27 Eylül 2010 Pazartesi

Tayvan-Kaohsiung

Tayvan’ın Kaohsiung Limanına geleli iki güne yakın bir süre oldu. Bu kısacık güzel şehir manzarasından sonra tam da yazımı yazarken kalkıyor gemimiz. Bu, suda yüzen demir yığınının makinesinin sesini Sevgili sayesinde işitiyorum.


Akşamüstü saat beş civarında yanaştı gemimiz limana. Kamaranın içinde otururken lumbuzumdan geçen şehir manzarası takılıverdi gözüme. Heyecanla giyinip fotoğraf çekmek için dışarıya çıktım. Bunları yazarken Einstein’ın görecelik kuramı geldi aklıma. Görecelik evet. Ben öylece kamaramda oturuyorum. Dört yanım deniz, bazen çarşaf gibi bazen de büyük dalgalarla manzaram oluyor mavilikler. Sonra birden şehir geçmeye başlıyor penceremin(lumbuz) önünden. Ben oturduğuma göre, geçen ya da gezen şehir olmalı.
 Aslında denizdeyken bunun pek bir farkı yok. Hangimizin gerçekten geçiyor olduğunu kim bilebilir, kendi boyutumuzdaki fizik kuralları tüm evren için geçerli midir sahiden?




Nihayetinde dışarıya çıkıp fotoğraf çekmeye başladım. Aynı anda da şehri, şehir fikrini ve şehir manzarasını ne kadar çok sevdiğimi hatırladım. Kenti yansıtan ışıklar, binalar ve yüksek yapıların ufukta sıralanışı beni çok etkiler. Güzel bir şehrin gece silueti, beni, hala dolunay, yıldızlar ya da kızıl bir gün batımı kadar içine alır. Doğa hep oradadır, siz ona erişemez, dur diyemezsiniz. O zaten güzeldir ama insan aklının ve işçiliğinin inci gibi parıldayan yaratımları sevdiğim topraklar üzerine serpilince bir başka oluyor seyretmesi. Şehrin gece silueti ve ışıkları bambaşka bir hüzün halidir. Hem hüzünlendirir hem de bu evrenin farklı boyutlarda bir parçası olduğumu hissettirir.



İşte yanaştığımız bu liman tam da bunları tekrar tekrar hissetmeme neden olabilecek bir görünüme sahip. Bir zamanlar tanrıya ulaşmayı kolaylaştırdığı düşünülen zigguratlar gibi yükselmiş gökdelenler. Fotoğraf makinesi açısına sığmayan kamara manzaramız hava kararıp da gece çökünce binalara hasıl olan ışıltılarla şenlendi ve de hüzünlendi.




Limanda kısa kalacağımız kesinleşince biz de bu güzel şehre kısacık da olsa adımımızı atıp yol alalım dedik. Uzaktan tanıdık olarak İkea ve Carrefour’un büyük bir market binası görünüyordu. Biraz ötesinde de kocaman bir dönme dolap vardı. Gemiden çıktık, taksici bizi lunapark olduğunu sandığım dönmedolabın altındaki büyük alışveriş merkezine götürdü. Dönmedolap alışveriş merkezinin üzerinde desek daha doğru olur. Oraya gittiğimizde saat akşam dokuzu geçmişti. Biz de biraz dolaşıp alışveriş yapalım dedik. Birkaç kat gezip Carrefour’a geçtik. Telaffuzumuzu anlamadıkları için marketin nerede olduğunu tam olarak öğrenmek biraz zaman aldı. Dream Mall Adındaki bu büyük alışveriş merkezinden çıkıp taksiye binmemiz gerekiyordu. HTC telefon kullanan bir sevgilim olduğu için çıkış katındaki HTC mağazasına da şöyle bir göz gezdirdik. Fiyatlar Türkiye’ye göre bir miktar daha düşüktü. Böylece Tayvan’ın HTC’nin ve şuan yazımı yazıp tuşlarına dokunduğum bilgisayarımızın markası olan MSI’nın da anayurdu olduğunu öğrendim.




Tayvan’ın dili Çince. Tayvanlılar Korelilere benzemiyor, daha çok Çinlilerle Kızılderililerin karışımı bir yüze sahip olduklarını düşündüm. Kızılderililerin kökeni de Türkler olduğuna göre aslında bize benzemeleri gerekirdi. Hiç sanmıyorum, hatta Orta Asya’dan göçmüş olduğumuz halde böylesine farklı yüzlere ve Uzak Doğu’nun çok uzağında bir damak zevkine sahibiz.




Alıveriş merkezinin çıkışında küçük bir konser alanı vardı. Uzak Doğu’da sıklıkla karşılaştığımız bir manzara bu; iki genç şarkıcı kız elinde mikrofonları şarkı söylüyor. Küçük bir grup da onlara eşlik ediyor. Bu seferki, çocuklara yönelik olsa gerek çünkü şarkıcı ablalara ayağa kalkmış çocuklar eşlik ediyor. Aileleri de etraflarında oturmuş seyrediyorlar. Aralarından geçip ikram edilen soğuk çaylardan içtik. Soğuk siyah çay hem soğuk hem de şekerli oluşu nedeniyle pek bana hitap etmiyordu, içemedim.




Oradan süzülüp taksiyle beş dakikalık mesafedeki Carrefour’a geçtik. Kapanmak üzere olduğundan hızlıca bir alışveriş yaptık. Bu şehir fazlasıyla batılılaşmış, belki de izafiyet kuralları gereği Tayvan’a göre doğululaşmış da olabilir. İstanbul’a kültür ve yerel izler görmek için gelen turistler de muhtemelen aynı şeyi düşünüyorlardır Türkiye için. Burası o konuda mimarisiyle de kendi kültüründen uzaklaşmış. Tepelerde tapınaklar ve Buda heykelleri, Uzak Doğu’ya ait yapılar görünüyorsa da kendi kültürlerine dair izleri bilmediğim gelenekleri ya da yemek kültürleri dışında, daha çok silinmiş gibi geldi bana. Kısaca burada benim için bir kültür değil, bir şehir vardı.




Şoförümüzden, bu şehrin güvenli olduğunu öğrendiğimiz için dışarıda bir süre yürüdükten sonra bizi gemiden alan güler yüzlü taksicimizi çağırdık ve gemideki evimize döndük. Anladığımız kadarıyla Tayvan’ın insanları da sakin, güler yüzlü ve kibar insanlar. Babamın da dediği gibi bir ülkenin medeniyet seviyesi, o ülkenin maddi gücüyle doğru orantılı olarak ilerliyor. Gelir düzeyi yüksek ülkelerde cadde ve sokaklarda olduğu kadar insanların davranışlarında da beli bir düzen hakim. Dream Mall’ın önünde kiralanmak üzere duran bisikletler sanki daha dün oraya koyulmuş gibi. İstanbul’daki otopark fişi kesen aletlere benzeyen panolardan ister kredi kartınızla ister nakit olarak ödeme yapıp bisiklet kiralayabiliyorsunuz. Üyelere ya da üye olmayanlara göre düzenlenmiş farklı ve ekonomik bir fiyat çizelgeleri var. Dilerseniz buradaki mekanı sadece park alanı olarak da kullanabiliyorsunuz. Sevgili’nin dediğine göre bir süre önce Yalova’da da buna benzer bisiklet kiralama uygulaması yapmışlar. Belediyenin verdiği bu hizmette kiraladığınız bisikleti belli bir zaman kullanıp şehrin başka bir noktasına bırakabiliyormuşsunuz. Akıbeti ne oldu bilinmez ama belli ki bu pilot uygulama pek de başarılı olmadı.



Gelelim yine Tayvan’a. Kamaramızın karşısına düşen görüntülerden biri büyük bir otel binasına ait. Zaten etraftaki en yüksek gökdelen de o ve ortası boş bir yapı. İnternet üzerinden yapabildiğim küçük araştırmaya göre bu bina 85 katlıymış ve dünyanın en yüksek on üçüncü binasıymış. Adı Tuntex Sky Kulesi. 37-80 katları arası otel olarak kullanılırken diğer katlar da iş merkeziymiş. Sanırım gökdelenleri seviyorum.

Ve şehir uzakta kalıyor…
12.06.2010

14.06.2010
Bu yazıyı yazmamdan iki gün sonra, okuyor olduğum kitabı açıp ayracımı bıraktığım yerden okumaya devam edeyim dedim. Orhan Pamuk’un “İstanbul” kitabında kaldığım kısım tam da “Hüzün-Melankoli- Tristesse” konu başlılığıyla hüzün kelimesinin manalarını açıklayıp hüznü şehre bağladığı bölümdü. Yazarın da dediği gibi belki de İstanbul şehrimin o güzel hüznüdür bendeki tüm şehirleri neşeyle beraber hüzne çıkaran.

“Hüzün İstanbul’da hem önemli bir yerel müzik duygusu, şiir için temel bir kelime, hem hayata bir bakış açısı, bir ruh durumu ve şehri şehir yapan malzemelerin ima ettiği şey. Bütün bu özellikleri aynı anda taşıdığı için de hüzün şehrin gururla benimsediği ya da benimser gibi yaptığı bir ruh hali. Bu yüzden de olumsuz olduğu kadar, olumlu bulunan bir duygu.”*

*İstanbul- Hatıralar ve Şehir Kitabından.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Ne de güzel yazmışsın... Biraz gecikmiş bir okuma olsa da çok beğendim Tayvan yazını...
Nalan

ebr-u ozlem dedi ki...

Sağol ablacım, okumuş olman bile benim için çok güzel...
Sevgiyle kal.
Ebru