Sevgili Sibel’den aldığım bu kitaba öykülerden oluştuğu için önüne geçilmez bir önyargıyla başladım. Hikaye kitaplarını sevmem, ince kitaplardan da uzak durmaya çalışırım. Bunu söylemek aklıma Sevgili’nin iki saatten az süren filmler için kurduğu cümleyi getirdi: “Bir saatlik filmden hayır mı gelir?” Ne zaman böyle bir film izlesek kötü bir senaryosu olur, istisnalar da kaideyi bozmaz elbet. Benimki de o hesap ne zaman bir hikaye kitabı geçse elime sonu olmayan ya da sonuna bir sayfa sonra eriştiğim kısacık şeyler beni sıkar, vakit kaybı gibi gelir. Dahası bana da keyif dahil bir katkıları olmaz.
İşte bu kitaba başlamak, tüm bu düşüncelerimi yüklenen o garip duyguyu gün yüzüne çıkardı. Yine de aldım elime, önce arkasını okudum. Diyordu ki: “‘Ben öykü aşığıyım’ diyenlerden, ‘Ben aslında öykü okumayı sevmem ama…’ diyecek olanlara kadar okuma keyfi olan herkesi kitabın başına mıhlayan bir kurgu ustası Lahiri.” Böylece hem Sibel’in tavsiyesi oluşundan hem de bu cümle yüzünden kitabı merak ettim.
Yazar bu ilk kitabıyla Pulitzer ödülü almış. Kitap yüz doksan dört sayfa ve içinde dokuz öykü var. Daha ilk öyküde yazarın dilinden etkilendiğimi hissettim. İlk öykü bittiğinde ne sonrası olmasını ne de daha kısa olmasını arzuladım. Yani resmen tam kıvamında yazılmış tadı damağımda kalan bir öyküydü. Hemen kandıramadı beni tabi. Diğerine geçtim, sonra diğerine ve bir diğerine… baktım ki öykü okumak için kitabı elimden düşürmüyorum. Nasıl oldu ne oldu anlamadan hiç sıkılmadan kitabı bitirivermişim. Bir yandan da anladım ki sevgili Sibel kitabı benim için özel olarak seçmiş. Çünkü kitapta benim gibi yerinden yurdundan uzak olan ve gerçek özlemleri olan insanlar anlatılıyor.
