29 Mart 2017 Çarşamba

İran Gezisi

İran'a gidişimizin üzerinden neredeyse koca bir yıl geçti. Oysa ben henüz vakit ayırıp fotoğrafları toparlayabildim. Bu nedenle aldığım notlar içinde eksiklikler unutulmuş ayrıntılar olabilir. Yazıdan çok fotoğrafın olmasının nedeni de budur. Yine de bu yazımın İran'ı gezmek isteyen ya da merak edenlere fikir vereceğini umuyorum.
Şunu da belirtmek isterim ki bizim gezimiz Van'a aldığımız uçak biletlerimiz hariç tamamen plansız, programsızdı. İran'a nasıl giyinip gideceğim ve nereleri görebileceğimizle ilgili olarak bazı bloglara göz atıp sırt çantalarımızı alıp yola koyulduk.

1. Gün
20.06.2015


İzmir/Ankara/Van

Bir cumartesi sabahı düştük yollara. Aylardan ramazan...aslında Müslüman bir ülkeyi gezmek için oldukça uygunsuz bir ay, fakat bu sayede hiçbir fikrim olmayan bu ülkeyi farklı bir açıdan değerlendirme şansım olacak. Aynı zamanda başını örtmeyi tercih etmeyen bir kadın olarak ilginç bir deneyim yaşayacağım. Eşim ve benim için gezmek ve yeni ülkeler görmek hiçbir zaman Avrupalı bir turistin, gezilmesi en revaçta şehirlerine gidip en güzel mekanlarına uğrama tercihli olmadı. Bunda gezme koşullarımızın iş ile bağlantılı olmasının nedeni büyük. Bu sayede görülmemiş yerleri, daha doğrusu pek de turistik olmayan bölgeleri, gerçek hayatlarının içinden geçerek deneyimlemek beni daha çok heyecanlandırıyor. Bunu söylemek, elbette turistik yerleri tercih etmeyeceğimden değil, gezmenin her hali güzel. Çünkü yeni yerler görmek, isteseniz de istemeseniz de size bir şeyler katıyor. Daha evrensel düşünmenize, fikirlerinizin çevre koşullarından arınmasına neden oluyor olabilir. Belki de hiçbiri değil ama nihayetinde insana yaşama sevinci veriyor.
İşte bu İran gezisi de benim için hiç tanık olmadığım, aslında bize hem yakın hem de uzak bir kültür gezisi demek. Hem de düşünmeden, planlamadan, yolun bizi götürdüğü şekilde devam ederek...

26 Haziran 2016 Pazar

Kula-Peri Bacaları-Kuladokya

Kula, Manisa'nın sevimli bir ilçesi. Gitmeden önce, Kapadokya'ya olan benzerliği dışında hakkında pek bir şey duymamıştım. Bu nedenle beklentim oldukça düşüktü. Gördükten sonra ise Kula'nın adının bu kadar az duyulmuş olmasına şaştım.

Gezimizin başında Kula'nın merkezindeki Belediye binasına uğradık. Kula Belediyesi burayı gezmeye gelmiş bizim gibi ki biz sayıca fazla bir topluluktuk, büyük guruplara rehberlik hizmeti veriyor. O gün biraz yorgun olan rehberimizi de aracımıza alıp, Kula'ya 18km uzaklıktaki Peri Bacaları'na doğru yola koyulduk. Bu Peri Bacaları Türkiye'nin patlamış olan son yanardağı Divlit'ten arta kalan harika manzarayı oluşturuyor. Dokunsak toz olup dağılacak duruşlarıyla yol boyunca sıralanmışlar. Yanardağın etkilediği alan oldukça geniş. Antik devirde bu bölgeye "Yanık Şehir" anlamına gelen Katakekaumene  adı verilmiş. Uydu görüntüsünde de eskilerin verdiği ismi ihtiva edecek şekliyle kapkara bir görüntü sergiliyormuş. Ayrıca 37.5 hektarlık alanıyla ve bir başka adıyla Kuladokya, doğal sit alanı ilan edildiği için koruma altında bulunuyor. Kula aynı zamanda fotoğrafçılar için harika bir bölge.




















7 Haziran 2015 Pazar

George Orwell-1984 ve Ray Bradbury-Fahrenheit 451

Bugün oy kullandım, tıpkı her günkü temel ihtiyaçlarımdan birini karşılarmış gibi, heyecansız ve normal. George Orwell'in 1984 kitabının henüz bitmesi tam da seçimlerin üzerine denk geldi. Kitabın da etkisiyle garip bir etkisiz eleman hissi geldi oturdu. Nasılsa her şey bizim için planlanmış, biz sadece oy kullanarak sonucu etkileyebileceğimizi düşünüp sistemde bir yerimiz olduğuna inanıyoruz belki.

George Orwell'ın Hayvan Çiftliği ve 1984 kitabı farklı tarzlarda, farklı öyküler anlatıyor olsa da aynı yörüngelerde ilerliyor. Hayvan Çiftliği'nde eşit bir sistem için yönetimi ele alan iktidarın koltuk sevdasıyla ve insan egosuyla nasıl bir tavır izlediğini görüyoruz. Bunlar bize hiç yabancı değil.

1984 ise uzun zamandır okumayı arzu ettiğim, fakat nedense eski ve ağdalı bir dili olduğunu düşündüğüm bir kitap. Konuyla ilgili fikrim olmadan okumak beni daha da heyecanlandırdı, çünkü beklediğimin tam aksi bir kitap olduğunu daha ilk sayfalarda fark ettirdi. Okudukça bilim-kurgu ya da ütopikten ziyade bana olası hatta olmaya başlamış bir dönemi anlatır gibi geldi. Eminim bir çok insan aynı şeyi düşünmüştür. İnsanların gelişen teknoloji ile birlikte, eşitlik, özgürlük ya da inanç kavramlarının bir şekilde içi boşaltılıp dönüştürülerek yönetilmesi en kolay hale getirilmeleri uzak bir gelecek değil. Belki de kitapta anlatıldığı kadar iç burkucu da değil çünkü yavaş yavaş uyuşturulduğumuz için nereden ne hale geldiğimizi balık hafızalarımızın da yardımıyla anlayacağız bile. Bu kitap benim için biraz Sineklerin Tanrısı, biraz da Alamut Kalesi, aynı zamanda da Fahrenheit 451!

Fahrenheit 451'i okuyalı pek uzun bir zaman olmadı. Onun hikayesi ise bana çok daha olumlu geldi. Belki de kitapların yakılıp kül edilmesi, yasak olması, 1984'teki gibi kelime dağarcığının daraltılarak düşüncelerin de zamanla önüne geçilip insanların makineleştirilmesi bizim daimi mutluluğumuz için daha iyidir. Belki de o zaman gerçekten mutlu ve hissiz olabiliriz, sorgulamadan kabulleniveririz.

Bir kitaplar gelecekten öte bugünde hatta yazıldığı günlerde olanları, insanları anlatıyor bana göre. İnsanın yapabileceklerini, kapasitesini, egosunu...

Bugün biraz umutsuz.

6 Haziran 2015 Cumartesi

Gecenin Sonuna Yolculuk-Louis Ferdinand Celine

Elimde uzun bir vakit sürüklenen fakat bırakıp da gidemediğim bu kitap için anlatacak pek bir şeyim yok, ama bahsetmesem de hiç
olmaz...

1932 yılında yazıldığı düşünülünce Gecenin Sonuna Yolculuk'un gayet akıcı ve yalın bir dili var. Gerçi bunun bir nedeni de Yiğit Bener'in çevirideki gücü olmalı. Bu yalın dile rağmen bazı kısımlar bana oldukça iç karartıcı ve uzun göründü. Aslında bu iç karartıcılık kitabın sahiden de yazarın olayı yaşadığı anda anlatıyor kadar gerçekçi olmasından kaynaklanıyor. Savaş ne kadar gereksiz, bunaltıcı ve anlamsız diyor insan mesela; öylesine ağızdan çıkar gibi değil de o buhranı içinde yaşar gibi. Kahramanımız Bardamu, kitabın ilk bölümlerinde savaşta olduğu sırada askerliği, savaşmayı ve bunun gibi gerekli gereksiz insanları, olayları kendi bakış açısıyla kendi yorumuyla anlatıyor, siz de hak vermeden edemiyorsunuz. Askerlikten Afrika'ya, oradan Amerika'ya oradan da memleketi olan Fransa'ya dönüyor ve gecenin sonuna doğru ağır ağır akıp gidiyor yolculuk.

Bu kitap benim herkese tavsiye edeceğim bir kitap değil, hatta galiba kimseye tavsiye etmeyeceğim. Kitabı sevmediğimden değil, uzun satırlarına ve gerçekçi ağırlığına rağmen ben bu kitabı gayet sevdim. Hatta uzun ara verdiğim her andan sonra daha bir şevkle okudum ama dediğim gibi oldukça uzun sürdü. Kitabın sonlarına doğru yazarın o ciddi satırlarından sızan cümleler beni çok eğlendirdi çok güldüm. Sonlara doğru yazar mı kendini saldı ben mi yazara alıştım bilmiyorum ama o ince mizah anlayışı tam da olması gerektiği gibiydi ve beni sesli sesli güldürdü.

Kitabın konusunu anlatmayacağım. Aslında kitabı bir yerinden tutamadığım için kitabın tam olarak neresini sevdiğimi de anlatamıyorum. Kendisini sevip sevmemek konusunda bir türlü karar veremediğim Bardamu'nun gerçekçi karamsarlığına kapılmamak elimde değil. Sanırım karamsarlığa kapılmamam gereken bir dönemde Bardamu'yu o kadar da haklı bulmak istemediğim için bazı satırları uzun buldum ve direndim ama yenik düştüm, sıkça kızdım, sonunda yine onu haklı buldum. Kitabın sonlarına doğru Bardamu'nun sinir bozucu arkadaşı Robinson'dan duyduklarım Robinson'u bile sevmeme neden oldu.

Bardamu'nun yaşadıklarından, insanın koşullara göre her kıvama gelebileceği sonucu çıkarıyorum sanırım. Ben de olsam şu an böyle olur muydum diyorum. Burada insanı diğerlerinden ayıran düşünceleri midir yoksa fiziksel tepkileri mi, hala emin değilim?

"İstemeyerek de olsa, tüm yüzyıllar boyunca her yerde adı geçen, herkesin varlığından Tanrı ya da Şeytan'ın varlığı kadar haberdar olduğu, ancak yeryüzüne indiğinde ve yaşamda daima değişken, belirsiz biçimler içinde kalan, asla ele gelmeyen, o insanlığın yüz karası vazgeçilmez 'aşağılık ve tiksindirici pislik' rolünü oynuyordum. Bu 'pisliği' nihayet kıstırma, nitelemek, ele geçirmek için ancak bu daracık gemide oluşabilen olağanüstü koşulların bir araya gelmesi gerekmişti."

10 Mart 2015 Salı

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk III

Tadı Damağımızda Kalan Como Gölü

Ne kadar geç kaldı değil mi ikinci yazı… Gezi yazıları ne kadar erken yazılırsa o kadar iyi oysa tüm anılar ve bilgiler daha tazeyken. Bir sonraki yolculuğumuzda not almak yerine yazımı orada yazmalıyım diye düşünüyorum.


Bern’de geçen güzel günümüzün sabahı erkenden yola koyulup, bir benzincide çimenlere yayılarak, kahvaltımızı yaptıktan sonra düştük yola. Benzinci dediğime bakmayın fırından yeni çıkmış çörekler, kruvasanlar, çeşit çeşit kahveler her şey nefisti. Lugano gölü kenarında kısacık bir mola verip, yemyeşil dağlarla çevrili yolun güzeliğiyle, dünyanın en uzun tüneli, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi gelen Gothard’ı gibi geçip sınıra vardık. Gothard öncesi bolca ışık olduğundan, kısa bir trafik sıkışıklığı yaşanıyor.  

Ve hep görmek istediğim, şimdi tekrar tekrar gitmek istediğim, lezzeti, doğası, tarihi ve büyüsüyle İtalya’ya ulaştık. İlk durağımız sınıra oldukça yakın olan Como Gölü ve çevresi… Sınırı geçer geçmez, yollar ve trafik değişti, korna sesleri hoş geldiniz dediler bize. Gölü’un sol ucunda yer alan Como şehrinin içinden geçip, airbnb’den bulduğumuz, Barbara’nın Lezzeno’daki evine doğru yola koyulduk. Airbnb hakkında ayrıca yazacağım, biz gerçekten misafir olduğumuz evlerden ve ev sahiplerimizden çok memnun kaldık. Como Gölü kısa duraklarımız arasındaydı, daha sonra yapmayı planladığımız uzun yolcuklar için keşiflerimizden biri. Fakat düşündüğümüzden de kısa sürdü ve bunun en büyük nedeni trafik. Gölün etrafında ki yol çok virajlı ve dar. Eğer çok cesur değilseniz bu yola kendi arabanızla girmeyin toplu taşıma araçlarını kullanın derim, hatta mümkünse deniz yolunu. Virajları çok keskin, arabalar karşıdan hızla geliyorlar, trafik ışıkları ya da işaretleri yok. Gitmeden önce burada araç kullanmanın zor olduğuna dair not almış olsam da, beklediğimizden daha kötüydü, arabamız da büyük olunca yol boyunca stresten etrafa bakamadık.

23 Şubat 2015 Pazartesi

Pek Güzel Filmler

Yoğun iş koşturmacası devam ettikçe kendim için yapabildiğim en güzel şey film izlemek. Her gün izleneceklerin çoğaldığı koca bir liste var elimde. Bu eklemeler içinden son bir kaç haftada seyrettiğim filmler arasında kötüsüne rastlamadım.

Açıkçası film tekniklerinden anlıyor değilim, umurumda da değil, sadece zevk ile izlediklerimden kendimce ve kısaca bahsedeceğim.

TuristForce Majeure (2014)

Yönetmen: Ruben Östlund

Benim için çok taze bir film,  çünkü henüz izledim. Ayrıca yönetmenin izlediğim ilk filmi oldu. Müzik, sahneler, mekanlar, yakın plan çekimleriyle tam bir Stanley Kubrick durumları. Bana öyle gelmiştir belki diyeceğim ama bu kadar da gelmemiştir herhalde, bir kemik fırlatma sahnesi eksik. İçerik olarak Kubrik filmi gibi değil, ayrıca bu benzetmem kötü anlam taşımıyor. Ben filmi de bu Kubrick vari tarzını da çok sevdim. Bir sahnede o kadar çok güldüm ki benim ruh durumumdan mı kaynaklanıyor yoksa herkes bu sahneye gülmüş müdür diye pek merak ettim. Var mı izleyen, gülen oldu mu acaba? Yalnız izlemenin de böyle garip tarafları oluyor.

Filmde klasik bir aile ve kapılıp gittiğimiz standart hayat, tek bir sahneyle o kadar güzel anlatılmış ki o anlarda kendimi de düşünerek içim kıyıldı. Alt tarafı dört kişilik bir aile dişlerini fırçalıyor.  Sondan bir önceki sahnede konuyu çok güzel toparladılar, keşke orada bitirselerdi, son sahne olmasa da olurdu diye düşünüyorum.
Aslında herkese tavsiye edeceğim bir film değil bu ama ben çok sevdim. İsveç filmleri enteresan oluyor, bu film Fransa'da geçiyormuş gerçi.


Das Wilde Leben/ Eight Miles High (2007) 

Yönetmen: Achim Bornhak

Bu da dün akşam izlediğim ve dönem itibari ile izlemekten zevk aldığım bir film. Nihayetinde gerçek hayattan esinlenerek çekilmiş. Olay kahramanı hala yaşıyor, bu nedenle de ilginç. Filmde farklı bir açıdan da olsa Rolling Stone üyelerini görüyoruz, 68 kuşağı, rock n' roll, pek çok tü kaka denilecek ıvır zıvır var filmde. "Ne kadar ayıp" kafasıyla izlemezsek bazı yönleriyle gıpta edeceğimiz şeyleri anlatıyor aslında. Yaradılış zorunluluğu sandığımız klişelerin çoğunluğu ön yargıdan ibaret olduğunu bas bas bağırıyor. Ha tabii özgürlük savunuculuğu yaparken her şeyden, her türlü rahattan ve sahiplik duygularından arınacak cesarete sahip miyim? Değilim elbet, ben işin daha çok kafa yapısı ve zihniyet kısmındayım.
Bu arada film Uschi Obermaier'in hayatını anlatıyor. Kendisinden bu filmle haberim oldu. Sadece bu dönemin filmlerini sevenlere tavsiye edeceğim sanırım.


Moulin Rouge  / Kırmızı Değirmen (2001)The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby (2013)

Yönetmen: Baz Luhrmann

Moulin Rouge aslında izlemekte geç kaldığım güzel bir film, özellikle müzikal seviyorsanız. Harika diyemeyeceğim ama görsel açıdan izlemesi keyifli.
Açıkçası aynı yönetmenin elinden çıkan The Great Gatsby bana daha izlenesi ve sürükleyici geldi. Şu da var, müzikal filmler önceliğim değildir, ilgimi çekerse sonunu getiririm. Buna rağmen bu filmleri sevdim. Gerçi müzikal deyince Sefiller'i ayrı tutuyorum, belki kitabından çok etkilendiğim için daha bir sevmişimdir, yine de önce çekilen filmi müzikaline tercih edebilirim.

The Theory of Everything (2014)Her Şeyin Teorisi 

Yönetmen: James Marsh

Kendisini okuduğum kitaplar ve filmler yüzünden bire bir tanıyormuşum gibi hissettiğim Stephen Hawking! Hayranıyım ne diyebilirim. Sanırım o yanı başında yaşansa da ruhunun derinlikleri ve düşünce yapısına pek kolay nail olunamayacak bir deha; her deha gibi. Kelimeler düşündüklerinin ne kadarını anlatabiliyorsa o kadarı aktarılıyor bize. Gözümde her deha bir ermiş, derviş, artık ne derseniz.
Gelelim Her Şeyin Teorisi'ne. Drama ve biyografi olarak herkesin izlemek isteyeceği akıcı bir film. Oldukça da güzel. Sadece işin fizik kısmına daha çok ağırlık verilseymiş daha çok sevebilirdim. Hani biraz daha öğretici bir şeyler olabilirdi, ben en azından daha fazla bilim beklentisiyle izledim. Yine de izlemeye değer.

Ardından Hawking'in sunduğu In To The Univers belgeselini izledim. Benim için ilgi çekiciydi ama konuyla ilgili olanlar için çok derin bir şey yok. Yani sorular, sorular... cevabını bulamadığımız evrenin sırları sorularının olasılıkları üzerinde duruluyor. Bu soruları henüz sormamış kişiler için farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Sadece ilk bölümü izlediğim için böyle düşünmüş olabilirim.

Miyazaki

Miyazaki! Her animasyonu ayrı güzel. Animasyon filmleri de tıpkı müzikaller gibi öncelikli izlenecek listemde yer almaz, ince ince seçer tavsiye edildiyse ya da konusu ilgimi çektiyse izlerim. Oysa Miyazaki nin tüm animasyonlarını gözümü kırpmadan izleyebilirim.

Japon kültürünü ve inançlarını ince ince işliyor ve siz bunun insan denilen canlıda bulunması gereken özellikler olduğunu anlıyorsunuz. Nasıl oluyorsa bambaşka kültürden bir yönetmen, her defasında çocukluğumda kurduğum hayalleri bana hatırlatıyor. Kendimi hep o gizemli sandığım ama büyüdükçe gizemi zaman içinde bayağılaşan o çocukluk dünyasında buluyorum. Resim yapmak, yazmak, okumak istiyorum. Güzele olan isteğim artıyor ve Miyazaki karakterlerinin bakış açısını çalmak istiyorum: "Bugün çok güzel bir gün, çok ilginç olacak" Tek tek film isimi vermeyeceğim, dediğim gibi izleyip de kötüymüş dediğim bir animasyonu olmadı. En sevdiklerimse Ruhların Kaçışı ve Ponyo.

Jagten / The Hunt (2012)Onur Savaşı

Yönetmen: Thomas Vinterberg

Onur Savaşı adıyla çevrilmiş filmin afişine ve ismine bakarak izlemekten vazgeçebilirsiniz, geçmeyin. Sakin, hoş bir film. İçerik olarak her kültürün birbirine benzediği düşüncesiyle rahatlama ve huzursuz olma arasında gidip geldiğim bir film. Aslında afiş fotoğrafı can alıcı bir sahneden alınmış. Farkına varma unsuru biraz gerçek dışı olduysa da verdiği mesaj kayda değer.

Klasik ama insanlık var olduğu sürece değişmeyecek bir konu, tavsiye ederim.



Birdman (2014)Atmaca-Cahilliğin Umulmayan Erdemi

Yönetmen: Alejandro G. Iñárritu

Birdman içeriği ve yılı hakkında fikrim olmadan, ismi ilgimi çektiği için izlediğim bu filmi. Herkesi seveceği türden değil, benim de ikinci kez izlemeyi düşündüğüm türden bir film değil ama sıkılmadan seyre daldığım farklı bir yapıt. Oyuncular da ilgi çekici. Çekimlerdeki farklılığın bir sebebinin de baştan sona tek kamerayla çekilmiş olmasıymış tabi ben bunu izlerken anlayamadım.

Dönem itibari ile bugünün sosyal medyasının, benim de pek de farklı düşünmediğim kahramanlı aksiyonlu filmlerin eleştirisi yapılıyor. Filmin ilk sahnesi filmin gidişinin farklı bir hal alacağını düşünmeme neden olmuştu. Aslında kişilik konusu pek çok filmde işlenmiş olmasaydı galiba filmi daha çok sevecektim. İçerikten bahsetmek istemediğim için bu cümleyi böyle tam anlaşılmadan bırakacağım.

Yönetmenin en sevdiğim filmi hala Paramparça Aşklar ve Köpekler

A Separation (2011)Bir Ayrılık


Yönetmen: Asgar Ferhadi

Dönem filmleri kadar farklı kültürlerden çıkıp gelmiş filmler de ilgimi çekiyor. Bu da bir İran filmi. Konu öyle enteresan falan değil ama çok akıcı işlenmiş. Bazı diyaloglar çok basit gibi görünse de filmin içinde abes durmuyor. Aslında içerik olarak bize çok uzak da değil.
Bolca ödül de almış, izlemeye değer.






Satırların gittikçe kısalmasından, yorulduğum anlaşılmış olmalı. İki satır yazmadan geçemeyeceğim. Yakın zamanda izlediğim aşağıdaki filmlere de göz atmanızı tavsiye ederim. Özellikle Büyük Budapeste Oteli çok çok keyifli bir film. Herkesin izleyebileceği bir tarzı var ve çok iyi bir oyuncu kadrosuna sahip, çok eğlenceli. Bence Oskar ödüllerinde daha fazla yeri olmalıydı

Kısacası 2014 yılı benim için güzel filmlerle dolu bir yıl olmuş. Ayrıca yine Stanley Kubrick esintileriyle dolu Interstellar filmini de tavsiye ederim. Sinemada izlemesi görsel açıdan en keyifli filmlerden biriydi.




Saatler Çalışır, İzinsiz Hep Bir Sonraya...

Sevgili Ortaçgil'in şarkısından bir satır ile başlamak istedim ben de, uzun zaman sonra bir merhaba diyecek olan yazıma.

Yazmak içsel bir eylem anladım ki, bir iş kurmanın heyecanının, her gün aynı geçen günlerden, okunamayan kitaplar, izlenemeyen filmler, görülemeyen dostlar, gezilemeyen yerlerden dolayı bir serzenişe dönüşmesiyle, yazamamaktan şikayet edip duruyorum aylardır.

Zamansızlık ne zor, ne kadar bulaşmış yaşamlarımıza. Çalışmak elbette güzel ve gerekli ama ya kendimize sevdiklerimize ayıramadığımız zamanlar? Hayatta en çok sağlığıma, dostlarıma ve güzel anılarıma şükrediyorum ve biliyorum ki bunların hiçbiri maddi bir karşılıkla elde edilemiyor. Bu yüzden evimin huzurlu sarı ışığına, keyifle yaptığım el emeği ürünlerime döndün sonunda. Şimdi daha çok okumalı, izlemeli, gezmeli ve paylaşmalı elbette.

Tabi önce yarım kalan İtalya gezimi anlatmayı bitirmeliyim. Ayrıntılar zamanla siliniyor maalesef, kalan anılar ve bol fotoğrafla bir sonra yazımda Como Gölü'nde buluşmak üzere...


4 Ocak 2015 Pazar

Jülide Özçelik İzmir Konseri - 3 Ocak 2015

  Yazamadığım süre boyunca bolca konser izledim. Zamandı, yorgunluktu, işti derken hiçbirinden bahsedemedim. Oysa bu sefer bu konser içime öylesine işledi ki yazmadan duramayacağım. Hemen paylaşacağım heyecanımı.

Dün akşam Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sahnesi Jülide Özçelik ve müzisyenlerini ağırladı. Biz de bilet bulmak için oldukça çaba gösterdik, yılbaşından itibaren telefon etmediğimiz gişe kalmadı ama hiçbirine ulaşamadık. Sonradan öğrendik ki Karşıyaka Belediyesi bu konserleri ücretsiz olarak düzenliyormuş fakat önceden davetiye almak gerekiyormuş. Biz gişeye vardığımızda davetiye kalmamıştı elbette, yani konsere girişimiz de ayrı bir hikaye.

Gelelim güzel sesli sanatçımıza. Jülide Özçelik oldukça tanınmış ve değeri bilinenlerce takip edilen bir müzisyen. Yine de duymamış, görmemiş olanlar için belirtmek istiyorum ki Jülide Özçelik bence Türkiye'de özellikle yeni sesler arasında nadide olanlardan biri.

Jülide Özçelik konser boyunca, konuşurcasına rahat bir tonla söyledi şarkılarını. Şarkı aralarında anlattı, dinledik. Sanki hepimiz eski dostuymuşuz gibi içten ve mütevazi paylaşımlarda bulundu. Eminim benim gibi salondaki pek çok insanın da gözleriyle beraber yüreklerini nemlendirdi. Harika sesi bir kenara, konser sonrası insanlarla kucaklaşması, aynı samimiyeti insanlar arasında da sürdürmesi takdire şayan bir davranış. Aslında normal olan da bu değil mi?  Fakat aksi davranışlara o kadar alışmışız ki doğru davranışlar toplum olarak bize tuhaf gelmeye başladı.

Jülide Özçelik çoğunluğu Cem Tuncer düzenlemesi olan şarkılarından hatırımda kaldığı kadarıyla aşağıdaki şarkılarını söyledi:

  • Mecnunum Leylamı Gördüm
  • Kendinle Kalırsın
  • Kara Toprak
  • Yalan Dünya
  • Sebep
  • Anan Var Midur
  • Bugün Neden Gelmedin
  • Zaman
  • Hayat
  • Şu Yaltadan Taş Yükledim
  • Uzun İnce Bir Yoldayım
  • Eşitiz Eninde Sonunda
Benim favori şarkım Kendinle Kalırsın. Söz ve müzik kendisine ait. Dilerim diğer albümlerinde daha fazla Jülide Özçelik şarkısıyla karşılaşırız.

Ayrıca müzisyenler de teker teker harikaydılar. Piyanoda Ercüment Orkut, bas gitarda Efecan Tuncer, gitarda ismini yukarıda da andığımız Cem Tuncer ve davulda değerli arkadaşım Ediz Hafızoğlu'nun performansları mükemmeldi. Ediz Hafızoğlu'na konsere katılmamıza vesile olduğu için ayrıca teşekkür ediyoruz. 

17 Eylül 2014 Çarşamba

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk II

İsviçre, Bern ve İnsana Saygı

Üç saatlik yolculuk ve bir saatlik saat farkının ardından 21:30 gibi Zürih’e vardık. Kapalı yer korkuma rağmen uçak yolculuklarına bayılıyorum, özellikle yerden ilk yükselişe, bulutların üzerine çıkmadan ve aşağısına inmeden önce pencereden manzarayı izlemeye. Uçağımız Zürih havalimanına inişe geçmeye başladığında o yemyeşil doğanın, doğa ile bütünleşmiş evlerin büyüsüne kapıldım. Daha sonra da üzülerek onayladığım düşünce aklıma o an yerleşti. Güzelim ülkemizi, yeşilini, tarihi miraslarını, kültürümüzü korumaktan ne kadar da uzağız. İnşaat sektörü denilen şey, ne kadar kontrolsüz, ne kadar vandalca tüm güzelliklerimizi katlediyor, durmaksızın...

Zürih havaalanında uçaktan indikten sonra bavullarımızı almak ve pasaport kontrolünden geçmek için kısa bir metro yolculuğu yapacağımızı biliyorduk. Ama bilmek ayrı tecrübe etmek ayrı elbette. Bavulları almadan metroda olmak tuhaftı, inek ve çan sesleri ile ilerledik ve yine arkadaşlarımızın önceden bilgilendirmesi ile duvarda çıkacak animasyonu bekledik. Metro hareket ettikten kısa süre sonra duvarda bir animasyon oynamaya başlıyor, bizim izlediğimizde tonton bir amca İsviçre bayrağını sallıyor, atıp tutuyordu. Bir başka sefer Heidi’yi görmüş arkadaşlarımız. İlk anda inek ve çan sesleriyle karşılanmak, çok iyi bir fikir verebilir burayla ilgili. Yeşil yeşil, yemyeşil bir ülke düşünün ve bu güzelliği hiç bozmadan, sanki zaten orada olmalıymış gibi gözüken mükemmel çatılı evler, kırlar. Heidi her an bir tepeden koşarak gelebilir gibi.


13 Ağustos 2014 Çarşamba

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk I

Plan ve Hazırlık


Mayıs aylarında İsviçre’de yaşayan arkadaşlarımızı ziyaret etme isteği ile başladı her şey. İsviçre’ye gelmişken Fransa ve Almanya’ya gideriz derken, en çok gitmek istediğimiz yer İtalya’ya uzun bir yolculuğa dönüştü planlar. Yolculuğumuza Bern’den arkadaşlarımızın arabasıyla başlayıp, Lugano ve Como göllerini gezip ardından Venedik’e, oradan daha gitmeden büyüsüne kapıldığımız Toscana’da birkaç yeri ziyaret ederek Roma’ya, Roma’da birkaç günün ardından yukarıya doğru yine Toscana ile sarmalanıp, Cinque Terre’ye uğrayarak Bern’e geri dönecektik. Arabayı arkadaşlar kullanacak, konaklama ve yol haritasını Ufuk hazırlayacak ben de gideceğimiz yerlerle ilgili bilgi toplayarak bir nevi rehberlik hizmeti verecektim. Bir yandan çalıştığımdan, tüm bilgileri internet üzerinden topladım. Vikipedia’nın, çeşitli gezi sitelerinin ama en çok, daha önce buraları gezmiş sevgili blog yazarlarının yardımı oldu planlama ve kendi rehberimi yapmamda. Bunun üzerine gezimizin ardından mutlaka ben de yazacağım dedim. Hem paylaşmak hem de gezginlere yardımcı olabilmek için…
Evet, gelelim yolculuktan daha uzun süren ve neredeyse yolculuk kadar keyifli yolculuk planlamalarımıza. Benim gezi planı yapanlara ilk önerim, zaman varsa daha önce buraları gezmiş olanların yazılarını okumak, tecrübelerini, fotoğraflarını, önerilerini not almak. Şehirlerin, kasabaların, yapılar ve eserlerin fotoğraflarına bakmak. Böylece özellikle görmek istediğiniz yerleri belirleyebilirsiniz. Bunun ardından maps.google.com adresine gidip bu yerleri işaretleyebilir, aralarındaki mesafeyi, yakın mesafelerde görebileceğiniz diğer yerleri görebilirsiniz. Arabayla yolculuk yapmak özellikle Toscana yeşili arasında pek keyifli, ama otoban, benzin, park yeri ve yorgunluk kısmı ayrıca düşünülmeli. Biz Godhard tüneli girişi dışında hiç trafik sıkışıklığı yaşamadık. Tabi bir de Como’nun virajlı yolarında son hız gelen arabalar cesaretli bir sürücü gerektiriyor. Bunun dışında seçtiğiniz yerleri gezen turlara, tren ve otobüs seferlerine bakabilirsiniz.

İşte bizim gezmek istediğimiz yerler listemiz ve Google map yolculuk haritamız.


4 Mayıs 2014 Pazar

Behramkale-Assos-Hasan Boğuldu

Geçen haftaki yazıma kaldığım yerden kısa da olsa devam edeceğim. Her ne kadar üzerinden bir hafta geçmiş olsa da üzerimizdeki etkisi devam ediyor nasılsa.


Nisan tatilimizin ikinci ayağı Behramkale'yi gezmek, yol üzerinde beğendiğimiz bir yerde konaklamaktı. Akşam saatlerinde Assos'a vardık. Saat itibari ile tarihi kalıntıların olduğu bölgeyi gezemedik, fakat güzel bir yürüyüş yaptık. Dar sokaklar, tertemiz bir hava ve yol boyunca tezgah kurmuş teyzeler... yürüyüşümüzün keyfini arttırdı. Müze yakınlarında eskiden kilise olan cami önünde soluklanıp manzaranın tadını çıkardık.



Ardından pansiyonumuza doğru yola koyulduk. Kaldığımız pansiyonu sokak aralarında gezerken tesadüfen bulduk. Bulduğumuza da çok memnun kaldık. Akrapol Pansiyon'u iki çocuklu bir aile işletiyor. Sadece altı odaları var ve bir bölümü daimi kaldıkları kendi evlerinden ibaret. Hepsi o kadar tatlı, o kadar samimi insanlar ki sanki pansiyona değil misafirliğe gittik. Akşam saatlerinde demledikleri çaydan bize de ikram ettiler. Küçük ve sevimli bahçelerinde, köy ortamında yaşarmış gibi çaylarımızı içtik

27 Nisan 2014 Pazar

Çanakkale ve Bozcaada

Tatilin kötüsü olmaz derler. Olmaz elbet, ama bu tatil gördüklerimin en güzelleri arasındaydı. Sıcağı sıcağına yazmayınca devamı gelmiyor diyerek, hemen yazmak, fotoğraflar eklemek istedim. Çünkü paylaşırsam ve kayda dökersem hem uçup gitmeyecek hem de burada okuyup da bu rotayı izlemek isteyenler ve kaldığımız mekanlarda konaklayanlar olursa paylaşımımız güzel bir amaca hizmet etmiş olacak.
Çok ayrıntıya girmeden daha çok fotoğraflarla anlatmak istiyorum gördüklerimizi. İzmir'den çıktık yola, ilk mekanımız Çanakkale'ydi. Orada misafirperver dostları ziyaret ettik. Önce Gelibolu Yarımadası'na geçerek şehitlikleri gezdik. Abide ile sonlandırdığımız bu gezi neredeyse bütün günümüzü aldı. Bu yoğun gezinin ardından Çanakkale merkeze döndük ve balık yemek üzere kalabalık bir mekana girdik. Bir şehri orayı iyi bilen dostlarla gezmenin en iyi lezzetlere nokta atışı ulaşmak gibi güzel bir tarafı var. Tavsiye ederim, Çanakkale'de bir yemek molası verecekseniz ve deniz ürünleri seviyorsanız burası uğrayabileceğiniz leziz bir mekan.

Oradan kahve içmek üzere başka bir mekana geçtik. Burası bana öğrencilik yıllarımı hatırlattı. Tarihi Yalı Hanı'nda kahve içmek oldukça keyifli.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Zaman Düştü

Bu başlığı bir anda yazıverdim. Aslında bu düş kısmı için; "zaman düştü ellerimden yere, oradan tahta boşa" şeklinde bir düşüş mü, yoksa "zaman bir düş müydü" konusunda uzun uzun gereksiz monologlar yapmak isterdim. Bakıyorum ki blogumuza en son Mayıs ayında güncelleme yapmışız. Yani demek oluyor ki uzun yazılar yazacak zamanımız yok.

Şimdiye dek hep ciddi konulardan bahsettik; kitaplar, olaylar, gidilen, görülen yerler için yazdık. Fakat bugün biraz kendimizden bahsetmek istiyorum, biraz kendimizi özel hayatımızı aralamak, açık etmek. Malum, uzun zamandır yazamıyoruz, blogumuza zaman ayıramıyoruz. Bu yüzden böyle bir başlangıç yapmanın önümüzdeki zaman için iyi olacağını düşünüyorum.

Biz iki arkadaş, dahası iki dost yani iki "mor baykuş" bu blogu açtığımız günden beri aynı ağaçta geçiremedik günlerimizi. Hep uzak iklimlerde, yolların ayırdığı düzlüklerde dolandık. Bugün yine farklı şehirlerde yaşıyoruz. Birimiz şehirlerin şehri İstanbul'da(ki bu ben olmuyorum, yazarken bile iç geçirdim) diğerimiz İzmir'de. Hiç ayrılmıyoruz ama beraber de olamıyoruz... olsun! Bizim hayatımız garip bir şekilde paralel hayatlar gibi. Sevdiğimiz pek çok şey, tercihlerimiz ve fikirlerimiz aynı olmasa da her zaman benzer. Bu yakınlık dışında mutsuzluklarımız, huzurlu anlarımız, varoluşu sorgulamamızın tepe noktasına ulaştığı anlar bile hep aynı dönemlere tekabül eder. İşte yine öyle oldu. Yakın zamanlarda işlerimizin başına geçtik, kendimize ve birbirimize ayırdığımız vakitleri daha çok özler olduk. Bu nedenle yazmaya pek fırsat bulamadık. Umuyorum ki düzenimizin oturmaya başladığı şu günlerde artık okuyabilir, izleyebilir ve yazabiliriz.

Sevgili'yle İzmir'e yerleşmemiz üzerinden neredeyse 1.5 yıl geçti. Yazınca çok uzun bir zamanmış gibi görünse de aslında oldukça kısa. Buraya yerleşince, morbaykuşum ve diğer dostlarım uzaklarda kaldılar. Tahmin edersiniz ki yeni bir şehre yerleşmenin en büyük zorluğu yeni insanlarla tanışmak ve yeni bir ortam oluşturmaktır. Yoksa insan her yerde aynı şekilde yaşar gider, ama ben o insanlardan değilim. İnsan canlısı değilsem de arkadaş canlısıyım, onlarsız olmuyor. İşte bu şehrin bana ve bize sunduğu en güzel şey yeni dostlar edinmek. Hem de öyle uzun vakitlerde değil, görür görmez kaynaşılan, yıllardır tanıyormuş hissi yaşatan dostlar, yeni tanıştığımız iki güzel dosttan bahsediyorum! Yazı buraya kadar gelmişken, zevklerine güvendiğim için bu güzel dostlardan ödünç aldığım bir kitaptan söz açmasam olmaz.

Kitabın adı "Koleksiyoncu". Adından da anlaşılacağı gibi kahramanlarımızdan biri koleksiyoncu, diğeriyse resim öğrencisi olan güzel bir kız. Kitabın da arkasına yazdığı ve devamlılığı etkilemeyeceği için küçük bir ayrıntı verebilirim. Kitabın ilk bölümünde koleksiyoncu bu güzel kadını kaçırıyor. Sonrası da bu günlere dair olayları ve kahramanların fikirlerini okuyoruz. Yazar kesinlikle çok başarılı, kitap hemen içine alıyor insanı. Aslında bir gerilim romanı değil ama anlatımın başarısı güçlü bir empati kurmama neden oldu. Bu yüzden çoğunlukla tedirgin ve gergin bir şekilde okudum kitabı. Hiç alakası olmamasına rağmen  bana David Lynch'ı hatırlattı. Onun filmlerinde bariz bir korku ögesi yoktur ama örneğin araya giren bir cüce,  korktuğum bir anı bilinçaltımda harekete geçiriverir. Bu da öyle bir hikaye ki dümdüz görünmesine rağmen oldukça ürkütücü geldi bana. Ayrıca içindeki anekdotlar, hem psikolojik hem de toplumsal yorumlar bana bir dönem düşündüklerimi, kafa yorduğum konuları hatırlattı.

Filmini izlemek farz oldu.

Nihayetinde her zamanki gibi ayrıntıya girmeyeceğim. Okumanızı tavsiye eder, selamlar sevgiler sunarım.


5 Mayıs 2013 Pazar

II.Uluslararası İzmir Sanat Bienali

2. Uluslararası  İzmir Bienali 1 Mayıs'ta başladığı için gecikmiş bir etkinlik yazısı yazıyorum aslında. Uzun bir süredir bu etkinliği beklediğim halde ancak bugün gezme fırsatı bulabildim ama siz Bienal'i gezmek için geç kalmış sayılmazsınız. Son gün 5 Mayıs.

İstanbul Bienallerinden birini yıllar evvel gezmiştim. Bu nedenle beklentim biraz yüksekti fakat birbirinden güzel tabloları görünce dört saat boyunca kendimi kaptırarak dolaştım, çok büyük bir keyif aldım. Giriş ücreti sadece 5 lira. Bienal'den ziyade büyük bir resim sergisi geziyormuşum hissine kapıldım ama bu bana yetti de arttı. 53 ülke sanatçısının yer aldığı Bienal'de bir çok Türk sanatçı bulunuyor. Eserlerin hepsi de birbirinden güzel. İzmir'de yaşıyorsanız mutlaka gezip görmelisiniz. Katılım azlığı beni oldukça şaşırttı. Bunun nedeni; İzmir'deki etkinlik duyurularının iyi yapılamaması mı, sanat sever azlığı mı emin değilim.

Hepsini aklımda tutmama imkan yok elbette ama aklımda kalacak kadar yer eden sanatçı ve eserleriyle sizi baş başa bırakayım.

İlknur Kazak



Erol Yıldırım : Su Akar Yolunu Bulur



Betül Omay Yazıcı



İllona Petzer /Güney Afrika



Sevgi Gür



Nasuhi Yılmaz


Ayrıca keçe ile resimler yapan Semra Adıyaman'ın tablolarını çok beğendim ama maalesef ki fotoğrafını çekmemişim, internette de izine rastlayamadım. Görülmeli!





20 Nisan 2013 Cumartesi

İyi Bir İnsan İçin Sonat



Ardında farklı farklı duygular bırakan filmleri seviyorum, birbirine zıt duygular bırakanları özellikle.
Başkalarının Hayatı (Das Leben Der Anderen) işte tam böyle bir film. Sevgi, nefret, keder, umut birbiri ardına gelip geçtiler. Umut çoğu zaman önceliği alır içimde ve şimdi de öyle oldu.

Bir de sorular sorduran filmleri, hayatı, insanı, doğruyu, yanlışı ve en çok kendini sorgulatan. Bu film insanların kurduğu sistemleri, ilişkileri, yaşamları düşündürdü. Asıl kötü olanın; kötü sistem, kötü seçim, kötü ilişki değil de, kötü insanlar olmalı dedim sonunda. Ve bizlerin ne kadar birbirine benzer, birbirine bağlı olduğunu. Küçücük bir mum ışığı gibi de olsa iyi bir insanın ışığını yayabileceğini. 

Derin bir nefes alıp ardından, ayakta alkışlamak istedim.


Başkalarının Hayatı, 1984 yılında Doğu Almanya’da geçiyor, polis örgütü Stasi insanları dinliyor, gözlüyor… Rejim karşıtı olabilecekleri düşünüldüğü için, tiyatrocu bir çifti gizlice izleyen yüzbaşının onlarla kurduğu ilişkiyi anlatıyor film. Bu tek taraflı ilişkide onlarla birlikte değişiyor, düşünüyor. Bozulan sistemi, ilişkileri ve kendi hayatını sorguluyor... Abartısız, insani ve doğal. Film 58 ödül almış ve yönetmenin ilk uzun metrajlı filmiymiş.


İyilik atasözündeki gibi denize atılsa da, bir dalga ile yapıldığı kıyıya döner de, biz onu görür ya da görmez miyiz acaba?

Özlem

12 Nisan 2013 Cuma

Hüsnü Arkan-Mino'nun Siyah Gülü

Evde okumamı bekleyen az kitap varmış gibi yakınlarda bir kütüphane olduğunu öğrenince dayanamayıp
kitaplara bakmaya gittim. Hüsnü Arkan'ın kitabını görünce yine dayanamayıp alıverdim. Aslında henüz kitabı bitirmiş değilim ama hemen yazmak istedim. Kitabı okuması o kadar keyifli ki sonunu hiç merak etmiyorum.

Uzun zamandır bir kitap okurken böyle hislere kapılmamıştım. Eğer kitabı ödünç almamış olsam bitirmeyecek, her hafta bir bölüm okuyup bitmemesi için elimde dolaştıracağım. Bu nedenle emanet olması isabet olmuş. Her zamanki gibi kitabın içeriğini pek anlatmayacağım, fakat bir fikriniz olsun diye şöyle bir üzerinden geçeyim. 60'lı yıllar ve bugün sayılabilecek bir dönem arasında gidip geliyor anlatım. Geldiğim yere kadar üç kişinin ağzından ve Mino'nun mektuplarından takip ediyoruz olanları. Ege'nin küçük bir kasabasında yaşayan Münevver (Mino) sanıyorum okuyunca herkesin çok seveceği bir karakter. Hikaye'nin Ege'de, İzmir'de geçiyor olması ve Mino'nun resim yapması, harika mektuplar yazması onu çok sevme nedenlerimden sadece birkaçı. Kitabı okurken bütün olaylar yaşanmış ve hepsi gerçek mektuplarmış gibime geliyor. Sanki Hüsnü Arkan onları alıp derlemiş. Daha önce Arkan'ın Menekşeler, Otlar ve Oburlar kitabını okumuştum, onu da sevmiştim ama bu çok başka.

Bu kitabı okurken resim yapmak istiyorum, hemen ardından oturup günlükler doldurma hevesim vuku buluyor. Güzel bir şarkı dinlemek, balkonuma çıkıp kuş seslerine kulak vermek istiyorum. Hatta benim için gariptir, kendimi doğaya adamak geliyor içimden. Hiçbirini yapamıyorum çünkü kitabı elimden bırakamıyorum. Ah, hep böyle kitaplar okumam gerek. Böyle kitaplar yazsa yazarlar, güzelliklere sevk eden,  insanın içine sebepsiz mutluluklar salan. Fakat sanılmasın ki çok mutlu bir hikaye anlatılıyor kitapta. Hiç değil, tersine darbe döneminde, alınan canlar, arda kalan insanlar var ama içime saldığı duygular; tuhaf bir şekilde çok güzeller. Özellikle Mino'nun ağzında yazılan satırlar tekrar tekrar okunacak kadar güzel.

"Siz benim gulyabanim olur musunuz? Beraber tahta elişleri yapar, boyar, satar, geçiniriz. Herkes sizden korkar. Ben, "bakın öyle değil" derim, "bakın öyle değil... O benim dağ arkadaşım, yedi cücem, karabasanım...Karakalemim"

Bu kitabı henüz satın almadım ama kitabın içinde Hüsnü Arkan'ın 5 Mayıs isimli bir şarkısının olduğu cd yer almaktaymış. Ona sahip olmak için bir neden daha!


6 Nisan 2013 Cumartesi

XI. İzmir Öykü Günleri

Konak Belediyesi'nin bu yıl 11'incisini düzenlediği öykü günleri iki günlük bir organizasyon. İzmir'de yeni olduğum için uzun süredir devam eden bu etkinliği bir kaç gün öncesine kadar duymamıştım. Başlangıçta katılım konusunda tereddüte düşmüştüm. Bunun bir sebebi etkinlik haberini tesadüfi olarak "twitter" yoluyla öğrendikten sonra farklı kaynaklarda ayrıntılı bilgiye ulaşamamam, diğer sebebiyse gideceğim mekanı bilmiyor olmamdı.

Nihayetinde etkinliğin gerçekleşecek olmasından emin olmayarak gittim, Konak Belediyesi Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür ve Sanat Merkezi’ne. Üstelik mekanı oldukça kolay buldum. Kapıdaki kalabalığı görünce huzura erdim, katıldım aralarına.  Bu yılın onur konuğu Selim İleri'ydi. 

Şan dinletisi ile başladı program. "Ah Bir Ateş Ver, Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne" "gibi parçalar seslendirdiler. Hele bir düetleri vardı ki ilk kez duydum ama tüylerim ürpererek dinledim: "Sen Sen Sen". Yazarken bile Başak Karataş ve Hasancan İşgüden’in harika yorumlarını tekrar dinliyor ve Berk Köseoğlu'nun piyanosunun sesini duyuyor gibi hissediyorum. Benim için etkinliğin başlangıcı oldukça etkileyici idi. Ardından İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Selim İleri'nin "Son Sayı" öyküsünün libertosu ile devam ettiler. 

İlk konuşmacılar Doğan Hızlan, Sırma Köksal ve Zuhal Çetin idi. İlk sözü Doğan Hızlan aldı ve öyle akıcı, öyle güzel konuştu ki kısacık sürede bilgi ve kültürünün perdesini bize aralayıverdi sanki. Selim İleri'yi övgüyle anlattı. Romanlarından, öykülerinden bahsetti. Sırma Köksal ve Selim İleri'nin  kitap kapaklarından, esinlendiği şeyler ve mekan fotoğraflarından oluşan slayt gösterisi ile hayat hikayesini, operaya, resme, tiyatroya ve okumaya olan sevgisini izledik, dinledik. Sanatçıların biyografilerini okumaktan, dinlemekten çok keyif alırım. Panelin bu kısmı benim için bir hayli ilgi çekiciydi. 



Panelin ikinci bölümünde Nermin Bezmen de kendi dilinde Selim İleri'den, onu nasıl yazarlığa cesaretlendirdiğinden bahsetti. Ardından Ayşe Sarısayın devraldı konuşmayı. Ayşe Sarısayın, babası Behçet Necatigil'in yanı sıra yazar kimliğiyle de Selim İleri'yi tanıma şerefine nail olmuş. Çocukluk yıllarında başlamış Selim İleri okumaya. Ayrıca Özlemimin elinde de şu sıralar Ayşe Sarısayın'ın bir kedisinin dilinden anlattığı "Kedimin Adı Çamur" kitabı var. Bana da bir hayli bahsetmişti kitaptan ve yazarından. Bu nedenle panelde Ayşe Sarısayın'ı dinleyebilmek hoş bir tesadüf oldu.

Ardından çok sevdiğim bir yazar Ahmet Ümit aldı mikrofonu. Eğlenceli ve akıcı konuşmasıyla sanıyorum herkesin bir anda dikkatini çekti. Gülerek ve hayranlıkla dinledim. Yazar olmakla beraber, güzel konuşmak bana göre her yiğidin harcı değil, fakat bugünkü konukların hepsi de birbirinden güzel konuşmalar yaptılar. Bunlar içinde samimiyeti ve rahatlığı ile Ahmet Ümit'i farklı bir yere koymak istiyorum. 

Derken Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan çıktı sahneye. Kendi şiirini okuyarak katıldı konuşmaya. Çok da güzel bir şiirdi. Ardından Selim İleri'ye plaketini takdim etti. Sanıyorum böyle organizasyonlara önayak olmak sanattan anlayan insanların harcı. Buradan ben de kendisine okuyucu olarak teşekkür etmek istiyorum. 



İki bölüm arasında verilen arada yazarlar aramızda rahatça dolaştılar. Kitaplarını imzaladılar, ne yazarları sıkacak rahatsızlıkta bir insan bunaltısı ne de insanların yazarlara ulaşamayacağı uzak bir durum vardı bugün. Gerçek sanatçılar ne kadar da egolarından uzak ve halk arasına karışmak konusunda rahatlar. Bu benim çok hoşuma gitti. Ahmet Ümit'i aramızda dolaşırken izlemek benim için çok keyifliydi doğrusu.

Bu organizasyon bence çok güzel düşünülmüş, çok da kıymetli bir konuk topluluğu oluşturulmuş. Daha da güzelleştirmek adına olumsuz taraflarını da buradan dile getirmek istiyorum. İlkin bu organizasyonun programı neredeyse bir yıl önceden belli olmasına rağmen duyurusu sanıyorum son bir kaç gün içinde yapıldı. Oysa aylar öncesinden şehrin her yerinde afişlerini görmemiz gerekirdi. İzmir'de etkinlikleri haber veren internet siteleri ve twitter hesapları var. Bu anlamda tüm sosyal medyada aylar öncesinden haberi dolaşabilirdi. Fakat maalesef ki kelimenin tam anlamıyla hasbelkader programdan haberim oldu.

İkinci konu ise panele getirilen liseli öğrenciler. Üzülerek söylüyorum ki buraya zorla getirilmiş gibi bir halleri vardı. Nasıl davranacakları konusunda bilgisiz, adap konusunda ise oldukça rahattılar. Onların konuşmaları, zamanlı zamansız alkışları ve ilk bölümün ortasında ansızın kalkışları oldukça dikkat dağıtıcıydı. Açıkçası onlar gittikten sonra ortam rahatladı, konsantrasyonumuz ciddi ciddi arttı.
İkinci bölümün başında üniversite öğrencileri olduğunu tahmin ettiğim bir grup, konuşmanın başında hep beraber kalkıp gittiler. Sanki sıkılıp da çıkıyorlarmış gibi bir hava oluşturdular. Oysa ki ders saatleri içinde hocaları ile birlikte girip çıkmış olduklarını tahmin ediyorum. 

Oysa böyle güzel ortamlara kitap okumaya gönül vermiş özel öğrenciler seçilmeliydi. Böylece hem diğer öğrenciler sıkılmaz hem de gerçek bir okuyucu kitlesine ulaşılmış olurdu.

Vaktiniz varsa yarınki panele katılmanızı öneririm. Yarınki panelde Hakan Günday, Doğu Yücel gibi isimler var...

Bugüne dair...
Etkinlik Bülteni

1 Nisan 2013 Pazartesi

Urla Sanat ve Antika Pazarı

Bugün çok sevimli, her köşesi sanat kokan bir sokaktaydık. Urla Sanat Sokağı'nda (Zafer Caddesi) her ayın son pazar günü kurulan Sanat ve Antika Pazarı, el yapımı ürünlerin sahipleri tarafından satıldığı nadide pazarlardan. Ben çok keyif aldım, anlatmaktan ziyade sizi fotoğraflarla baş başa bırakacağım.


Burası oldukça küçük bir sokak ama işlevi büyük, sevimli atölyeler tezgahların arkasında sıralanmış:


Ebru satın almanız, izlemeniz ve dilerseniz 5 TL karşılığında denemeniz mümkün:


Antika eşyaların fiyatları biraz yüksek:



Aşağıdaki fotoğrafta, tezgahın sahibi çok şeker bir kadın. Kendisi harika cam, seramik takı tasarımları yapıyor.  Benim favorim bu tezgah oldu. Ayrıca İNCİKA'nın sayfasından el emeği güzel ürünlerini satın alabilirsiniz. Tezgahtakiler henüz internet sitesinde yer almıyor ama en kısa zamanda ekleyeceğini söyledi. Ben kendisine hayran oldum:




İncika'nın Baykuş kolyelerine tek tek ayrı bir sevgi beslediğimi söyleyebilirim. Bir tanesini aldım ama aklım da diğerlerinde kaldı:


Bu da ahşap ustası İlhan Durmaz. Çok güzel ahşaplar yapıyor:



Bülent Ortaçgil şarkıları çalınıyor kulağımıza. Hem de kanlı canlı. Bu da sokağın bir başka güzelliği:


Harika taş boyamalar:



 O güzel baykuşlar her yerdeler:


Ressamları izleyip, tablolarını satın alabilirsiniz:



Burası da sevimli bir mozaik atölyesi. İçeride zevkle işlenmiş desen desen mozaikler var. Aynı zamanda belli mekanlarda kurs da veriyorlar. Baykuş figürleri, papağanlar...