12 Ekim 2010 Salı

Singapur

Singapur küçücük bir ülke. Modern mimarisi ve konumu nedeniyle ismi cismini geçmiş de bir ülke aynı zamanda. Buradan geçerek Uzakdoğu’ya yol alan gemiler, genelde yakıt ve kumanya ikmalini buradan yapıyorlar. Hatta bu civardan geçilecekse gemideki personel değişimi de vize ve koşullar nedeniyle bu bölgeden yapılmaya çalışılıyor. Bu yüzden Singapur kıyılarını sıkça görmüştüm ama bu ikmaller limana yanaşmadan seyir esnasında, açıkta yapıldığından ilk kez Singapur’a ayak basıyorum.


Kısa süre kalacağımız için fazla vakit yok, biz de garip bir saatte çıkmaya karar veriyoruz: 23:00’te… Yol üzerinde gökdelenler, şaşalı binalar görünmeye başlıyor. Her bina ayrı ayrı ışıklandırılmış, hepsi birbirinden güzel. Bir tarafta kocaman bir dönmedolap var. Diğer yandaysa tepesine kocaman bir gemi oturtulmuş gibi duran üç bölmeli bir gökdelen Singapur’un tanıtımlarında da kullanılan yapıları. Bu binanın tepesindeki kısmın kumarhane olarak kullanıldığını söylüyor taksicimiz. Yazık ki karanlık bir saatte geçiyor olduğumuz için bu şehri pek fotoğraflayamadık.





Taksicinin bizi bıraktığı alışveriş merkezindeyiz ve saat sabahın üçü. Bir markette bu saatte göremeyeceğimiz kadar çok insan var. Dışarıdaki lokantalar gündüzmüş gibi dolu. Bir süre sonra saatin kaç olduğunu da unutuyoruz zaten. Biz de taksicinin bizi bıraktığı Mustafa Center’ın bir kapısından girip keşfe çıkıyoruz. Singapur’daki halkın büyük bir kısmını Malaylar oluşturuyormuş. Bu da demek oluyor ki aynı Malezya’daki gibi Hintli ve Çinli çok fazla insan var. Dolayısıyla hangilerinin Malay olduğunu anlamıyoruz. Bizim için Çinliler ve Hintliler var. Bu insanlar da ayrı bölgelere ayrılmış durumdalar. Gittiğimiz bölge Hintlilerin yaşadığı bir mekandı. İçeriyi gezmeye başladığımızdaysa, giysileri ve garipliğiyle klasik bir Hint yaşantısı. Sanki az önce ışıklı caddelerinden geçtiğimiz, haşmetli ve maliyetli binaların olduğu şehir çok uzaklarda kaldı. Malezya’da da aynı hisse kapılmıştım. Şehir ve insanlar birbirlerinden bağlantısızmışçasına dolaşıyorlar ortalıkla.





Bu ülke başka ülkeler için mimari açıdan örnek alınan pilot bir bölge gibi. Aynı zamanda çok fazla yasak da var. Sigara içmek dışarıda bile yasak. Sadece belli bölgelerde ve alanlarda sigara içiliyor. Sokakta sakız çiğnemek de yasak. Gemiden ayrılırken cebinizde sadece bir paket sigara taşımanıza izin veriliyor, o da paketi açılmış olarak. Karton karton sigaralar, normalde pahalı olan içkiler Singapur’dan ayrılırken yanınıza alamayacağınız şeyler. Gemilerin acenteleri de ülkeye adım atacak denizcileri bu konularda uyarıyor.





Mustafa Centre çok büyük bir mekan. Normal alışveriş merkezlerine benzemiyor. Neredeyse her katta farklı reyonlarda kasalar var. Yani çıkış kapılarında sıralı kasalar yok. Enine yayılmış bu mekanda birkaç saatte her yeri ayrıntısıyla gezmek mümkün olmadığı gibi bazen bir alt kata inmek bile labirentin ucunu bulamamaya benziyor. Üstelik aynı kapıdan çıkabilmek için bulunduğunuz mekandan çok da uzaklaşmamak en iyisi. Buradaki gezi ve alışverişimizin ardından dışarıdaki lokantaları dolaşıp gözümüze en yenilebilir gelen birine oturuyoruz. Çok temiz olduğu söylenemez ama yiyecekler gayet güzel. Menüde ayran da var.









Mustafa Centre'da dolaşırken Türk lokumu ve her ne kadar “Geleneksel Arap Tatlısı” yazıyorsa da Türk markalı baklavalar görüyoruz.






Sabah olmadan gemiye dönüyoruz. İkinci gün Sevgili olmadan dışarıya çıkacak bir grupla tekrar çıkıyorum fotoğraf çekebilmek için. Gemiye gelen bu araç acentenin ayarladığı bir servis ama o da bizi yine Mustafa Center’a götürüyor. Ben de içeriye girmek yerine etrafta minik dükkanların olduğu sevimli sokakları dolaşıyorum. Bir otelin önünde büyük bir Hint Tanrısı heykelinin elindeki bir şeye dokunarak geçen insanları izliyorum. Nedense bu yaptıkları şey her ne kadar hijyenik görünmese de hoşuma gidiyor. Birbirine benzeyen sokaklardaki sağlı sollu tüm dükkanlar sıralı olarak ya Çinli ya da Hinlilerin dükkanları. Hepsi de artık alıştığımız şeyler satıyorlar. Yine de küçük ayrıntılarını inceleyip tütsü kokuları arasında dolaşmak mistik hislerin ucundan tutmama neden oluyor. Hint dükkanlarında plastikten, metalden, tozlu boncuk bileklikler satılıyor. Bu bilekliklerden her yerde görüyorum.









El yapımı ahşap eşyaların olduğu dükkanın önünden geçerken hayranlıkla işçiliklerini inceliyorum. O kadar güzeller ki hiçbirini almak gelmiyor içimden. Sonra garip bir alışveriş merkezinden bir şeyler alıp çıkıyorum. Garipliği neresinde tam anlayamadım ama üst katlarında boş gibi görünen dükkanlar var. İnsanların bir kısmı tatil için şehirden ayrılmış da bir binadan alışveriş merkezi yapmaya çalışmışlar gibi bir hali var.






Yol üzerinde Hint Tapınağı görüyorum. Üzerinde sevdiğim bolca figür var. Tapınaktan çok çocuk yuvası gibi pastel renklerle boyanmış. İçine girsem mi diye düşünüyorum ama ayakkabılarımı çıkarıp dışarıda bırakmam gerektiği için elimdeki paketlere güvenemeyip vazgeçiyorum.








Bu kısa yolculukta Singapur’u dolaşmış saymıyorum kendimi. Dükkanlar ve alışveriş merkezlerinden başka bir yer gezemedik ama yine de güzel bir deneyimdi.

Ebru
18.06.2010

Hiç yorum yok: