11 Kasım 2010 Perşembe

İtalya-Taranto




İki gecedir harika bir dolunay var. Denizde olmanın en büyük keyiflerinden biri de ayın ve gökyüzünün aldığı hallerine, çok az insanın görebileceği şekliyle tanık olmak. Şehrin içindeyken mehtabı anlamak mümkün olmuyor çoğu zaman. Şehir ışıkları ay ışığını bastırırcasına aydınlıkken, okyanusun ortasında harika bir dolunay bir resmin içindeymişiz gibi bir mekan sunuyor gemi üzerindekilere.

O sakin, sessiz deniz yolculuklarının ardından, ışıklı bir kente yanaşmanın tadıysa çok daha farklı. Şehir ve ışıkları uzaktan görünmeye başladığında mehtap ve yıldızları unutuveriyor insanoğlu.



    Bu iki günün öncesinde bambaşka bir şehirdeydik: İtalya’nın Taranto’sunda. Burası hem büyük hem de sakin bir kasaba gibiydi.  İlk akşamımızda liman boyunca yürüyerek bu kıyı şehrine ulaştık. Son gördüğüm ülkelerden Brezilya’yı Türkiye’ye benzetmiştim. Elbette bu benzetmelerim ülkenin küçük bir kısmına bakarak gezindiğim mekanlardaki hislerime dayanıyor. Ne de olsa “zerre küllin aynası” diyerek bu yorumlarıma devam edeceğim. Bu konuda da karşılaştırma yapabileceğim en yakın örnek kendi ülkem.


    İtalya’da da memleketime benzeyen haller var. Yunanistan’a ve Türkiye’ye benzeyen insanları var buranın da. Yaşanmışlığıyla, çöpleriyle, kırmızı ışıkta geçen insanlarıyla bazı aksaklıklar memleketimdeki gibi bir kültür halini almış.



     Sahil şeridinde yürürken kiliselerin ve ortaçağı andıran binaların önünden geçiyoruz. Akşam saatinde sıkışmış bir sahil trafiği var, arabalar sakin sakin ilerliyorlar. Sağ şerit otobüsler için bomboş duruyor, nadiren birkaç araba dolduruyor boş şeridi. Derken sahile bakan evlerin arasından ana caddeye çıkmaya niyetleniyoruz. Daracık sokaklar, kocaman tarihi binalar, eski Mardin sokaklarının, Beyoğlu mimarisiyle karışıvermiş gibi. İtalya’nın mimarisi Beyoğlu sevgimle birleşiyor sanki. Devasa kapıların önünden geçiyoruz, sokaklar da binalar gibi eskimiş. Balkonlara ve kapı önlerinde çıkmış insanlar bağıra çağıra konuşuyor, bazı dükkanlar geç de olsa hala açık. Eski binaların altındaki bu dükkanlar çok sevimliler. Kubbeli, yüksek ve alçak tavanlı farklı odacıkları var.



    Sahile bakan evler o kadar sıkışık ki ara sokaklardan bir türlü binaların arkasına geçemiyoruz, yolumuzu uzatarak caddeye çıkma çabamız nihayete eriyor ve insanların, kayıkların, botların olduğu yerlerden geçiyoruz. Sahilde dolaşan insanlar olsa da bu mevki oldukça sakin. Bir köprüden geçerek ulaştığımız cadde çok daha canlı. Dondurmacıların ve kafelerin önleri insanlarla dolu. Bir de gözümüze kestirdiğimiz bir dondurmacıda mola veriyoruz nihayet. Oturmaya zor yer buluyoruz. Kısa süreli bu akşam yürüyüşümüzü taksiyle gemiye dönerek sonlandırıyoruz. Taksici, taksimetreyi çalıştırmıyor bile. Muhtemelen ederinin üzerinde bir yol parası ödetiyor bize. Ne yalan söyleyeyim başta İstanbul olmak üzere, hiçbir yerde taksiye binmeyi sevmem, çünkü kısa mesafedeki nazlanmalarından ve bir türlü tatmin olamamalarından dolayı taksicileri de sevmem. Arada çıkan güler yüzlü istisnalara da anormal bir şeymiş gibi arkalarından dua ederek uğurlarım, kazançları ve müşterileri bol olsun diye. Aslında her meslek ve mesleği yapanlar için hep aynı şeyi düşünmüşümdür. Hani hep diyor ya Gani Müjde; “Gülmesini bilmeyen dükkan açmasın”. Keşke bu işi suratsızca yapacak olanlara ehliyet bile vermeseler. Diyeceğim o ki İtalya’da taksiye binecekseniz ya binmeden önce anlaşın ya da taksimetreyi açmasında ısrar edin.



    Gemiden ikinci çıkışımızda Sevgili’nin İtalya’ya sık gelişlerinde gittiği büyük bir markete gitmek üzere, limanın ucundaki otobüslere bindik. Otobüs koltukları Türkiye’deki gibi çizilmiş, üzerlerine yazılar yazılmış, sigara ile delinmiş haldeler. Yarım saat sonra otobüsün son durağında indik. Yol boyunca geçtiğimiz dükkanların çoğu siesta (öğle tatili) nedeniyle kapalıydılar. Bu tatilin 1 ila 4 arası mı, 1 ila 5 arası mı olduğunu bir türlü anlayamadık çünkü her çıkışımızda çoğu dükkan kapalıydı. Neyse ki marketlerin hep açık olduğu zamana denk geldik. Bu büyük alışveriş merkezi Pazar günleri tamamen kapalı.



    Buranın marketinde, bir sonraki seferimiz Süveyş ve Aden Körfezi’nden geçerek Çin’e doğru uzanan 28 gün sürecek bir zaman dilimini kapsadığı için bizi (daha doğrusu beni) idare edecek abur cubur alışverişimizi yapmamız gerekiyordu. Gemide uzun sefere çıktığımız zaman normalde aklımıza gelmeyecek şeyler istiyor canımız. Gemide sigara, içki, çerez ve duruma göre çekirdek, çikolata gibi şeylerin satıldığı bir dükkan var. Orada da satılanlar kısıtlı. Aylarca doğru düzgün bir limana uğrayamamışsak bu istekler daha da artıyor. Denize ilk çıkışımda çekirdeği, pastane poğaçasını ve evimde yaptığım kahvaltıları çok özlemiştim. Simit de genelde özlenenler arasındadır. Hele ki gemideki aşçı kötüyse ve yemekler tatmin edici değilse tüm mürettebat bu konuda mutsuz olur. Şimdiki gemimizde harika bir aşçıbaşımız var. Öyle güzel ekmekler, yemekler ve tatlılar yapıyor ki yemeklere gerçekten de sevgisini kattığını düşünmeye başladık. Gemide yemek ve yaşam başlı başına bir konu olsa da limanlarda öncelikle market alışverişimizin neden önemli olduğu konusuyla ilgili kısa bir açıklama yapmak gereği duydum.


    Bu alışveriş merkezi, tek kata kurulu, içinde yapı marketten, giyim mağazaları, lokantaları bulunan bildiğimiz alışveriş merkezlerinden. İtalya pek ucuz sayılmaz. Zaten para birimi Euro olup da ucuz olan bir ülke yok sanırım. Yine de sezon sonları ve noel sonrası dönemlerde uygun fiyatlı alışverişler yapmak mümkün. Çikolata konusunda da tatmin eden ülkelerden biriydi burası.
    Dillerine yabancı olduğum ülkelerin marketlerinde; yan yana dizilmiş, ciltlenmiş, hepsiyle ayrı ayrı uğraşılmış dizi dizi sıralanmış harika kokan kitap reyonuna gelince şöyle bir bakmadan geçemiyorum. Yazılarından bir şey anlamasam da yanlarından geçmek kapaklarını incelemek bile yetiyor bazen. Memleketimin kitapçılarında dolaşıyormuş havasını yakalamaya çalışırken, gözüm bir yandan da tanıdık kitaplar arıyor. Derken onunla karşılaşıyoruz:



    Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni bu cildiyle tekrar okumak istedim. Bir market kitaplığında (ki bu satıldığı, tanındığı anlamına geliyor) bir Türk yazarın İstanbul’u da içine alarak anlattığı kitabı başka bir ülkede görmek ben yazmışım gibi gururlandırdı yine beni.
    Alışverişten sonra Ramazan’ı İtalya’ya taşıdığımız şu günlerde orucumuzu da Sevgili’nin deyimiyle “bu memleketin lahmacunu” olan pizzayla açalım dedik. Güzel bir pizzanın ardından yine güzel bir Roma dondurması yedik.
    Yıllarca dondurması, pizzası, Venedik’i ve bilumum şeyiyle bildiğim Çizme’nin topuğunun bir ucunda olmak kendi ülkemi düşünmeme neden oluyor. Biz neden tanıtamıyoruz kendimizi? Bir yoğurt var ismiyle her ülkede kullanılan, onun da bizim olduğunun bilindiği meçhul. Her yerde Japon-Hint-Çin kültürüne ait dükkanlar, lokantalar var. Bu kadar eski bir medeniyet olmamıza rağmen kültürümüzü yansıtmaktan bihaberiz.


    Gemiden üçüncü çıkışımız gündüz vakti fotoğraf çekmek için ve dolaşmak içindi. Yine çoğu dükkan kapalıydı. Yürüyüşümüzün ardından gemiye anlaştığımız bir taksiyle döndük dönmesine de taksici limanın içine girmeyip sorun çıkararak taksici olduğunu kanıtladı.
    İtalya’nın mimarisinin yanında parklarını ve parklardaki heykellerini sevdim. Avrupa’nın pek çok yerinde büyük ağaçlı güzel parklar var. Bazılarında havuzlar, bazılarında heykelleriyle sanata olan yakınlıklarını hayatlarının içine de taşımışlar. Binalarda, parklarda hep bu sanat kıvılcımları ya da izleri var. Bizdeyse bu heykeller, resimler, mimari… hayatın dışında ya da belli bir kemsin sohbetini ederek yaşamdan ayrı tuttuğu şeyler gibi.

Ebru
16.08.2010

Hiç yorum yok: