6 Ocak 2014 Pazartesi

Zaman Düştü

Bu başlığı bir anda yazıverdim. Aslında bu düş kısmı için; "zaman düştü ellerimden yere, oradan tahta boşa" şeklinde bir düşüş mü, yoksa "zaman bir düş müydü" konusunda uzun uzun gereksiz monologlar yapmak isterdim. Bakıyorum ki blogumuza en son Mayıs ayında güncelleme yapmışız. Yani demek oluyor ki uzun yazılar yazacak zamanımız yok.

Şimdiye dek hep ciddi konulardan bahsettik; kitaplar, olaylar, gidilen, görülen yerler için yazdık. Fakat bugün biraz kendimizden bahsetmek istiyorum, biraz kendimizi özel hayatımızı aralamak, açık etmek. Malum, uzun zamandır yazamıyoruz, blogumuza zaman ayıramıyoruz. Bu yüzden böyle bir başlangıç yapmanın önümüzdeki zaman için iyi olacağını düşünüyorum.

Biz iki arkadaş, dahası iki dost yani iki "mor baykuş" bu blogu açtığımız günden beri aynı ağaçta geçiremedik günlerimizi. Hep uzak iklimlerde, yolların ayırdığı düzlüklerde dolandık. Bugün yine farklı şehirlerde yaşıyoruz. Birimiz şehirlerin şehri İstanbul'da(ki bu ben olmuyorum, yazarken bile iç geçirdim) diğerimiz İzmir'de. Hiç ayrılmıyoruz ama beraber de olamıyoruz... olsun! Bizim hayatımız garip bir şekilde paralel hayatlar gibi. Sevdiğimiz pek çok şey, tercihlerimiz ve fikirlerimiz aynı olmasa da her zaman benzer. Bu yakınlık dışında mutsuzluklarımız, huzurlu anlarımız, varoluşu sorgulamamızın tepe noktasına ulaştığı anlar bile hep aynı dönemlere tekabül eder. İşte yine öyle oldu. Yakın zamanlarda işlerimizin başına geçtik, kendimize ve birbirimize ayırdığımız vakitleri daha çok özler olduk. Bu nedenle yazmaya pek fırsat bulamadık. Umuyorum ki düzenimizin oturmaya başladığı şu günlerde artık okuyabilir, izleyebilir ve yazabiliriz.

Sevgili'yle İzmir'e yerleşmemiz üzerinden neredeyse 1.5 yıl geçti. Yazınca çok uzun bir zamanmış gibi görünse de aslında oldukça kısa. Buraya yerleşince, morbaykuşum ve diğer dostlarım uzaklarda kaldılar. Tahmin edersiniz ki yeni bir şehre yerleşmenin en büyük zorluğu yeni insanlarla tanışmak ve yeni bir ortam oluşturmaktır. Yoksa insan her yerde aynı şekilde yaşar gider, ama ben o insanlardan değilim. İnsan canlısı değilsem de arkadaş canlısıyım, onlarsız olmuyor. İşte bu şehrin bana ve bize sunduğu en güzel şey yeni dostlar edinmek. Hem de öyle uzun vakitlerde değil, görür görmez kaynaşılan, yıllardır tanıyormuş hissi yaşatan dostlar, yeni tanıştığımız iki güzel dosttan bahsediyorum! Yazı buraya kadar gelmişken, zevklerine güvendiğim için bu güzel dostlardan ödünç aldığım bir kitaptan söz açmasam olmaz.

Kitabın adı "Koleksiyoncu". Adından da anlaşılacağı gibi kahramanlarımızdan biri koleksiyoncu, diğeriyse resim öğrencisi olan güzel bir kız. Kitabın da arkasına yazdığı ve devamlılığı etkilemeyeceği için küçük bir ayrıntı verebilirim. Kitabın ilk bölümünde koleksiyoncu bu güzel kadını kaçırıyor. Sonrası da bu günlere dair olayları ve kahramanların fikirlerini okuyoruz. Yazar kesinlikle çok başarılı, kitap hemen içine alıyor insanı. Aslında bir gerilim romanı değil ama anlatımın başarısı güçlü bir empati kurmama neden oldu. Bu yüzden çoğunlukla tedirgin ve gergin bir şekilde okudum kitabı. Hiç alakası olmamasına rağmen  bana David Lynch'ı hatırlattı. Onun filmlerinde bariz bir korku ögesi yoktur ama örneğin araya giren bir cüce,  korktuğum bir anı bilinçaltımda harekete geçiriverir. Bu da öyle bir hikaye ki dümdüz görünmesine rağmen oldukça ürkütücü geldi bana. Ayrıca içindeki anekdotlar, hem psikolojik hem de toplumsal yorumlar bana bir dönem düşündüklerimi, kafa yorduğum konuları hatırlattı.

Filmini izlemek farz oldu.

Nihayetinde her zamanki gibi ayrıntıya girmeyeceğim. Okumanızı tavsiye eder, selamlar sevgiler sunarım.


Hiç yorum yok: