6 Eylül 2010 Pazartesi

Kore-Pohang

Türkiye’den Katar aktarmasıyla Kore’nin Seul şehrine indi uçağımız. Oradan İnchon limanına gemi acentesinin aracıyla geçtik. Normal şartlarda Kore, Türk vatandaşlarından vize istemiyor fakat uçak yoluyla gemiye katıldığımızdan geminin bulunduğu limandan bize şehre çıkış hakkı vermediler. Oysa altı ay kadar önce yine Inchon şehrine aynı nedenle gelmiş, beş gün otelde konaklamış ve çıkış problemi olmaksızın şehri dolaşmıştık.

Bu sefer yaşadığımız durumun nedenini tam olarak anlayamadık. Aklımızdan geçense Kore’nin de prosedürler konusunda Amerika yolunda ilerlediği oldu. Kore’deki ikinci limanımızda böyle bir sorun da yaşamadık. Bu uygulamanın sanırım mantık sınırlarında bir açıklaması yok.

Nihayetinde Pohang limanında, aynı adı taşıyan şehre kısa bir taksi yolculuğuyla ulaştık.




Bu Kore’ye üçüncü gelişimiz ve bu şehirde de diğerlerinden farklı bir manzarayla karşılaşmadık. Anladığım kadarıyla tüm şehirler birbirine benziyor. Etrafında marketler olan bir alanda farklı bir şeyler olabilir düşüncesiyle bir süre dolaştık. Binalar ve restoranlar dışında pek bir şey göremeyince alışverişimizi yapmak üzere gözümüze kestirdiğimiz bir alışveriş merkezine çevirdik rotamızı.


Yol üzerinde okul olduğunu tahmin ettiğimiz büyük bir bina gördük. Önünde Koreli bir adamın heykeli vardı. Sanıyorum paraların üzerindeki resim de aynı kişiye ait. Okul çevresi de normal bir bina gibi açıktı ve yüksek duvarlarla örülü değildi. Aslında gittiğimiz pek çok yerde okulların bu şekilde olduğunu hatırladık. İyi ya da kötü tarafları tartışılır ama acaba hangi ülkelerde okullar bizdeki gibi duvarlarla çevrili ve güvenlikli diye düşündük? Eğer duvarlar olmasaydı öğrenciler bu özgürlüğün getirilerini suiistimal mi ederlerdi yoksa bu hep öyle olduğundan önemsiz mi olurdu? Sanırım bu eğitim sistemi ve kültürle çok alakalı.


Gittiğimiz alışveriş merkezinin giriş katında kocaman bir kitap mağazası ve ayakkabı reyonu vardı. Kitap kapakları, yazı karakterleriyle birlikte o kadar güzellerdi ki sırf, kitaplardan birini okuyabilmek için bu dili öğrenmek isteyebileceğimi düşündüm. Elbette sadece düşünüp hemen unuttum.

Kitap kapaklarına öylesine bakıp ilerlerken Sevgili’nin hoş bir sürpriziyle karşılaştım. Raflarda çok tanıdık bir kitap bulmuştu. Hatta o kitapları biz zamanlar hevesle okumuştum. Çok sevdiğim yazarın neredeyse tüm kitaplarını okudum. Üstelik o sırada gemi kütüphanesinden bulup okuyor olduğum kitap da ona aitti. Bakalım tanıyabilecek misiniz?




Türkiye’den uzaklarda kendi ülkenizden isimler duymak, kitap, kaset vs. herhangi biriyle karşılaşmak çok büyük bir haz. Yazarlığının hayranı olduğum Orhan Pamuk’u da böylece anmış olalım. Kore’de böyle güzel kapak basımlarıyla, harflerini bile okuyamayacağımız bir dilde Orhan Pamuk kitabıyla karşılaşmak, Avrupa ya da Amerika’da karşılaşmaktan daha ilginç geldi bana. Kitabın arkasındaki fiyat etiketine baktığımda bu ülkede kitapların Türkiye’ye göre biraz daha ucuz olduğunu düşünmüştüm ki ikisinin de (Benim Adım Kırmızı ve Kara Kitap) iki cilt halinde basıldığını fark ettim. Böylece bize göre daha pahalı bir fiyata denk düşüyor. Sanırım Latince karakterler kitaplarda daha az yer kapladığından bu açıdan da daha pratik bir alfabemiz var.



Kore’nin para birimi “won”. 1 dolar 1100 won ediyor.

Kore’de bayanlar da oldukça şık. Giysilerinin dışında birbirlerine o kadar benziyorlar ki bana göre Uzakdoğu’da sadece bir teyze var ve o teyze sizi bir korku filmi gibi takip ediyor. Geride bıraktığınız manavda, yanından geçtiğiniz restoranın kapısında, ne olduğunu anlamadığınız bir yiyeceği satarken ve bir market reyonunun başında hep o teyze var. Genelde herkes siyah ve düz saçlı.. Nadiren, perma yaptırmış ya da saçını marjinal bir renge boyamış gençler haricinde her yer dümdüz görünüyor (bazıları perma değildir belki). Bu yüzden bize benzeyen insanlar sokak lambası gibi parlıyor. Kendi ülkemle kıyaslayınca biraz sıkıcı bir durum bu.

Aynı kattaki ayakkabı reyonunda ayakkabılara göz gezdirdik. Markalı ayakkabıların bir kısmı Türkiye’ye göre nispeten ucuzken başka bir ayakkabı ortalama 300Tl civarındaydı. Kore pek çok konuda da ucuz sayılmaz. Bazı şeyler ucuz olsa da kendi ihracatları olan Samsung, LG gibi beyaz eşya ürünlerinde Türkiye’deki satış fiyatlarından az bir miktar düşükler.





Mağaza ve market binaları da oldukça cafcaklı. Otopark önlerinde de aynı selamlama tarzıyla elemanlar beklemede...




Mağazanın ikinci katında yiyecek kısmı mevcuttu. Her mağazada olduğu gibi burada da her katta giriş çıkışlarda sizi eğilerek selamlayan sanırım sadece bu iş için tutulmuş görevliler yer alıyor. Bir şeyler söyleyerek selamlıyorlar siz de kafanızı eğiyorsunuz. Mağaza içindeki görevliler de arada bir selam veriyor. Ne söylediklerini kim bilebilir? Etrafınızdakilerin dilinizi bilmemesi de başka bir rahatlık. Her ne kadar ben de onları anlamıyor da olsam Sevgili’yle dilediğim gibi konuşma lüksüne sahibim :).

Uzakdoğu yiyecekleri dolu bir mağazaya ilk girdiğimde gözlerim parıldamıştı. Tatlarını hiç bilmediğim bir dolu yiyecek raflarda benim onları tatmamı bekliyordu. Bu da yepyeni bir dünyanın kapılarının açılması gibiydi. Ta ki deniz mahsulü bir cipsi tadana, yiyecek alanlarındaki kokuları duyana, sokaklarda kabuksuz kaplumbağa ve garip yaratıklar satan satıcılarla karşılaşana kadar…


Kore’de de o mağazada bulunan yiyeceklerden tatmayı bir kez daha çok istedim ama görünüşleri ve kokuları nedeniyle bir türlü cesaret edemedim. O kadar farklı görünüyorlar ki ne oldukları hakkında tahmin bile yürütemiyorsunuz. Harika bir kızartmanın ucundan görünen bacakların hangi canlıya ait olabileceğine takılıyor kafamız. Daha önce bir marketten alarak denediğimiz Tayvan makarnasının (noodle gibi bir şeydi) tadının etkisi de hala damağımızda kalmış olmalı. Böylece ardına kadar açılmış yeni dünyanın kapısından gülümseyerek bakıp çıkmış oluyoruz. Yine de cesaretimi topladığım bir anda herhangi birini denemek istiyorum.


Marketteki kiraz fiyatı çok yüksek, karpuz da bazı yerlerde yarım olarak da satılıyor. Fotoğrafta kiraz 250gr’ı 5990 won olarak görünüyor. Kaba bir hesapla kilogramı 35TL civarında diyebiliriz.


Tek tek dolaştığım reyonların arasından nihayet kendime uygun abur cuburlar buldum. En sevdiklerim Türkiye’de Şölen’in de Stic diye ürettikleri etrafı çikolata kaplı çubuklar. Bunun dışında dikkatle seçtiğimiz cipsler, şekerlemeler ve yazık ki çok az çeşidi bulunan çikolatalar var. Uzakdoğu’da nedense fazla çikolata çeşidine rastlayamıyoruz. Tükiye’deki bir markette damak tadınıza uygun pek çok çeşit bulursunuz. Aynı dünyada aynı bünyeyle var olmuş insanların damak tatlarının nasıl bu kadar farklı olabildiğine aklım ermiyor. Bilindik restoranlarda da, ne Amerika ne de Uzakdoğu patates ve burger yerken mayonez kullanmıyor. Uzakdoğu’da chilli sos, Amerika’da ketçapa sıkça rastlıyorsunuz. Mayonezi sadece salata sosu olarak kullanıyorlar. Bu yüzden bu mekanlardan gemiye kumanya alındığında soframıza gelen mayonez de hafif tatlımsı bir mayonez oluyor. Evimdeki mayonezi şimdiden özledim.

Koreli bebekler çok güzel ve sevimliler. Dikkat çekecek kadar güzel giysilerin içinde bembeyaz suratlarının içine çekilerek oyulmuş gözlerinden midir nedir, bir başka sevimlilikleri var. Fotoğraflarını çekmeyi istedim ama bu kişisel bir durum olduğundan izinsiz çekmek istemedim. İzin isteyebilirdik gerçi de İngilizce bilmeyen bir Koreliye denk gelmeniz demek, pek çoğuyla el hareketleriyle anlaşmanız da bir o kadar zor olması demek. El kol hareketleri bizden çok farklı. Girdiğimiz bir mağazanın kaçta kapanacağını öğrenmek çok zor. Kapıyı gösteriyorsunuz, saatinizi gösteriyorsunuz, kapıyı kapatmakla ilgili her şekli deniyorsunuz ama karşınızdaki kişi bunu anlamıyor. Tabii ki sabrı tükenen Sevgili’nin ağzından çıkan kötü sözleri de… :D






Bu ülkede dikkatimi çeken başka bir şey de köprüler. Köprüler değişik tarzlarıyla göze hitap ediyorlar. Bir de bazı bölgelerdeki sokak lambaları var. Öyle güzel tasarlanmış ki onları da alıp eve götürmek istedim.



...ve noodle...




2. Gün: Sonunda Kore Yemeği Yedim

2010-06-08

Kamaramızdaki hafif soslu Kore mutfağı kokusu henüz çıkmadı ama bugün cesaret edip de aldığım acılı koca bir kutu noodle yedim. Hatta yemekle de kalmadım, farklı ülkelerdeki yemek deneyimi benden daha fazla olduğu için Uzakdoğu mutfağını deneme iç güdüsünü dahi yitirmiş Sevgili’yi de bu yemeğe ikna ettim. O garip sosları ve kokusu olmadığı için ağızda güzel bir acı bırakan nodulumuzu hafif beslenme ve lezzet testi amacıyla keyifle yedik. Bugün, her köşede satılan şu kutuların içindekilerden tatmış olduğum için merak duyularım feraha erişti. Deneyeceğim iki farklı çeşnili noodle daha var. Ama onlar bir süre için bekleyebilir.





2010-06-09

Özlem’ciğimle birlikte sitemizin logosunu tasarlarken ikimizin de sevdiği şeylerden esinlenmek istedik. Baykuş ve kediye benzeyen tasarımız bittiğinde ismi de kendiliğinden çıktı: Baypisi! Baypisi ve baykuşlar hakkında konuşmalarımızdan ve Özlem’ciğimin izlettiği sevimli baykuş videolarından birkaç gün sonra, gemiye bindik. Sevgiliyle birlikte baktığımız dergi reklamlarında, Kore’de gittiğimiz bir mekanın duvarında baykuş figürleriyle karşılaşmaya başladık.


Derken gemide, yemek yediğimiz bir sırada kamarot, güvertede bir baykuş olduğunu söyledi. Sanırım hayatımda ilk defa özgür bir baykuş gördüm ve ona neredeyse dokunacak kadar yaklaştım. O kadar sevimli ki ürkütücü baş hareketleri ve garip şekilde kapanan sapsarı gözleriyle doğanın bir mucizesi olarak gemimizde takılıyor. Muhtemelen bir diğer limana kadar bizimle olacak. Seni seviyoruz baypisi…



Ebru

Hiç yorum yok: