26 Haziran 2016 Pazar

Kula-Peri Bacaları-Kuladokya

Kula, Manisa'nın sevimli bir ilçesi. Gitmeden önce, Kapadokya'ya olan benzerliği dışında hakkında pek bir şey duymamıştım. Bu nedenle beklentim oldukça düşüktü. Gördükten sonra ise Kula'nın adının bu kadar az duyulmuş olmasına şaştım.

Gezimizin başında Kula'nın merkezindeki Belediye binasına uğradık. Kula Belediyesi burayı gezmeye gelmiş bizim gibi ki biz sayıca fazla bir topluluktuk, büyük guruplara rehberlik hizmeti veriyor. O gün biraz yorgun olan rehberimizi de aracımıza alıp, Kula'ya 18km uzaklıktaki Peri Bacaları'na doğru yola koyulduk. Bu Peri Bacaları Türkiye'nin patlamış olan son yanardağı Divlit'ten arta kalan harika manzarayı oluşturuyor. Dokunsak toz olup dağılacak duruşlarıyla yol boyunca sıralanmışlar. Yanardağın etkilediği alan oldukça geniş. Antik devirde bu bölgeye "Yanık Şehir" anlamına gelen Katakekaumene  adı verilmiş. Uydu görüntüsünde de eskilerin verdiği ismi ihtiva edecek şekliyle kapkara bir görüntü sergiliyormuş. Ayrıca 37.5 hektarlık alanıyla ve bir başka adıyla Kuladokya, doğal sit alanı ilan edildiği için koruma altında bulunuyor. Kula aynı zamanda fotoğrafçılar için harika bir bölge.







Ardından tarihi Emir Kaplıca'larını gezmeye koyulduk. Burası Manisa ili Kula İlçesi Şehitlioğlu Köyü'nde yer almaktaymış. Kaplıca yakınında Roma – Bizans dönemine ait hamam kalıntıları ve Kibele oymaları bulunuyor. Yine rehberimizin anlattığına göre, oymalardaki resimler Kibele'nin tanrı olduğunu fark etme dönemindeki hikayesini içeriyormuş. Oyma resimleri hala anlaşılır haldeler. Ayrıca kaplıcalar da hala kullanılmaktalar.  Fakat gezdiğimiz dönemde sezon açılmamıştı. Emir Kaplıcaları'nın bulunduğu bölgede 1490 yılında yaptırılmış, hala ayakta duran Hoca Seyfettin Köprüsü var. Altından da Gediz'in bir kolu olan Gelen Çayı akıyor.












Bölge çevresinde bolca fotoğraf çekip dolaştıktan sonra yönümüzü Kula Merkez'deki Kula evlerine çeviriyoruz. Bir zamanlar Romalıların ve Bizanslıların yaşamış olduğu evler arasından geçerken sanki zaman durmuş gibi hissediyoruz. Bu sevimli evleri fotoğraflamak kadar sokak aralarında dolaşmak da keyifli.





evlerin çatıları birbirine değiyor









Evler dışarıdan dar görünüyor olsalar da özellikle bazıları çok büyük bir alanı arkalarında gizliyor. Her evin başka bir hikayesi var. Kula neredeyse hiç göç almayan bir bölgeymiş. Bu nedenle birbirini tanıyan insanların bulunduğu küçük bir kasaba gibi. Rehberimizin Kulalı olması bizim için avantajdı. Evlerin şimdiki sahiplerinden geçmiş zamanlarına kadar ilginç hikayelerini dinledik. Bazı evlere girip fotoğraflar çektik, bazılarının da harika kapıları arasından bahçelerini görmeye çalıştık. Bu sokakları gezmenin ve tarihini dinlemenin her detayından ayrı ayrı zevkler aldım. Anlatırken bile oradaki enerji ve heyecanımı hissediyorum. Giderseniz, eminim siz de benim gibi fotoğraf çekmek için büyük bir istek duyacaksınız.

Bitmedi tabi, evlerin ayrıntısına giremeyeceğim, hem oldukça fazlalar hem de yanlış aktarımlar yapmak istemiyorum. Bölgede 14 çukur çeşme bulunuyor. Bunlardan Beş Ulalı Çeşme'nin restorasyonu yapılmış ve gezilebilir. Bu çeşmenin çok yakınında da Hoca Seyfettin tarafından yaptırılan Kurşunlu Camii bulunuyor. Bu cami 15.YY sonlarından kalma. 









Ayrıca:

  • Ünlü leblebisinden, 
  • Kendi adındaki maden suyundan, 
  • Dolapta bir ay kadar dayanacak lezzetli köy ekmeğinden
  • Mideye iyi geldiği söylenen "çövenli" tahin helvasından
  • Kalaydan yapılmış eşyalardan

edinmeden Kula'dan ayrılmayın derim. Ne yediğimizi söylemezsem olmaz. Et seven bir insan olduğum söylenemez fakat şimdiye kadar yediğim en leziz güveç yemeğini de buradaki lokantada yedim. Lokantaya oturur oturmaz müşteriler de dahil herkes kuzu güvecin meşhur olduğunu ve tatmamız gerektiğini söyledi. Üstelik fiyatlar şehirde yiyeceğiniz bir et yemeğinden çok daha uygun.










Kula Belediye binasındaki minyatür Kula evleri de bir sanat eseri olarak görülmeye değer. Ayrıca Kula'da ücretsiz olarak gezebileceğiniz müze haline getirilmiş bir Kula Evi ve hemen karşısında Kenan Evren'in doğduğu ev bulunuyor.














Dönüş yoluna geçmeden önce uğranması gerek bir yer daha var. Yunus Emre'nin hocası Taptuk Emre, ailesi ve hocasının kapısı ucunda Yunus Emre'nin türbeleri. Ne yalan söyleyeyim, burada olduğundan haberim bile yoktu, ne ayıp bana. Türbeyi geçerken, bahçede asılı Yunus Emre dizelerini tekrar okurken tüylerim ürperdi.

Kula'ya mutlaka gidin, görün,  fotoğraf çekin ve mümkünse rehber eşliğinde gezin... Yunus ve Taptuk Emre'yi ziyaret edin. Eminim siz de benim kadar zevk alacak, memnun kalacaksınız.



Not: Bu yazı geziden hemen sonra yazıldı yazılmasına, ama ancak iki yıl sonra yayınlanabildi.

7 Haziran 2015 Pazar

George Orwell-1984 ve Ray Bradbury-Fahrenheit 451

Bugün oy kullandım, tıpkı her günkü temel ihtiyaçlarımdan birini karşılarmış gibi, heyecansız ve normal. George Orwell'in 1984 kitabının henüz bitmesi tam da seçimlerin üzerine denk geldi. Kitabın da etkisiyle garip bir etkisiz eleman hissi geldi oturdu. Nasılsa her şey bizim için planlanmış, biz sadece oy kullanarak sonucu etkileyebileceğimizi düşünüp sistemde bir yerimiz olduğuna inanıyoruz belki.

George Orwell'ın Hayvan Çiftliği ve 1984 kitabı farklı tarzlarda, farklı öyküler anlatıyor olsa da aynı yörüngelerde ilerliyor. Hayvan Çiftliği'nde eşit bir sistem için yönetimi ele alan iktidarın koltuk sevdasıyla ve insan egosuyla nasıl bir tavır izlediğini görüyoruz. Bunlar bize hiç yabancı değil.

1984 ise uzun zamandır okumayı arzu ettiğim, fakat nedense eski ve ağdalı bir dili olduğunu düşündüğüm bir kitap. Konuyla ilgili fikrim olmadan okumak beni daha da heyecanlandırdı, çünkü beklediğimin tam aksi bir kitap olduğunu daha ilk sayfalarda fark ettirdi. Okudukça bilim-kurgu ya da ütopikten ziyade bana olası hatta olmaya başlamış bir dönemi anlatır gibi geldi. Eminim bir çok insan aynı şeyi düşünmüştür. İnsanların gelişen teknoloji ile birlikte, eşitlik, özgürlük ya da inanç kavramlarının bir şekilde içi boşaltılıp dönüştürülerek yönetilmesi en kolay hale getirilmeleri uzak bir gelecek değil. Belki de kitapta anlatıldığı kadar iç burkucu da değil çünkü yavaş yavaş uyuşturulduğumuz için nereden ne hale geldiğimizi balık hafızalarımızın da yardımıyla anlayacağız bile. Bu kitap benim için biraz Sineklerin Tanrısı, biraz da Alamut Kalesi, aynı zamanda da Fahrenheit 451!

Fahrenheit 451'i okuyalı pek uzun bir zaman olmadı. Onun hikayesi ise bana çok daha olumlu geldi. Belki de kitapların yakılıp kül edilmesi, yasak olması, 1984'teki gibi kelime dağarcığının daraltılarak düşüncelerin de zamanla önüne geçilip insanların makineleştirilmesi bizim daimi mutluluğumuz için daha iyidir. Belki de o zaman gerçekten mutlu ve hissiz olabiliriz, sorgulamadan kabulleniveririz.

Bir kitaplar gelecekten öte bugünde hatta yazıldığı günlerde olanları, insanları anlatıyor bana göre. İnsanın yapabileceklerini, kapasitesini, egosunu...

Bugün biraz umutsuz.

6 Haziran 2015 Cumartesi

Gecenin Sonuna Yolculuk-Louis Ferdinand Celine

Elimde uzun bir vakit sürüklenen fakat bırakıp da gidemediğim bu kitap için anlatacak pek bir şeyim yok, ama bahsetmesem de hiç
olmaz...

1932 yılında yazıldığı düşünülünce Gecenin Sonuna Yolculuk'un gayet akıcı ve yalın bir dili var. Gerçi bunun bir nedeni de Yiğit Bener'in çevirideki gücü olmalı. Bu yalın dile rağmen bazı kısımlar bana oldukça iç karartıcı ve uzun göründü. Aslında bu iç karartıcılık kitabın sahiden de yazarın olayı yaşadığı anda anlatıyor kadar gerçekçi olmasından kaynaklanıyor. Savaş ne kadar gereksiz, bunaltıcı ve anlamsız diyor insan mesela; öylesine ağızdan çıkar gibi değil de o buhranı içinde yaşar gibi. Kahramanımız Bardamu, kitabın ilk bölümlerinde savaşta olduğu sırada askerliği, savaşmayı ve bunun gibi gerekli gereksiz insanları, olayları kendi bakış açısıyla kendi yorumuyla anlatıyor, siz de hak vermeden edemiyorsunuz. Askerlikten Afrika'ya, oradan Amerika'ya oradan da memleketi olan Fransa'ya dönüyor ve gecenin sonuna doğru ağır ağır akıp gidiyor yolculuk.

Bu kitap benim herkese tavsiye edeceğim bir kitap değil, hatta galiba kimseye tavsiye etmeyeceğim. Kitabı sevmediğimden değil, uzun satırlarına ve gerçekçi ağırlığına rağmen ben bu kitabı gayet sevdim. Hatta uzun ara verdiğim her andan sonra daha bir şevkle okudum ama dediğim gibi oldukça uzun sürdü. Kitabın sonlarına doğru yazarın o ciddi satırlarından sızan cümleler beni çok eğlendirdi çok güldüm. Sonlara doğru yazar mı kendini saldı ben mi yazara alıştım bilmiyorum ama o ince mizah anlayışı tam da olması gerektiği gibiydi ve beni sesli sesli güldürdü.

Kitabın konusunu anlatmayacağım. Aslında kitabı bir yerinden tutamadığım için kitabın tam olarak neresini sevdiğimi de anlatamıyorum. Kendisini sevip sevmemek konusunda bir türlü karar veremediğim Bardamu'nun gerçekçi karamsarlığına kapılmamak elimde değil. Sanırım karamsarlığa kapılmamam gereken bir dönemde Bardamu'yu o kadar da haklı bulmak istemediğim için bazı satırları uzun buldum ve direndim ama yenik düştüm, sıkça kızdım, sonunda yine onu haklı buldum. Kitabın sonlarına doğru Bardamu'nun sinir bozucu arkadaşı Robinson'dan duyduklarım Robinson'u bile sevmeme neden oldu.

Bardamu'nun yaşadıklarından, insanın koşullara göre her kıvama gelebileceği sonucu çıkarıyorum sanırım. Ben de olsam şu an böyle olur muydum diyorum. Burada insanı diğerlerinden ayıran düşünceleri midir yoksa fiziksel tepkileri mi, hala emin değilim?

"İstemeyerek de olsa, tüm yüzyıllar boyunca her yerde adı geçen, herkesin varlığından Tanrı ya da Şeytan'ın varlığı kadar haberdar olduğu, ancak yeryüzüne indiğinde ve yaşamda daima değişken, belirsiz biçimler içinde kalan, asla ele gelmeyen, o insanlığın yüz karası vazgeçilmez 'aşağılık ve tiksindirici pislik' rolünü oynuyordum. Bu 'pisliği' nihayet kıstırma, nitelemek, ele geçirmek için ancak bu daracık gemide oluşabilen olağanüstü koşulların bir araya gelmesi gerekmişti."

10 Mart 2015 Salı

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk III

Tadı Damağımızda Kalan Como Gölü

Ne kadar geç kaldı değil mi ikinci yazı… Gezi yazıları ne kadar erken yazılırsa o kadar iyi oysa tüm anılar ve bilgiler daha tazeyken. Bir sonraki yolculuğumuzda not almak yerine yazımı orada yazmalıyım diye düşünüyorum.


Bern’de geçen güzel günümüzün sabahı erkenden yola koyulup, bir benzincide çimenlere yayılarak, kahvaltımızı yaptıktan sonra düştük yola. Benzinci dediğime bakmayın fırından yeni çıkmış çörekler, kruvasanlar, çeşit çeşit kahveler her şey nefisti. Lugano gölü kenarında kısacık bir mola verip, yemyeşil dağlarla çevrili yolun güzeliğiyle, dünyanın en uzun tüneli, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen Gothard’ı gibi geçip sınıra vardık. Gothard öncesi bolca ışık olduğundan, kısa bir trafik sıkışıklığı yaşanıyor.  

Ve hep görmek istediğim, şimdi tekrar tekrar gitmek istediğim, lezzeti, doğası, tarihi ve büyüsüyle İtalya’ya ulaştık. İlk durağımız sınıra oldukça yakın olan Como Gölü ve çevresi… Sınırı geçer geçmez, yollar ve trafik değişti, korna sesleri hoş geldiniz dediler bize. Gölü’un sol ucunda yer alan Como şehrinin içinden geçip, airbnb’den bulduğumuz, Barbara’nın Lezzeno’daki evine doğru yola koyulduk. Airbnb hakkında ayrıca yazacağım, biz gerçekten misafir olduğumuz evlerden ve ev sahiplerimizden çok memnun kaldık. Como Gölü kısa duraklarımız arasındaydı, daha sonra yapmayı planladığımız uzun yolcuklar için keşiflerimizden biri. Fakat düşündüğümüzden de kısa sürdü ve bunun en büyük nedeni trafik. Gölün etrafında ki yol çok virajlı ve dar. Eğer çok cesur değilseniz bu yola kendi arabanızla girmeyin toplu taşıma araçlarını kullanın derim, hatta mümkünse deniz yolunu. Virajları çok keskin, arabalar karşıdan hızla geliyorlar, trafik ışıkları ya da işaretleri yok. Gitmeden önce burada araç kullanmanın zor olduğuna dair not almış olsam da, beklediğimizden daha kötüydü, arabamız da büyük olunca yol boyunca stresten etrafa bakamadık.
























Evimize ulaşmamız uzun sürdü ama eve girer girmez, penceremizin ahşap güneşliklerini aralayıp hayranlık veren manzaramızla karşılaşınca rahatladık elbette.

Barbara iş seyahatinde olduğundan anahtarımızı kapının üzerine bırakmış, yazışmalarımızda buranın çok güvenli olduğundan bahsetmişti. Gerçekten de iç içe olan evlerin birçoğunun kapısı, camı açık duruyor. Herkes huzurlu ve sevecen gözüküyor. Barbara bize, kahvaltı için kek, meyve ve kahve. İçinde otobüs durağının, evin ve bilet alacağımız restoranın yerinin ayrıntılı çizimler ve fotoğraflarla gösterildiği ve otobüs saatlerinin olduğu bir dosya bırakmıştı. Bir de eşinin yaptığı ev yapımı biralardan.


Eşyalarımızı odalarımıza bırakıp, Barbara’nın yol tariflerinden faydalanarak, bilet alacağımız restoranı ve durağı kolayca bulduk. İki yanında evlerin olduğu daracık çift yönlü yolda yürürken bile biraz korkmadık değil. Çok geçmeden otobüsümüz geldi bu arada Bellegio için hangi yönden bineceğimizi sorduğumuz İtalya’nın “haa Bellegggioooo!” deyişi aklıma geldiğinde şimdi bile gülümsüyorum. O kadar keyifliler ki bence bu keyif dillerine ve özellikle ikinci dilleri olduğunu düşündüğüm el kol hareketlerine yansımış.



Bellegio, çok güzel, dingin ve romantik bir yer. Sahil boyunca karşı kıyıların manzarasına ve restoranların menülerine bakarak ilerledik. İtalya’da daha sonra birkaç kez yaşayacağımız yemek saati kavramını ilk kez burada öğrendik. Restoranların yemek verme saatleri var ve bundan on dakika önce gitseniz bile beklemek zorundasınız. Sonunda sahil kenarındakilerin daha aperatif yiyecekler için olduğunu düşünüp, denize biraz daha uzak ama görebileceğimiz mesafede Bellegio Pizzeria isimli restorana oturduk. Bir salata, bir pizza, bir spagetti ve bir balık yiyerek menünün çoğunu denedik sanırım. Yemekleri beğendik ama henüz Toskana’da hiç yemek yememiştik 

Yemeğimizin ardından Bellegio’nun sokaklarında hayran hayran dolaşıp, bol bol fotoğraf çektik. Daha sonra birde Arezzo’da rastladığımız içinde otomatlar olan Open 24 isimli marketten içeceklerimizi alıp, güneş batarken kıyıları izledik sahilde. Bu marketleri çok sevdik, 24 saat açıklar, fiyatları çok uygun ve şampuan, pil gibi ihtiyaç duyulacak birçok şey var içlerinde. Otomatlardan istediğimizi rahatça seçip alıyor, isterseniz kablosuz internetinden faydalana biliyorsunuz.



Ardından yine otobüsle döndük evimize, şoförleri alışmışlar tabi yola. Keskin virajlarda kornaya basarak karşıdan gelen aracı uyarıyor ve çok hızlı gidiyorlardı. Güzel bir duş ve balkon sefasının ardından, ertesi gün nasıl döneceğimize düşünerek uykuya daldık. Sabah toparlanıp, evin bahçesine indik, gerçekten güzel bir bahçe ve buradaki birçok ev gibi manzarası harika. Dönüş yolunda yine biraz zorlandık ama en azından İsviçre’nin aşırı düzenli yollarından ve trafiğinden sonra ilk seferki gibi beklenmedik değildi.



Como Gölü gerçekten çok çok güzel ve büyüleyici bir yer. Yapılar, renkler, sokaklar, saksılar.
Benim tekrar gidilecek listemde ikinci sırada ama yakınlarına yolumuz düşerse mutlaka uğramak, vapur turu yapmak ve şahane villalarını gezmek isterim.

Son olarak gitmeden önce hazırladığım rehberinden birkaç bilgi;

Como gölü feribot turları http://www.navigazionelaghi.it/
Tekneler yavaş ve hızlı olarak ikiye ayrılıyor.
Küçük şişelerdeki mayhoş ve taze aromalı yağlarıyla ünlü.
En sevilen kasabalar Bellagio ve Varenna...
Como'da gezilecek yerler, Volta Meydanı, Villa d’Este, Duomo, Savaş Anıtı (Monumento ai Caduti), Voltiano Tapınağı (Tempio Voltiano). Ayrıca Como'dan fenikülerle 720 metre yükseklikteki Brunate köyüne çıkılabiliyor.
Özellikle bahçeleri bol bol övülmüş villar, Villa Melzi, Villa Serbelloni, Lenno - Villa Balbienello (Star Wars: Episode II Attack of the Clones (2002) filminin bazı sahneleri burada çekilmiş), Tremezzo - Carlotta Villası.

Verona’da görüşmek üzere….


23 Şubat 2015 Pazartesi

Pek Güzel Filmler

Yoğun iş koşturmacası devam ettikçe kendim için yapabildiğim en güzel şey film izlemek. Her gün izleneceklerin çoğaldığı koca bir liste var elimde. Bu eklemeler içinden son bir kaç haftada seyrettiğim filmler arasında kötüsüne rastlamadım.

Açıkçası film tekniklerinden anlıyor değilim, umurumda da değil, sadece zevk ile izlediklerimden kendimce ve kısaca bahsedeceğim.

TuristForce Majeure (2014)

Yönetmen: Ruben Östlund

Benim için çok taze bir film,  çünkü henüz izledim. Ayrıca yönetmenin izlediğim ilk filmi oldu. Müzik, sahneler, mekanlar, yakın plan çekimleriyle tam bir Stanley Kubrick durumları. Bana öyle gelmiştir belki diyeceğim ama bu kadar da gelmemiştir herhalde, bir kemik fırlatma sahnesi eksik. İçerik olarak Kubrik filmi gibi değil, ayrıca bu benzetmem kötü anlam taşımıyor. Ben filmi de bu Kubrick vari tarzını da çok sevdim. Bir sahnede o kadar çok güldüm ki benim ruh durumumdan mı kaynaklanıyor yoksa herkes bu sahneye gülmüş müdür diye pek merak ettim. Var mı izleyen, gülen oldu mu acaba? Yalnız izlemenin de böyle garip tarafları oluyor.

Filmde klasik bir aile ve kapılıp gittiğimiz standart hayat, tek bir sahneyle o kadar güzel anlatılmış ki o anlarda kendimi de düşünerek içim kıyıldı. Alt tarafı dört kişilik bir aile dişlerini fırçalıyor.  Sondan bir önceki sahnede konuyu çok güzel toparladılar, keşke orada bitirselerdi, son sahne olmasa da olurdu diye düşünüyorum.
Aslında herkese tavsiye edeceğim bir film değil bu ama ben çok sevdim. İsveç filmleri enteresan oluyor, bu film Fransa'da geçiyormuş gerçi.


Das Wilde Leben/ Eight Miles High (2007) 

Yönetmen: Achim Bornhak

Bu da dün akşam izlediğim ve dönem itibari ile izlemekten zevk aldığım bir film. Nihayetinde gerçek hayattan esinlenerek çekilmiş. Olay kahramanı hala yaşıyor, bu nedenle de ilginç. Filmde farklı bir açıdan da olsa Rolling Stone üyelerini görüyoruz, 68 kuşağı, rock n' roll, pek çok tü kaka denilecek ıvır zıvır var filmde. "Ne kadar ayıp" kafasıyla izlemezsek bazı yönleriyle gıpta edeceğimiz şeyleri anlatıyor aslında. Yaradılış zorunluluğu sandığımız klişelerin çoğunluğu ön yargıdan ibaret olduğunu bas bas bağırıyor. Ha tabii özgürlük savunuculuğu yaparken her şeyden, her türlü rahattan ve sahiplik duygularından arınacak cesarete sahip miyim? Değilim elbet, ben işin daha çok kafa yapısı ve zihniyet kısmındayım.
Bu arada film Uschi Obermaier'in hayatını anlatıyor. Kendisinden bu filmle haberim oldu. Sadece bu dönemin filmlerini sevenlere tavsiye edeceğim sanırım.


Moulin Rouge  / Kırmızı Değirmen (2001)The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby (2013)

Yönetmen: Baz Luhrmann

Moulin Rouge aslında izlemekte geç kaldığım güzel bir film, özellikle müzikal seviyorsanız. Harika diyemeyeceğim ama görsel açıdan izlemesi keyifli.
Açıkçası aynı yönetmenin elinden çıkan The Great Gatsby bana daha izlenesi ve sürükleyici geldi. Şu da var, müzikal filmler önceliğim değildir, ilgimi çekerse sonunu getiririm. Buna rağmen bu filmleri sevdim. Gerçi müzikal deyince Sefiller'i ayrı tutuyorum, belki kitabından çok etkilendiğim için daha bir sevmişimdir, yine de önce çekilen filmi müzikaline tercih edebilirim.

The Theory of Everything (2014)Her Şeyin Teorisi 

Yönetmen: James Marsh

Kendisini okuduğum kitaplar ve filmler yüzünden bire bir tanıyormuşum gibi hissettiğim Stephen Hawking! Hayranıyım ne diyebilirim. Sanırım o yanı başında yaşansa da ruhunun derinlikleri ve düşünce yapısına pek kolay nail olunamayacak bir deha; her deha gibi. Kelimeler düşündüklerinin ne kadarını anlatabiliyorsa o kadarı aktarılıyor bize. Gözümde her deha bir ermiş, derviş, artık ne derseniz.
Gelelim Her Şeyin Teorisi'ne. Drama ve biyografi olarak herkesin izlemek isteyeceği akıcı bir film. Oldukça da güzel. Sadece işin fizik kısmına daha çok ağırlık verilseymiş daha çok sevebilirdim. Hani biraz daha öğretici bir şeyler olabilirdi, ben en azından daha fazla bilim beklentisiyle izledim. Yine de izlemeye değer.

Ardından Hawking'in sunduğu In To The Univers belgeselini izledim. Benim için ilgi çekiciydi ama konuyla ilgili olanlar için çok derin bir şey yok. Yani sorular, sorular... cevabını bulamadığımız evrenin sırları sorularının olasılıkları üzerinde duruluyor. Bu soruları henüz sormamış kişiler için farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Sadece ilk bölümü izlediğim için böyle düşünmüş olabilirim.

Miyazaki

Miyazaki! Her animasyonu ayrı güzel. Animasyon filmleri de tıpkı müzikaller gibi öncelikli izlenecek listemde yer almaz, ince ince seçer tavsiye edildiyse ya da konusu ilgimi çektiyse izlerim. Oysa Miyazaki nin tüm animasyonlarını gözümü kırpmadan izleyebilirim.

Japon kültürünü ve inançlarını ince ince işliyor ve siz bunun insan denilen canlıda bulunması gereken özellikler olduğunu anlıyorsunuz. Nasıl oluyorsa bambaşka kültürden bir yönetmen, her defasında çocukluğumda kurduğum hayalleri bana hatırlatıyor. Kendimi hep o gizemli sandığım ama büyüdükçe gizemi zaman içinde bayağılaşan o çocukluk dünyasında buluyorum. Resim yapmak, yazmak, okumak istiyorum. Güzele olan isteğim artıyor ve Miyazaki karakterlerinin bakış açısını çalmak istiyorum: "Bugün çok güzel bir gün, çok ilginç olacak" Tek tek film isimi vermeyeceğim, dediğim gibi izleyip de kötüymüş dediğim bir animasyonu olmadı. En sevdiklerimse Ruhların Kaçışı ve Ponyo.

Jagten / The Hunt (2012)Onur Savaşı

Yönetmen: Thomas Vinterberg

Onur Savaşı adıyla çevrilmiş filmin afişine ve ismine bakarak izlemekten vazgeçebilirsiniz, geçmeyin. Sakin, hoş bir film. İçerik olarak her kültürün birbirine benzediği düşüncesiyle rahatlama ve huzursuz olma arasında gidip geldiğim bir film. Aslında afiş fotoğrafı can alıcı bir sahneden alınmış. Farkına varma unsuru biraz gerçek dışı olduysa da verdiği mesaj kayda değer.

Klasik ama insanlık var olduğu sürece değişmeyecek bir konu, tavsiye ederim.



Birdman (2014)Atmaca-Cahilliğin Umulmayan Erdemi

Yönetmen: Alejandro G. Iñárritu

Birdman içeriği ve yılı hakkında fikrim olmadan, ismi ilgimi çektiği için izlediğim bu filmi. Herkesi seveceği türden değil, benim de ikinci kez izlemeyi düşündüğüm türden bir film değil ama sıkılmadan seyre daldığım farklı bir yapıt. Oyuncular da ilgi çekici. Çekimlerdeki farklılığın bir sebebinin de baştan sona tek kamerayla çekilmiş olmasıymış tabi ben bunu izlerken anlayamadım.

Dönem itibari ile bugünün sosyal medyasının, benim de pek de farklı düşünmediğim kahramanlı aksiyonlu filmlerin eleştirisi yapılıyor. Filmin ilk sahnesi filmin gidişinin farklı bir hal alacağını düşünmeme neden olmuştu. Aslında kişilik konusu pek çok filmde işlenmiş olmasaydı galiba filmi daha çok sevecektim. İçerikten bahsetmek istemediğim için bu cümleyi böyle tam anlaşılmadan bırakacağım.

Yönetmenin en sevdiğim filmi hala Paramparça Aşklar ve Köpekler

A Separation (2011)Bir Ayrılık


Yönetmen: Asgar Ferhadi

Dönem filmleri kadar farklı kültürlerden çıkıp gelmiş filmler de ilgimi çekiyor. Bu da bir İran filmi. Konu öyle enteresan falan değil ama çok akıcı işlenmiş. Bazı diyaloglar çok basit gibi görünse de filmin içinde abes durmuyor. Aslında içerik olarak bize çok uzak da değil.
Bolca ödül de almış, izlemeye değer.






Satırların gittikçe kısalmasından, yorulduğum anlaşılmış olmalı. İki satır yazmadan geçemeyeceğim. Yakın zamanda izlediğim aşağıdaki filmlere de göz atmanızı tavsiye ederim. Özellikle Büyük Budapeste Oteli çok çok keyifli bir film. Herkesin izleyebileceği bir tarzı var ve çok iyi bir oyuncu kadrosuna sahip, çok eğlenceli. Bence Oskar ödüllerinde daha fazla yeri olmalıydı

Kısacası 2014 yılı benim için güzel filmlerle dolu bir yıl olmuş. Ayrıca yine Stanley Kubrick esintileriyle dolu Interstellar filmini de tavsiye ederim. Sinemada izlemesi görsel açıdan en keyifli filmlerden biriydi.