmasına rağmen kaybolur bir anda, sanki bir serap.
Düşlerin dokusu, bir süveter gibi ısıtır beyaz bulutların ötesindedir benim dünyam.
İzin ver de gireyim,
izin ver, şüpheliyim.
Vardır benim gibi,
daha daha niceleri.
Yalnız değilim uyur-gezer, yarı uyanık adım atıyorum sendeliyorum.
Yalnız değilim, uyur-gezer, şaşkın yürürken tökezliyorum.
Hala şüphelerim var acaba batan güneş tekrar doğacak mı?
Dünyam bir çözüldü mü herkesi şaşırtacak.
Gözlerim açık nasıl da koşuyorum, nasıl da koşuyorum öte-dünyaya..
Sonra kuş gibi süzülüyorum, tam da olmak istediğim.
Uçan binlerce kanat gökyüzünü keşfediyor.
Çok fazla dönemeç var, takip edilecek çok fazla yol ve keşfedilecek bir dünya.”


İlk 10-15 dakikasında kızgınlık ve bezginlik olsa da, 165 dakika boyunca yoğunluğu hiç azalmadı hissettiklerimin.

Daha önce bir çok filmde kullanılan bir hikayesi var aslında, dışlanmış, farklı öğrenciyi hayata bağlayan bir öğretmen. Herkesin hayatında da vardır belki o hikaye, birisi gelir farklı bir adım atmayı, başka bir gözle bakmayı, ayağa kalkmayı ve belki koşmayı öğretir. Ama filme dair tek başlık kesinlikle bu değil, ön yargılardan, herkesi bir örnek yapmaya çalışmaktan, koşuşturup hayatı kaçırmaktan bahsediyor çokça.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının buradan sonrasını bence hiç okumayın, hatta bence her hangi bir yerden konusunu da okumadan izleyin. Ishaan Awasthi dokuz yaşında okuma ve yazma zorluğu çeken, çevresindekilere karşı tepkili, büyülü hayal dünyasında yaşayan bir çocuk. Ailesi onu disiplinsiz ve inatçı olduğu için bir yatılı okula gönderiyor. Katı eğitimi olan okul, ailesinin onu terk edişi ile depresyona giriyor ve içine kapanıyor. Okula vekil sanat öğretmeni olarak gelen Ram Shankar Nikumbh, onu ve disleksi hastalığını fark ediyor. İşte artık güzel bir şey olmalı derken, film umut dolu abartısız, doğal bir yeniden doğuş hikayesine dönüşüyor. Gözyaşları da bundan sonra yüreğe iniyor sanırım.

Sean Peen’e bir kez daha hayran olduğum “This Must Be the Place”e dair yazmak istiyordum. Çok güzel bir filmdi 10 üzerinden 8 verirdim sanırım ama “Yerdeki Yıldızlar” 9+umut, mutluluk, hüzün ve sevgi oldu.

Düşlerinizi hiç kaybetmemenizi ve keyifli seyirler dilerim…
Özlem…

12 Temmuz 2012 Perşembe

Mavi Yolculuk bir düştür...



Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) 1925 yılında, yazdığı bir yazı nedeniyle Bodrum’da 3 yıl sürgün cezasına çarptırılmış. Çok sevdiği Bodrum’a geri dönmüş cezası bittiğinde, çiçekler ve ağaçlarla bezemiş yaşadığı yeri. Ve yazar, şair dostlarıyla balıkçı teknesine atlayıp başlatmışlar mavi yolculuğu… Yaşadıkları güzellikleri anlatmışlar kitaplarla. Şimdi ben ne kadar anlatsam az geliyor.




3 Temmuz 2012 Salı

Ayn Rand-Ben


Ayn Rand, uzun zaman önce “Hayatın Kaynağı” kitabıyla girmişti hayatıma. Ardından "Atlas Vazgeçti/Silkindi" ile dikkatime nail olmaya devam etti. Üç ciltlik bu kitap, ilk okuduğum romanın devamı niteliğinde izler taşıyordu.

Romanlarının tümü Ayn Rand’ın Objektivizm felsefesini temel alır. Objektivizm’de yüceltilen “Ben” saf bencillik ya da çıkarcılıkla karıştırılmamalıdır. Temelinde doğru insan olmanın, yanlışlara toplum iç güdüleriyle değil, gerçek doğrularla karşı durmanın, kısaca kendine güveni ve üretici bir “ben” olmanın felsefesidir Objektivizm. Ayn Rand’ın yetişme koşulları, komünizmin tek tip insan yetiştirme deneyimini üretici bir insan olarak yaşaması, bu karşı duruşun başlangıcını oluşturur. İlk kitabı olan “Yaşamak İstiyorum” vakti zamanında bir aşk romanı kapağıyla basılmış olsa da aslında bu deneyimlerini ve hayat hikayesinin bir kısmını konu alır.

Bu üç kitaptan sonra, oldukça ince görünümüyle “Ben” kitabı, yaşadıklarının ve belki de gelecek toplum kavramının özeti gibi. Okuması kolay, kısa ama içi oldukça dolu bir kitap.

“’Ben’, bir nükleer savaştan sonra ortaya çıkan totaliter bir sistemde yaşayan bir kimsenin, sözlüklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri "biz" kelimesi tarafından doldurulan "ben" kelimesini ve kendisini keşfedişinin hikayesi. “

(Arka Kapak) 

28 Haziran 2012 Perşembe

Patti Smith-Çoluk Çocuk


60’lı yılların sonunda, zor şartlarda, sanatla yoğrulmanın ve rock'n roll sevgisinin kitabı Çoluk Çocuk. Kitabı okurken yaratma hevesim, üretme isteğim ayyuka çıktı. Onların hayatını okurken hiçbir şey yapmıyor oluşuma, kendi hayatıma hayıflandım. Ben de evimde oturup, Patti’nin şarkıları eşliğinde en azından kitap hakkında yazarak bu kadarını yapmış olmayı istedim.

Patti Smith’in cesaret dolu hayatı, Robert (Mapplethorpe) ile tanışmasıyla büyük bir anlam kazanıyor. Smith’in Robert’la birlikte dolu dolu ve sanata adanmış hayatını kitaplaştırmasının nedeni de Robert’a vermiş olduğu söz. İyi ki bu sözü tutmuş ve bizim de ucundan da olsa merakımızı gidermiş. Aslında merak gidermeden de öte kitabı okumak çok keyifliydi. Dili, içeriği ve akıcılık açısından okumaya değer bir kitap. 

Sanat için şöylediyor Patti Smith;

"...sanat Tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine O'na aittir."

Bu sözü çok sevdim, sanat ne güzel şey!

"Kendimizi Sons of Liberty (Özgürlük Çocukları) gibi görüyorduk; misyonumuz rock’n roll’un devrimci ruhunu korumak, savunmak ve yansıtmaktı. Hayatta kalmamızı sağlayan müziğin ruhani bir açlık  tehlikesiyle karşı karşıya endişeleniyorduk. Amacını kaybetmesinden , şişman ve zengin ellerle düşmesinden, gösteri dünyasının bataklıklarında debelenip durmasından, maddi kaygılardan ve ruhsuz teknik karmaşıklıktan dolayı yitip gitmesinden korkuyorduk. "

Bunlar ne güzel ve ne kadar anlamlı korkular öyle değil mi?

Smith’in şiir sevgisi ve Rimbaud kitabını sürekli yanında taşıması, hayatının belirli noktalarını Rimbaud ile özdeşleştimesi çok hoş bir ayrıntı. Bu bağlılık ve onu Rimbaud’un müze ziyaretine kadar götüren manevi yolculuklarından ister istemez okuyucu da etkileniyor. Kitabı okurken Patti’nin hayatının neresinden müziğe bulaşacağı konusunu merak edip durdum. Kitaptaki anlatıma gore, şair ya da ressam olabilirdi ve sanki müzik onun için en uzak olan şeydi. Sanırım böyle hissetmem konusunda Patti Smith’in mütevazi kişiliği ve yazımının da payı büyük. Sefalet içinde geçen gençlik dönemleri ve buna rağmen yılmaz karakterlerinin onları getirdiği nokta tartışılmaz. Kitabı okurken Patti Smith'e tekrar tekrar hayran olmamak elde değil. Ayrıca Milliyet Sanat Haziran Sayısı’nda da bir Patti Smith yazısı bulmanız mümkün. 

Kitabın arka kapağında Johnny Depp alıntısına yer verilmiş;

Bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet.” 

Ve son olarak kapağın sonunda yer alan kısmı ekleyelim:

"yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu, heyecanla elimi sıktı.

'Hadi, fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına.

'Sanatçılar galiba.'

'Hadi canım,' dedi adam, omuz silkerek. 'Çoluk çocuk bunlar.'"

(Tanıtım Bülteninden)

 Ebru

12 Haziran 2012 Salı

Yalova-Çifte Şelale ve Dipsiz Göller


Yaz geldiğine göre, gezilip görülecek yerlerden bahsetmenin vaktidir. İstanbul Yenikapı’dan deniz otobüsü ile yaklaşık 1 saat 10 dakikada ya da Kartal-Pendik’ten 45 dakika gibi sürelerde ulaşabileceğiniz Yalova, küçük geziler için çok ideal bir şehir. Nerelere gidilir Yalova’da?

Yalova’nın Termal'i en bilindik mekanlardan biridir. Termal, Yalova şehir merkezine 11km mesafededir. Termal’e geldiyseniz Termal yakınlarındaki Sudüşen Şelalesi’ni de görmenizi öneririm.

Termal

Yalova’nın diğer şelalesi de Çifte Şelale’dir. Bu şelaleye Çınarcık yolu üzerinden gidebilirsiniz. Biz bu gezimizde Çifte Şelale’ye doğru yol aldık ve Çınarcık yolu üzerinde bize önerilen pideleri yemek için  “Teşvikiye Pide Salonu”nda mola verdik. Oldukça lezzetli ve çeşitli pideleri vardı. Tavsiye ederim.