23 Haziran 2011 Perşembe

Jumpha Lahiri-Dert Yorumcusu


Sevgili Sibel’den aldığım bu kitaba öykülerden oluştuğu için önüne geçilmez bir önyargıyla başladım. Hikaye kitaplarını sevmem, ince kitaplardan da uzak durmaya çalışırım. Bunu söylemek aklıma Sevgili’nin iki saatten az süren filmler için kurduğu cümleyi getirdi: “Bir saatlik filmden hayır mı gelir?” Ne zaman böyle bir film izlesek kötü bir senaryosu olur, istisnalar da kaideyi bozmaz elbet. Benimki de o hesap ne zaman bir hikaye kitabı geçse elime sonu olmayan ya da sonuna bir sayfa sonra eriştiğim kısacık şeyler beni sıkar, vakit kaybı gibi gelir. Dahası bana da keyif dahil bir katkıları olmaz.

İşte bu kitaba başlamak, tüm bu düşüncelerimi yüklenen o garip duyguyu gün yüzüne çıkardı. Yine de aldım elime, önce arkasını okudum. Diyordu ki: “‘Ben öykü aşığıyım’ diyenlerden, ‘Ben aslında öykü okumayı sevmem ama…’ diyecek olanlara kadar okuma keyfi olan herkesi kitabın başına mıhlayan bir kurgu ustası Lahiri.” Böylece hem Sibel’in tavsiyesi oluşundan hem de bu cümle yüzünden kitabı merak ettim.

Yazar bu ilk kitabıyla Pulitzer ödülü almış. Kitap yüz doksan dört sayfa ve içinde dokuz öykü var. Daha ilk öyküde yazarın dilinden etkilendiğimi hissettim. İlk öykü bittiğinde ne sonrası olmasını ne de daha kısa olmasını arzuladım. Yani resmen tam kıvamında yazılmış tadı damağımda kalan bir öyküydü. Hemen kandıramadı beni tabi. Diğerine geçtim, sonra diğerine ve bir diğerine… baktım ki öykü okumak için kitabı elimden düşürmüyorum. Nasıl oldu ne oldu anlamadan hiç sıkılmadan kitabı bitirivermişim. Bir yandan da anladım ki sevgili Sibel kitabı benim için özel olarak seçmiş. Çünkü kitapta benim gibi yerinden yurdundan uzak olan ve gerçek özlemleri olan insanlar anlatılıyor.


Sevgili ile birlikte hayatımızın büyük bir kısmı bir yük gemisinde geçiyor. Yolculuğumuzun bir yerinde mutlaka bir Hindistan Limanı’na uğruyoruz. Hindistan’a kendi ülkemden daha çok geliyorum desem yalan söylemiş olmam. Üstelik bu öyküleri okurken ve bu yazıyı yazarken yine Hindistan seferindeyiz, Kakinada’ya gidiyoruz. Kitapta kökleri Hindistan’da olup, yaşantısı bir sebeple başka ülkelere savrulmuş farklı hayatların öyküleri var. Yine de bu kitabı sevmem hayatımın öyküler içindeki karakterleri andırıyor oluşundan değil, gerçekten çok hoş bir anlatımı ve insanın içine duygu sömürüsü yapmadan bir şekilde işleyen hayatlar anlatışından.

Kitabın öykülerinden biri “Bay Sen’in Evinde”. Bu hikayede kocasının işi nedeniyle evinden, ailesinden ve dostlarından çok uzakta, yabancı olduğu bir kültürde hiç tanıdığı olmadan yaşayan Bayan Sen’in öyküsü anlatılıyor. Sanırım bazen ben de kendimi böyle hissediyorum. Şuan sevdiklerimize, ailelerimize çok çok uzaktayız. Yarın orada olamayacak kadar uzakta…

Kitap bana “Seni seviyorum Paris” filmini hatırlattı. Çok güzel bir film oluşturacak öyküler bunlar ki kitapta yazdığına göre ilk hikaye Hindistanlı bir yönetmen tarafından beyazperdeye aktarılıyormuş. Şimdiye kadar aktarılmış olmalı. Yalnız kitapta anlatılan Hindistan insanıyla ilgili kafamda çelişkiler oluşmadı değil. Normalde bize de benzeyen bazı alışkanlıklardan bahsedilmiş. Örneğin evlerde ayakkabısız gezmek. Bu bizim için steril bir ortam sağlamanın başlangıcıdır bir ev için. Fakat Hindistan’ın kendisinde mekanlara girerken ayakkabıları çıkartmak neredeyse dışarıyı kirletmemek için uygulanan bir alışkanlık. Nihayetinde daha fazla kafa yormayacağım, Hindistan’da bunun gibi kafamı karıştıran olgular var olsa da kitap gerçekten okumaya değer.

Ebru

2 yorum:

Sibel dedi ki...

Ebrucum beğenmene çok sevindim, biliyordum kendine yakın bulacağını. Ben en çok elektrikler kesilince sohbet eden çiftin öyküsünden etkilenmiştim.
Sevgiler canım...

ebr-u ozlem dedi ki...

Sibelcim,
Çok hoş ve eğlenceliydi. Tekrar teşekkürler.
Görüşmek üzere, sevgiyle...