28 Temmuz 2011 Perşembe

Erdal Demirkıran-Adam Dediğin Benim Gibi Olur

“Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım” kitabıyla tanıdık bu yazarı. Aslında pek çoğumuza bu isim biraz garip geldi. Kimimizde merak uyandırırken, kimimiz megaloman bir cümle gibi algıladık kitabın ismini. Önyargılarımızın peşinden giderek aslında Demirkıran’ın tam da bu tavrımıza dikkat çekiyor olduğunun farkına varmadık belki.


İlk kitabını uzun zaman önce okumuştum. Yazarın esprili yazım tarzını, içeriği, konulara bakışını da sevmiştim. Şimdi de elimdeki kitabının adı “Adam Dediğin Benim Gibi Olur.” Ne yalan söyleyeyim, başlangıçta aklım, kitabın adındaki geleneksel tavrımıza yerleşmiş olan adamlı madamlı kelimelerine takıldı. Kitabı okuduktan sonra yazarın hiç o taraklarda bezi olmadığı çok açık ve net fark ediliyor zaten. Tersine, tam da sürü psikolojisinden, unutulmuş değerlerden bahseden bu kitap için dikkat çekici bir isim olmuş. Kitap, her biri başlıklar ile açıklanıp örneklendirilmiş ve anlatımın sonunda “adam olmanın” daha doğrusu “doğru insan olmanın” tanımlarını özetleyen, tablo içine alınmış kısa notlardan oluşuyor. Aslında Demirkıran’ın kitaplarının türüne “kişisel gelişim” demek doğru olur ama aklınıza “karşınızdakini etkilemenin on yolu”, “doğru insanı bulmak” gibi akıl vermeye çalışan nispeten basit kitaplar gelmesin. Demirkıran bence insan olarak bilinçli ve verimli bir hayat sürmeyi doğal bir davranış olarak benimseyen ve insanların da gerçek potansiyellerini fark ederek kendilerince en iyi hayatı yaşamalarını belirten, olması gerektiği gibi bir insan profili çiziyor.



İnsan olarak bitip tükenmeyen bir potansiyelimiz var. Ne yazık ki çoğunlukla hayatın koşullanmalarına kapılıp unutuveriyoruz bu özelliğimizi. Herkes gibi olmanın sıkıntısını yaşasak da bazen olumlu olumsuz yanlarıyla kapılıveriyoruz sürünün psikolojisine. Dizilere odaklanıyor, bizi nasıl etkilediğini bilmeden popüler kültürün, anlamsız şarkıların ve karamsar müziklerin kurbanı oluyoruz. İşin kötü tarafı etrafımızda olup biten ne varsa hemen kabulleniveriyoruz. Müzik dinlerken bile çoğunlukla seçimleri kendimizin yapmadığı önümüze sunulana hayır diyemediğimiz bir toplum haline geldik. Bize sunuluyor biz de onu dinliyor, izliyor, çocuklarımızda meydana gelen etkileşimin farkına bile varmıyoruz. Seçimlerimizi hep başkalarına bırakıyoruz. Düşünme odaklı değil, sınırlarını etrafımızdakilerin belirlediği dar bir hayat içinde yaşıyoruz. İşin kötüsü bir süre sonra kendimizi de o kadar sanıyoruz. Ayrıntısını çok iyi hatırlayamadığım bir deney var. Hani; maymunlar bir kafese kapatılır da kafesin en tepesine bir muz yerleştirilir. Muza her erişmek istediklerinde üzerlerine tazyikli su fışkırtılarak ona erişmeleri engellenir. Her denemede ıslanan maymunlar bu denemelerinden vazgeçerler. Kafese eklenen yeni maymun muza erişmek istediğinde de diğer maymunlar ona engel olur, hatta dövmeye başlarlar yeniden ıslanmamak için. Oysa artık muzu almaya engel olacak dış bir güç bulunmamaktadır. Bize de bir kez “yapamazsın” denmiş bir şeyler için, çoğumuz işte bu gibi koşullanmalar yüzünden o muza kimsenin erişemeyeceğini sanıyoruz.


Bu kitapta işte böyle şeyler anlatılıyor. Öncelikle “kendini bul” ve “değerini bil” sonra da “kendini aş” diyor konu başlıklarında ama bu sırada kendini eleştir, ön yargılarını olabildiğince dizginle, bahaneler üretme derken günlük şartlanmalarımızdan, kabullenmişliklerimizden de bahsediyor. Bunları okurken yazarın günlük hayattan örnekler vermek konusunda çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Trafikten, komşumuzdan ya da hastabakıcıdan bahsederken saplanıp kaldığımız, çoğu zaman farkına varmadığımız değerlerimizin bizi pek çok konuda aslında ne kadar kısıtladığını düşündürtüyor, karışık gibi görünen bir konuya verdiği örneklerle basit çözümler sunuyor. Bir de bunu Ahmet’ten Fatma’dan bahsederek yaptığı için bol bol da gülüyorsunuz kitabı okurken. Her davranışımız birbirine benzer ve genelde bize öğretilmişler üzerine yaşarız ya, işte bu notlardan fotoğraflara verdiğimiz pozlar üzerine gülümseten bir not:

“Bize poz vermeyi bile öğretmişler. Bakıyorum da hiçbir ayrıntıyı kaçırmamışlar.”

“Somurtmayı da sonradan öğretmişler bize. Poz vermeyi öğretirken onu da sıkıştırıvermişler araya.”

“Her birimiz bir dahiyiz; ama bunun farkında değiliz. Sorunlarımızın çözümü çok kolay; ama bir türlü göremiyoruz.”

Erdal Demirkıran’ın Kashna adını verdiği bir felsefesi var. Kashna, en iyi olmak, insan potansiyelini en iyi şekilde kullanmak, içi boş olmayan kendine güven duygusunu hissetmek, bilinçli olmak ve kendini tanımak gibi kavramları içeriyor. Yazar olaylara açıklayıcı ve net bir bakış açısıyla yaklaşıyor, bu konuda seminerler düzenliyor, eğitimler veriyor. Böylece pek çok insanı olumlu yönde etkiyor. Ben de buradan aynı bilinç ve isteğin her insanda oluşmasını diliyorum.

Ebru

Hiç yorum yok: