3 Temmuz 2011 Pazar

Hindistan-Tutucorin

Yeniden Hindistan’dayız, bu sefer farklı bir bölgede. Çıkıp gezmeden önce neyle karşılaşacağımı bilemediğim bir memleket burası. Az çok alışmışlığım var elbet ama her seferinde “Acaba dışarıda bakkal var mıdır?” diye düşündürtür insanı. Varmış, varmış… çıktık gördük. Büyük bir şehir değil ama çok da küçük sayılmaz. Bulunduğumuz limandan taksi ile yirmi dakika sonra merkeze ulaştık.

Taksici bizi oranın en büyük alış-veriş merkezi sayılan bir plazaya götürdü. İlk iki katındaki mağazaları gördük önce; tek tük serpiştirilmişlerdi. Beklentimiz düşük olunca burası bize çok büyük ve gezilesi göründü. Üstelik bu binanın yerlerini paspaslayan bir teyze bile vardı. Bunu şaşılası bir durum gibi anlatıyorum çünkü Hindistan’a en uzak eylemlerden biri; temizlik. İnsanlar genelde çıplak ayakla gezer sokaklarda ama burada bir kısmında terlikler gördük.
Bizi getiren taksici sevimli ve kibar bir adamdı. Gezimiz süresince genelde yanımızdaydı. Burada diğer yerlerde gördüğümüz dilenci çocuklara rastlamadık. İnsanlar sıcakkanlıydılar.

Hindistan’ın farklı yerlerinde de olsa bizi karşılayan manzara genelde aynı şeyleri içerdiği için fazla detaya girmeyeceğim. O yüzden bu yazı genelde fotoğraf paylaşımlarımdan oluşacak. Neyse ki fotoğrafların ardındaki kokuları duymayacaksınız.



Bolca gezdiğimiz bu plazada sevimli dükkânlara girip çıktık. Hepsinde güzel ve otantik hediyelik eşyalar vardı. Pek çok yerde tahtadan, mermerden oyulmuş Hindu tanrıları ya da değişik figürler bulmak mümkün. Farklı boyutlarda öyle güzel ve orijinal kutular var ki hepsini almak istedim. Sonra Hindistan sıcağında sokakları arşınladık. Sokakları gezmek dükkanları gezmekten daha ilginç. Kadınlar buraya özgü kıyafetleriyle dolaşıyorlar. Taksicimizin kız kardeşiyle tanışıyoruz sonra. Alnındaki kırmızı boyayı soruyoruz. Bir yüzük misali kadınların evli olduklarını gösteriyormuş bu boya.

Trafikse gerçekten işkence, mütemadiyen çalan korna sesleri bir amaç için değil de vites ya da direksiyon gibi kullanılması zorunlu bir alet olarak kullanılıyor. Bu karışık ve gürültüsü bitmeyen trafiğin kazasız olması bir o kadar ilginç. Camiler ve kiliseler burada da iç içe.


Ardından bir şeyler yeme ihtimalimiz olabilir mi acaba diyerek bir otelin restoranına gittik. Mekan pek temiz ve iç açıcı değildi ama çok zengin bir mönüsü vardı, nihayetinde bu mönüden sadece soda içmeyi tercih edebildim. İçimizden biri tavuklu bir sandviç yedi. Fena da görünmüyordu açıkçası. Alttaki ilk fotoğraf bu otelin restoranına ait. Markette daha önce de başka bir şehirde karşılaştığımız Türkiye’den ithal kayısı kurusu görüyoruz.


Sokakta, bir terziye rastladık ta da terzi dükkânı mı demeliyim? En iyisi siz karar verin. Dikiş makineleri sokağın bir köşesinde kapalı bir mekanmış gibi yerleştirilmiş.
Bir de ütüye ihtiyacınız olursa diye:

Aşağıdaki fotoğraf cenazeyi taşıyan insanlara ait:




Yemek ziyafetinden sonra tekrar plazaya döndük, son alışverişlerimizi yapmak için. Markette birkaç şeye dokununca bir daha elimi yüzüme gözüme sürmemeye çalışmam ve aldıklarımı içecek kutularıyla beraber çamaşır suyundan geçirmem gerekti. Öyle temizlik hastası falan olduğumu sanmayın, değişik lezzetler denemek konusunda da kapalı değilimdir ama burası Hindistan! Kötülemek değil amacım, burada temizlik çok garip bir olgu. Birinin elinde diş fırçası var ama bedeni temizliğe önem verdiğini söylemiyor. Bir diğeri bastığı yerin bir kısmını suyla temizlemiş ve bulaşık yıkıyor. Pis bir suyla yapıyor bu işi ama yıkamıyor değil, kendince temizliyor yani. O yüzden bu durumlarının Buda’yı takiben evrenle iç içe yaşama şekli yani kültürün getirdiği bir alışkanlık olarak değerlendiriyorum.

Bu şehirde de cami, kilise ve Hindu tapınakları görüyoruz. Ara sokaklardan geçiyoruz bazen burnumuzu tutarak. Hava çok sıcak…
Ne diyeyim, bir başka Hindistan maceramızda görüşmek üzere.

Ebru

Hiç yorum yok: