28 Ocak 2011 Cuma

Güzel Atlar Diyarı Kapadokya'dan Lezzet Diyarı Mersin ve Adana'ya - II

Koşturmacaların ardından geciken yazımın ikinci bölümünü yazabilmek için bilgisayar başında olmak ne güzel. Yazdıkça, fotoğraflara baktıkça yeniden yaşamak. Bu yazı güzel atlar diyarından, lezzet diyarlarına... Güzel dostlarla buluşmaya doğru gidiyor. Her bakımdan leziz bir yerlere..






Kapadokya gezimizin son günü, öğlen yemeğinden sonra ayrılsak da güzel ve yoğun oldu. Günün doğuşunu gökyüzündeki balonlarla izledik yine. Kahvaltının ardından bavullarımızı toplayıp otelden ayrıldık. Çavuşin'de uzun bir yürüyüş yaptık ve harika manzarada bol bol fotoğraf çektik.
Eski yapıların içinde güneşin ve gölgelerin güzelliğinin, değişik mimari yapıdaki minarelerin, yapıların ve tur grubumuzun fotoğrafları.



 İkinci durağımız, özellikle onyx taşını işleyen bir atölye. Doğal taşların isimlerine, renklerine, faydalarına, dokularına dair bilgiler alıp alışveriş kısmına geçtik. Güzelim takılar ve süs eşyalarının arasında, iki yeni baykuş dostumla tanıştığımdan, çok mutlu olarak ayrıldım taş atölyesinden.


















Yeni durak, şapkalı, çok başlı peri bacalarının ve keşiş hücrelerinin bulunduğu Paşabağı. Sapsarı ağaçlar yine çok büyüleyiciler, burası diğer yerlere göre oldukça kalabalık.


Yine uzun yürüyüşlerin ve bolca fotoğrafın ardından, deveye benzeyen peri bacasını görmek ve sütle kavrulmuş kabak çekirdeği almaya gittik. Bu bölgedeki peri bacalarını bir çok şeye benzetmek mümkün. Kabak çekirdeğinin kabuğunu parçalamadan yemek zor alışana kadar, ama tadı gerçekten çok güzel.


Ve ardından yolculuk büyüleyici halı atölyesine. Bir halının, kilimin nasıl büyüleyici olabileceğini burada öğrendim. Gerçek halıları tanımakla ilgili bir kaç bilgi verildi önce. El dokuması bir halının ön yüzündeki desen arkasında da yer almalıymış ve çok ağır olmamalıymış mesela. Yukarıdan aşağıya doğru bıraktığınızda su gibi dalgalanmalı, kolay bükülebilir, katlanabilir olmalıymış. Ah o kök boyası eski halılar, kilimler. Renkleri her yönde farklı gözükerek uçuşan ipek halılar... Fotoğraflar anlatamıyorlar...


Ayrılmadan önce, tüf tabakasının içinde yer alan Evanos isimli bir restoranda, arkadaşımız çömlek kebabını büyük uğraşla açtıktan sonra öğle yemeğimizi yedik. Çömlek kebabı beklediğim gibi değildi. Bu kadar fazla kişiye servis edilmesinden ve lezzetinden dolayı, çömlekte saatlerce pişirildiğine dair şüphelerim var.

Tur arkadaşlarımızdan ayrılmak üzücü, onlar Hacı Bektaş Veli Türbesi'ne doğru yol alıyorlar. Dördümüz  Avanos'tan minibüs ile Nevşehir'e, oradan başka bir minibüs ile Nevşehir otogarına, otogarda otobüs bulmak için çabalayıp, bir saate yakın bir beklemenin ardından, Aksaray'a ve oradan da nihayet, Ankara'dan, Mersin'e giden bir otobüse binerek Mersin'e ulaştık. Dostların güzel yürekleri ile buluşup gece yarısı, yol yorgunluğu ve ev sıcaklığında uykuya daldık

 Ertesi sabah nefis bir kahvaltıyla hasret giderdik ve Halil Çınar ile tanıştık sonunda, o şimdi 3,5 yaşında kocaman bir delikanlı ve tam bir araba sevdalısı. İlk günümüzde öğlen piknik sepetimizi alıp, çam ağaçlarının buram buram kokusu altında piknik yapıp. Akşam dönerken, giderken arabayla önünden geçtiğimiz ve çok beğendiğim sahili dolaştık. Muz ağaçları, palmiyeler, cıvıl cıvıl, bakımlı güzel bir sahil şeridi.


Sahilden ayrıldıktan sonra, o günün son ve büyülü mekanına varıyoruz. Şerbetli tatlı sevmem derdim, palavra. Hiç böyle bir künefe yemedim, görmedim, duymadım. Nasıl anlatılır, nefisti, leziz! Ve ardından ünlü kerebiççi Hayri Usta'dan kerebiç alıp yuvamıza dönüyoruz. Kerebiç'in köpüğü çöven kökünden yapılıyormuş, köpüğün içinde, içi fındık ya da fıstıkla dolu irmikten yapılan  içli köfteye benzeyen toplar var. Köpüğünü çocukluğumda yediğim başka bir şeye çok benzettim ama hatırlayamadım bir türlü.


İkinci gün önce Kız Kulesi'ne götürdü bizi dostlar. Hava ılık ve yumuşacık. Bir hafta önce kazaklar, montlarla gezerken, kısa kollu tişörtlerimize dönmek pek keyifli. Denize giren insanları, sahilde kumlarla oynayan küçük çocukları görmek de öyle.



Ardından Cennet, Cehennem'e gidiyoruz. Cennet'e ulaşmak çok zor, 452 tane taş basamak inmeniz gerekiyor. İlk 300 basamaktan sonra kiliseye ve mağara girişine ulaştık, mağaranın içinde ilerledikçe basamakları inmek daha da zorlaştı, çünkü merdivenler kaygan, içerisi karanlık ve hava soğuk. Ama çok güzel, Cennet, mağaranın içinden dışarıya baktığımızda gördüğümüz kare olmalı. Yemyeşil ağaçlar ve gün ışığının arasındaki kilise.

Cehennem ise derin bir çukur, kenarından biraz içeriye doğru yapılmış bir balkondan aşağıyı görmek mümkün. Hava kararmaya başladığından, fotoğraf makinesiyle çektiğimiz bulanık bir kaç fotoğrafa bakıp, aşağıda bir mağara girişi olduğunu gördük. Orası da yemyeşil ve karanlık.

Mersin'de bu günkü gezimizi yine buraya özgü bir lezzet ile sonlandırdık, tantuni. İstanbul'da birkaç kez yemiştim ama burada çok farklıydı. Normalde yağ oranı çok yüksek olurmuş, arkadaşlarımızın önerisi üzerine biftek yazandan yedik. Çok az yağ vardı ve o kadar  lezzetli ki yolunuz düşerse aman yemeden dönmeyin derim.


Üçüncü günümüz, mavi yolcu dostlarımızla buluşmak üzere Adana'ya doğru yola çıktık erkenden. Baraj manzarasında kahvaltımızı edip, Çukurova Üniversitesi'nin kampüsünde çay ve kahvelerimizi içtik. Akşam üzeri şehri dolaşarak, Adana'da,  Adana kebabı yemek üzere köy, kokan ıssız bir lokantaya götürdü arkadaşlarımız. Mezeler ve kebabın kokusunu aldıktan, tattıktan sonra buraya neden getirildiğimizi anladık. Elbette doyamadan mavi yolcu dostlara, şehirde biraz daha dolaşıp, ciğ köfte de yedikten sonra döndük Mersin'e.


Güzel zamanlar çabuk geçerler mi? Yaşanırken evet ama sonra anıları ile çok uzun süre bizimle kalıyorlar. Son günümüzde, Hatice'min, çok yakında deneyip tarifini paylaşmak istediğim nefis lahmacunlarından yedik, bir alışveriş merkezinde dolaştık, İstanbul'a götürmek üzere cezerye aldık ve otogara yakın bir yerde biletini günlerce uğraşarak aldığımız otobüsümüzü beklemeye başladık. Beklerken oturduğumuz mekan sahilde ve yine çok güzeldi. Bir sürü ördek ve ilk kez siyah bir kuğu gördüm orada. Bize getirdikleri bayat ekmekleri ördeklere, marul yapraklarını kuğulara verdik. Siyah kuğunun sesini şimdi duyabiliyorum düşünürken, tıpkı bir bebeğin sesi gibi.


Dostlardan ayrılmak zor, yeniden buluşmayı beklemek güzel. Otobüsümüz ise korkunç, koltukların arkasında ekran olması ne güzel  bir yenilik şimdilerde, bizim otobüsümüzün koltuklarının arkasın da küllükler vardı. Üstelik yerimizi başkalarına vermemeleri için koltuklarımıza oturup hareket edene kadar kalkmadık. Neyse ki çok rahatsız değildi. Bunca güzel, yer, insan, lezzet, koku ama yine de İstanbul, İstanbul. Yuvamıza döndük, yanımıza aldığımız lahmacunları ısıttık, fotoğraflara baktık, dostları özledik hemen...

Özlem

2 yorum:

N.Narda dedi ki...

Maaşallah ne güzel yerleri geziyorsunuz,ne güzel paylaşıyorsunuz! Yalnız bir daha maaşallah diyeyim de kıskançlığımın nazarı değmesin!Selamlar...

ebr-u ozlem dedi ki...

Sizde en en kısa zamanda gezersiniz buraları ve daha fazlasını inşallah...

özlem :)