23 Temmuz 2010 Cuma

Amerika - San Francisco

Gemimiz Amerika’nın California Eyaleti’nden kalkalı iki hafta oluyor. Kalktığımız andan birkaç gün evveline kadar hava ve swell* yüzünden sürekli sallandık.

Bir yıl önce, aynı dönemlerde yine Amerika seferimiz olmuştu. Bu ilk seferde sadece New Haven (Connecticut)’da market alışverişi yapabilmiş ve New York’u karşıdan seyretmiştik. Şimdiki seferimizdeyse San Francisco’yu daha uzun görme imkanı bulduk. Golden Gate ile birlikte üç uzun köprüden geçerek Redwood Ctiy bölgesindeki limana yanaştık. Amerika’da vize uygulaması olduğu için 24 kişilik mürettebattan sadece 5 kişinin limandan dışarıya çıkma hakkı vardı.
Önceleri her ülkede uygulanan prosedürün benzeri burada da geçerliyken, yani limana gelen denizciler vizeleri olmasa bile geçici çıkışlar verilip vizeleri varmış gibi ülkeye ayak basabilirken, 11 Eylül saldırısı sonrasında koyulan kurallar dahilinde vizesi olmayan hiçbir denizci Amerika limanlarında çıkamıyor. Bu nedenle Amerika seferleri, vizesi olmayan denizciler açısından pek sevilmiyor. Bir de işin içine on gün boyunca Amerika limanında kalmak, devamında da bir ay sürecek olan Uzakdoğu seferi girince, iki buçuk aya yakın gemiden dışarı adım atamamış personel biraz sıkılmış oluyor. Bu açıdan; dışarı çıkıp gezebilen şanslı grubun içindeydik.



Limana yanaşmamız sabahın ilk ışıklarına denk geldiği için yüz kontrolü için erkenden uyandırıldık. Gerçi Sevgili sabaha kadar gemiyi yanaştırmakla meşgul olduğundan neredeyse hiç uyumamıştı. Herkes oturma salonunda pasaportlarıyla sıraya girip tek tek kontrol edildi. Nihayetinde hiçbir sorun yaşamadan çıkışlarımız verildi. Aynı gün dışarıya çıkma imkanı bulduk. Gemimizden inip kısa bir mesafedeki liman kapısına yürüdük. Gemiye alınan demir yükünün gürültüsünde kapıya ulaştık. Kapıdaki görevli bayan bize bir taksi çağırdı. Taksinin gelmesini beklediğimiz süre boyunca bu zenci bayanla konuştuk. Dört beş yıl kadar önce polisler bir suçluya benzettikleri kocasını vurmuşlardı ve beş çocukları vardı.



Amerika denince burayı görmemiş ve sadece filmlerde seyretmiş bir insanın aklına, örneğin benim; kanunların çok güzel işlediği, düzen ve huzurun hakim olduğu modern bir ülke geliyor. Amerikan rüyası… Oysa ki adım attığımız ilk dakikalarda suçsuz bir adamın bir başkası sanılarak rahatça öldürülebildiğini öğreniyoruz. Elbette bu hikaye bize farklı anlatılmış da olabilir o yüzden ilk izlenimimizden ziyade burayı, göreceklerimle daha doğrusu gördüklerimin hissettirdikleriyle yorumlamakta kararlıydım.




Bir süre sonra taksimiz geldi. Şoförümüz bir Hintliydi. Bizi en yakın market alanına götürdü. İlk amacımız Best Buy adındaki elektronik mağazasına girmekti. Burayı dolaştıktan sonra aynı alandaki diğer mağazaları kısaca dolaşıp Amerika’nın Carrefour’u diyebileceğimiz büyük bir market olan Wal-Mart’a ulaşmak için arayışlara girdik. Amerika'ya gidiyoruz da neden hep ilk iş olarak markete gitmeyi tercih ediyoruz? Çoğu bölgede dolaşılacak pek bir şey olmamakla beraber ayda bir dışarıya çıkınca dilediğimizi almak ve yemek için marketleri tercih ediyoruz. Böylece bize tarif edildiği kadarıyla tren yolunu deneyelim dedik ama trenle istediğimiz yere gitmemiz , bir saat bekledikten sonra daha bir o kadar sürecek bu yolculuğa kişi başı 15$ ödemek demekti. Tren ücretinin yüksek olmasının sebebiyse, eyalet atlanıyor olmasıydı. Bir nevi şehirler arası yolculuk olacaktı ve o günkü zamanımız için bu oldukça uzun bir süreydi. Bir de dönüşü hesap edince, market alışverişi için dört saat yol çekip bir de bilete 60$ ödemek mantıklı gelmedi. Biz de bu ihtimali atlayıp bir diğerine yöneldik. Otobüse binerek Hill’s Dale bölgesindeki daha büyük bir alışveriş merkezine geldik. Burası Hill’s Dale Shopping Center adında iki katlı çok büyük bir alışveriş merkeziydi. 1950’li yıllarda açılmıştı ve girişte eski fotoğrafları vardı. Genelde ünlü markaların olduğu pahalı bir alışveriş alanıydı. Burada kısa bir gezintiden sonra yemek yemek üzere damak tadımıza en uygunu olduğu için bir bildik bir restoran bulup oturduk. Birimiz küçük, birimiz de büyük boy kola sipariş etmiştik. Önümüze gelen boyutlardan anladığımız kadarıyla; Türkiye’de orta boy olarak sunulanın buradaki küçük boy ile aynı ebatta fakat büyük boy denilenin bizde satılanlarla mukayese edilemeyecek kadar büyük olduğuydu. Bu ülkede kullanılan arabalar, taksiler ve içecek boyutları, Sevgili’nin de deyimiyle “büyük olan iyidir” mantığında işlediğinin kanıtları. Beyaz eşyalar, abur cubur paketleri… Kısacası pek çok şeyde aynı mantık geçerli: Big is Better…



Buradan çıkıp otobüse binerek Best Buy’ın olduğu mekana geri döndük. Bulunduğumuz bölge şehir merkezine uzak bir kasaba olduğundan oldukça sakin, yerleşimi çok düzgün ve otobüsleri de neredeyse boştu. İnsanlar yardım konusunda istekli ve kibardı. Güzel olan başka bir uygulama da otobüslerin önünde bulunan bir panele insanların bisikletlerini yerleştirebilmeleriydi. Bisikletle yolculuk yapmak mümkün, üstelik elektronik tabelada gelecek durak isimleri yer alırken, kayıttan bir bayan sesi de bu uyarıları tekrar ediyor ve bisikletli yolcunun inmek üzere olduğu durağı sesli olarak hatırlatıyor. Şoförden rica ettiğiniz bir şeyi de yine aynı anons ve yazı yardımıyla da izleyebiliyorsunuz. Böyle bir uygulama Sevgili'yle ikimizin de çok hoşuna gitti. Bu arada biz de Best Buy’daki alışverişimizi tamamlayıp gelirken aldığımız taksi şirketini arayarak Hintli taksicimizle gemimize geri döndük. Dönüş yolunda taksiciyle olan konuşmamızda Hindistan’a gittiğimiz ülkeleri sayınca taksici biraz mahcup olmuş gibi geldi bize. Çünkü bahsettiğimiz bu yerler çok yoksul ve viran şehirlerdi. Bizim aklımıza böyle bir şey gelmemiş olsa da, şoförümüzü mahcubiyeti içimizi burktu.



Bu limanda kaldığımız iki günden sonra San Francisco’nun başka bir limanı olan Richmond’a geçtik. Dört saat süren bu ara yolda gemini kaptan kontrol mekanı olan köprüüstüne çıkıp bolca fotoğraf çektim. Liman yakınında villa denebilecek çok güzel evler ve yat limanı vardı.



Yanaştıktan bir gün sonra gemiye Koreli bir papaz geldi, yemeğe kaldı ve aralarında bizim de olduğumuz 4 kişiyi lüks arabasıyla dışarıya çıkardı. Bizi yakınlardaki K-Mart adlı bir markete götürdü. İki saat sonrası için sözleştik. Bu marketten, daha bayrama bir ay olmasına rağmen gemi adına Kurban Bayramı için şekerleme ve çikolatalar aldık. Alışverişimizden sonra papaz söz verdiği saatte geldi. Şekerlemeleri gemiye bıraktık ve bizi Bart denilen Metro istasyonuna bıraktı. Trenle suyun altındaki bir tüp geçitten geçerek San Francisco şehir merkezine gidecektik. İzleyenler bilir; Sean Connery’nin başrolünü oynadığı The Rock-Kaya filminin çekildiği(alt fotoğrafta) Alcatraz hapishane adasının neredeyse altından geçiyor bu tüp geçit. Redwood’dan Richmond’a gelirken bu adanın fotoğraflarını çekme imkanım da olmuştu. Yolumuz 45 dakika sürdü. Powell Street durağında inerek merkeze ulaştık. Bu yolculuk süresi boyunca anladık ki bu bölgede Amerikalı’dan çok Hintli ve Çinli var. Özellikle Çinli sayısı çok fazla.




San Francisco’ya gelişimiz akşamüzeri saatleriydi. Bir süre yürüdük, ilgimizi çeken dükkanlara girdik, üzerinde bolca mağaza olan bir caddeyi gezdik, yemek yedik, fotoğraflar çektik ve son dakikalarımızı Starbucks’ta sıcak çikolata içerek geçirdik. Tekrar Bart ile ilk istasyona döndük. Bu seferinde Bart tam kapasite doluydu. İş çıkış saatine denk geldiğimiz için gezintimiz boyunca en çok insanı burada gördük. Hafta içinde bir saate denk geldiğimizden midir, yoksa bu saatlerde mi böyle oluyor bilmiyoruz ama oldukça sakin bir San Francisco ile karşılaştık. Şık giyinmiş insanlardan, sokaklarda yatıp dilenenlere, Bart girişinde şarkı söyleyen müzisyenlere rastladık. Sanki çok az el ele tutuşmuş sevgili gördük ya da bize öyle geldi. Çok ucuz Çin dükkanlarını, sanat malzemeleri satan kırtasiyeleri, ikinci el oyun ve dvd satan mağazaları gezdik. Bart’ta ve sokak billboardlarında popiler video oyunlarınını güzel afişleriyle karşılaştık. California oyunların yapıldığı bir merkezmiş. Electronic Arts'dan God Of War'ın yapımcısı Sony Computer'a kadar bir çok oyun yapımcısının California'da olduğunu öğrendik. Hatta Electronic Arts, yükleme yaptığımız kasabaların birindeymiş. Bart yolculuğumuzdan sonra yine bir taksiye binip gemimize döndük.



Birkaç gün sonra bir akşam Çarkçıbaşımız bizi dışarı çıkmaya davet etti, biz de kırmadık ve yakınlardaki bir Wal-Mart’a gittik. Cadılar Bayramı öncesine denk geldiğimiz için insanlar bu bayram için özel dikilen kostümlere ve şekerlemelere hücum etmişlerdi. Limana yakın olan bu bölgede genelde zenciler vardı. Bu büyük ve sevdiğimiz marketi de gezdikten sonra içeride ulunan birkaç mağazayı da dolaşıp gemimize döndük. Sevgili bana üzerinde BARIŞ sembolü olan bir saat aldı.


Gemimiz kalkmadan bir gün önce yürüyüş mesafesinde, Bart yakınlarındaki alışveriş merkezini gezmek ve yürüyüş yapmak için çıktık. O gün hava oldukça sıcaktı. Yarım saat kadar yürüdükten sonra buraya ulaştık ve bol bol gezdik. En güzel kısmı, ikinci el giysiler de satan bir Çin mağazasıydı. Karmakarışık bu mağazadaki ürünleri inceleyip keşfetmek keyifliydi. Burada da atıştırdıktan sonra gemimize geri döndük. Böylece bir limanda dört kez çıkarak kendi rekorumuzu kırmış olduk. Hele ki bir önceki gemimizde, kalınması saatlerle sınırlı ve birbirini tekrarlayan konteynır limanlarını düşünecek olursak bu liman bizim için çölde bir vaha gibi bereketli ve güzeldi.

...ve sevdiğim köprüler; uzun ve haşmetliler...






Nihayetinde, Amerika’ya geldiğimizde konuşmaya başladığımız “Amerika’da yaşamak ister miyiz?” konusuna ortak bir cevap bulmuş olduk. “Hayır! Amerika’da yaşamak istemeyiz. Burası sıkıcı ve donuk bir memleket ve hatta memleket havası bile yok.” Burada insan ilişkileri de tıpkı bir alışveriş gibi görünüyor. İnsanlar birbirlerine karşı saygılılar ama bu her bölge için geçerli değil. Şahit olduğumuz üzere yere düşüp kalmış ve elindeki market poşetlerine bakılırsa gayet normal bir vatandaş olan orta yaşlı bir kadıncağızın yardımına sadece itfaiyeyi arayarak koşulabiliniyor. Birkaç kişi uzaktan kadını izliyor muhtemelen itfaiyeyi aramış olanlar da onlar, geriye kalanlarsa olaya ilgisiz. Gelen itfaiye ise kadını itekleyerek ayıltıp kaldırmaya çalışıyor. İnsanlar yere düşen bir insanı kaldırmaktan acizler çünkü herkeste benim üzerime kalmasın havası var. Kendi ülkemi düşünüyorum, düşen bir kadını gören insanımızın aklına ilk gelen şey yasalar değil düşene yardım etmek olurdu. Bu ülkedeyse insanlar güven içinde değil tetikte yaşıyorlar gibi. Girdiğimiz bir mağazada cebimden yavaşça çıkarttığım bir yiyecek için Sevgili; “aman dikkat et öyle ilgi çekici hareketler yapma” diyor. Ben de o sırada bunun farkına varıyorum çünkü adeta kameradan izleyen güvelik görevlisi başka bir şey sanarak her an üzerimize atlayabilirmiş gibi bir hava var. Sanki herkes tehlike intiba ediyor. Limandan dışarıya çıktığımız dört gün boyunca iki Starbucks ve üç Burger King restoranı gördük. Ülkemizde çok temiz olan bu restoranlar burada oldukça pis ve bakımsız. Yerler yapışıyor, masalar silinmemiş ve pis. Aç olmasak tercih etmeyeceğimiz mekânlardı bunlar. Yürüdüğümüz süre boyunca karşımıza çıkan evlerden bazıları eğer çok lüks değilse çok küçük ve kullanışsız görünüyor. Hepsinin küçük bir bahçesi ve garajı mevcut ama dışarıdan bakılınca maddi durumu çok iyi olmayan insanlar için oldukça sıkıcı gibiler. Bu arada Amerika gerçekten maddi krizi şiddetli bir şekilde yaşıyor ve ticaretin durgunluğu, koskoca limanda tek gemi olmamızdan da belli. Bu ülkede denizciye çıkarılan zorluklar yüzünden armatörlerin gemilerini sokmak istememesinin de bunda payı var.





Limandan kalkışımızdan kısa bir süre sonra Golden Gate köprüsünden tekrar geçtik. Bu sefer gündüz gözüyle bu kırmızı köprünün ihtişamını izledik ve yirmi altı gün sürecek olan Malezya yolculuğumuza başladık.

*swell(svel olarak okunur) : Okyanusta, geminin sallanmasına neden olan büyük periyodik dalgalardır.

16 Kasım 2009
Ebru

Hiç yorum yok: