3 Kasım 2010 Çarşamba

Mısır Kahire

Kısa süreli Türkiye tatilimizin ardından evimizden ayrıldık. 2 saatlik uçak yolculuğuyla, gemiye katılmak üzere Süveyş Kanalı’na doğru yol aldık. Mısır’ın Kahire şehrine indi uçağımız.
    Gemiye katılmak üzere bizi karşılayan acente, bavullarımızla beraber bizi bir minibüse yerleştirdi. 3 saat süren yol boyunca şoför, aynı yolları döne döne bizi Süveyş yakınlarına ulaştırdı. Bu yol süresince hiç tabela görmediğimizi düşünecek olursak yine de büyük bir başarı kaydettiğini söylemem gerek.








 



Mısır, yıllar öncesinde sırf piramitler ve tarihi atmosferi itibariyle gelmek isteyebileceğimi kurduğum bir ülke… Bu yolculuğun ardından tekrar aynı hislere kapılabilecek miyim bilmiyorum. Hava alanı, her memlekette olduğu gibi pek bir modern olmasına rağmen, sıcak havasında yaptığımız yolculuk çok da iç açıcı değildi. Geçtiğimiz bölge, kurak gibi görünen topraklar üzerine kondurulmuş binalar, nadiren görünen ağaçlar ve alabildiğine sarı-kahve bir görünüm arz ediyordu. Hava alanında, başları örtülü ve örtüsüz, karma bir kadın profili görmüş olsak da yol boyunca az insana rastladık. Art arda geçtiğimiz mahalleler sessiz ve kımıltısızdı. Çoğunluğu peçeli kadınlardan oluşan bir kısım görmüş olmamın nedeni, zaten az sayıda insana rastlamış olmamız, bölgeye göre sıcak ve ters bir saate denk gelmiş olmamızdan da kaynaklanabilir. O yüzden genel bir kanıya varamadım.


Üst üste yığılmış çöpler, insanların giysileri ve mekanların eski görünümleri Türkiye’nin 50-60 yıl önceki halini hatırlatıyor. Sıcaktan kendimizden geçmiş halde Süveyş yakınlarına vardığımızda saat akşam dokuzu bulmuştu. Gemimiz gece ikide bulunduğumuz bölgede olacaktı ve o saate kadar bekleyebileceğimiz bir otel yoktu. Köy kahvesine benzer açık bir çay bahçesi kıvamındaki mekanda beklememiz gerekiyordu. Yemek için bir lokanta da görünmüyordu ama açlıktan bayılmak üzereydik. Neyse ki Sevgili’nin talebi üzerine çay bahçesi görünümlü mekanın yanında yine ona benzeyen açık bir mekan vardı. Akşam saati olduğu için kuvveti bir rüzgar çıkmıştı ve bu rüzgar bir yandan havayı hoş bir şekilde serinletirken, bir yandan da yemek yenen masaların üzerini tozla dolduruyordu. Hoş, rüzgar olmasa da temiz olacak bir yere benzemiyordu burası. Neyse ki çoğunluğunu Arap kültüründen almış Türk yemekleri bu ülkeyle aynı damak tadına sahip oluşumuzun habercisiydi. Biz de dürüm olarak et yemeyi tercih ettik. Yan masada yemek yiyen bir adam, masa üzerindeki sürahiyi bardak kullanmaksızın kafasına dikerken hepimizin aklından “susamamıştık zaten” cümlesi geçiyordu kuşkusuz.


Yemekler tüm pidelerin aynı tabakta olduğu, sadece etten oluşmuş kavurma parçaları halinde geldi. Öncesinde küçük tabaklarda domates ve salatalıktan oluşan salata ve bir başka küçük kapta tuzlu- tahinli bir sos getirdiler. Çatallarımız da dükkanın ortasındaki kolona asılı musluktan bir kez daha sudan geçirilerek temiz olarak geldi. Öncesinde peçeteyle sildiğimiz masamız nispeten temiz görünüyordu. Neyse ki et ve salata gayet lezzetliydi. “Mısır’a gelmişiz, etnik bir şeyler yaşamadık demeyelim” diyerek eğlenceli soframızdan ayrıldık. Yan taraftaki çay bahçesinde bir şeyler içebileceğimizi söylediler. Hatta Türk kahvesinin de çok güzel olduğunu… biz de yan tarafa geçip uzun bekleyişimize kahvelerimizle başlamış olacaktık. Bu arada yemek tabakları porselen değildi. Beraber olduğumuz arkadaşlardan biri “buraya porselen uğramamış” demişti. Gerçekten kahvelerimiz de annemin çeyizinden kalanlara benzeyen, küçük su bardaklarının içinde köpüksüz olarak geldi. Daha önce Suriye kahvesi içmiştim, bu kahve de bana onun aromasını anımsattı. Köpüksüz, biraz sert ve bildiğimiz Mehmet Efendi Kahvesi’nden farklı bir aroması var. Kahveye hayran bir insan olarak o kahveyi de sevdim ve takdir ettim çünkü pek çok mekan Türk Kahvesini az şekerli istediğim vakit oranını tutturamaz ama burada sahiden az şekerliydi. Kahveci Mehmet Efendi’nin ismini beki vermemem gerekirdi. Reklam gibi görünüyor ama her gün bir Türk Kahvesi içme alışkanlığını gemide de sürdüren bir insan olarak bu kahvenin üzerine kahve tanımıyorum. O yüzden adını vermekte de sakınca görmüyorum.


Mısır’ın sıcağından bahsettim, şu sıralarda İstanbul, Yalova gibi Türkiye’nin pek çok bölgesi aşırı sıcak ve nem ile kavruluyor. Nem olmayan bu ülkede sıcak aslında pek de sıkıntı değil çünkü terletmiyor. Üstelik geceleri de rüzgar havayı serinletiyor.


Oturduğumuz çay bahçesi her açıdan etnik bir hal içindeydi. Yandaki masada az önce içilmiş bir nargile sönmüş halde duruyor, su ile ikram edilen çaylar, içtiğimiz su bardaklarıyla servis ediliyor. Bu arada masalarda oturan insanlar bir şey içmeseler de kalk diyen olmuyor. Az sayıda kadın gördüğümü ve bunların çoğunun peçeli olduğunu söylemiştim. Bu çay bahçesinde sadece iki kadındık. Üstelik benim turist olduğum her halimden belli ama insanların bakışlarında hiçbir huzursuz edici taraf yok. Tersine benden çok daha rahatlar, sanki her akşam oradaymışım gibi ben de bu rahatlığı hissediyorum. Diğer bayan çarşaflı, açıkta orta yerde duran televizyonun tam karşısında eski bir sandalyede turmuş 60’larda çekilmiş siyah beyaz bir Arap filmi izliyor. Televizyonun sesi oldukça açık. Biz de arada bir filme doğru bakıyoruz hatta baş roldeki oyuncunun Sadri Alışık olduğu iddiası dönüyor aramızda ama değil. Aslında bu iddianın bir sebebi gerçekten benziyor olması, ikinci sebebiyse aynı dönemde çekilen Türk Filmleri’nin bu filmlerle mekanlarına ve tiplemelerine varıncaya kadar neredeyse aynı olması. Daha önceki Süveyş geçişimizde sabah saatlerinde Arapça yayınlanan Gümüş dizisiyle birlikte, 70’lerde çekilmiş bir Arap filmi izlemiştim. Bu film konu dahil her şeyiyle aynısının bizde de çekildiği bir Türk Filmiydi. Konuyu bildiğim için Arapça’sını seyretmek pek zor olmamıştı.

Bir ara kağıt mendil gibi bir şey satmak için kalkan bu kadın uzun bir süre bu filmi izledi. Ardından aynı kanalda olsa gerek TRT korosuna benzer bir topluluk Ferdi Tayfur kıvamında Arap Müzikleri söylemeye başladı. Bir yandan, yemek yediğimiz kısımdaki radyoda o gecenin Ramazan ve Sahur’un ilk gecesi olması nedeniyle Mevlit ya da Kur’an okuması sesleri geliyordu. Sonrasında etraftaki üç camiden hemen hemen aynı zamanlarda ezan sesleri gelmeye başladı. Oturduğumuz yerden görünmeyen bir camiden gelen ezanı, hocası tekrarsız halde o kadar kısa okudu ki sanki kaside söyledi. Oturduğumuz mekanın karşısında, sürücülerin doğru kullanmadığı bir kavşak, kavşağın kullanılmayan tarafında kırılıp eğrilmiş eski ve işlevsiz bir trafik ışığı kalıntısı, sağ tarafında da bir cami vardı. Bir süre sonra camiden teravih sesleri gelmeye başladı. Şarkılar, türküler, Kur’an’lar, teravih sesleri derken tam bir Arap Kültürü içinde buluverdik kendimizi.


Kavşağı sadece, bulunduğumuz noktaya, sanırım yemek yemek için, uğrayan arabalar kullanıyordu. Arabaların yarısı yolda giderken farlarını yakmak gereği duymuyorlardı ve buna rağmen trafikte gürültü patırtı yoktu. Yazık ki çok sabırsız bir milletiz, şimdiye dek Türkiye kadar, kaba tabiriyle “kıro” ve saygısız bir trafik akışına başka bir ülkede tanık olmadım. Kahire’nin bu garip trafiğinde gözümüze en çok çarpan araba modeli Tofaş’ın Şahin’leriydi. Bir başka ticari başarımız da bu olsa gerek. Her yerde onlardan var.


Sıkıntılı bekleyişimizin bir kısmı, minibüste uyuyarak geçti. Nihayet saat ikiyi bulduğunda bizi uyandırdılar. Fakat o da nesi, minibüsten aldıkları valizleri başka bir kamyonete yüklediler. Biz de başladık yürümeye. İşte asıl prosedür bundan sonra başladı. Önümüze her gelene pasaportlarımız ve kendimizi gösterdik. Liman kapısında pasaportlarımıza bakıp tek tek içeri aldılar. Kapının ardında bacak bacak üzerine atmış bir adamın keyfini bekledik bir süre. Valizlerimizi sırtlanıp x-ray cihazından geçirdik. Aslında böyle bir yerde bu cihazın olması oldukça şaşırtıcıydı. Oradan sonra valizlerimizi sürükleyip tekrar kamyonete yerleştirdik. Yürümeye başladık, bizimle birlikte gelen ve evraklarımızı taşıyan amca oldukça sevimliydi. Şişmanlığı ve yaşı sebebiyle bize zor yetişti ve bizi başka bir mekana götürdü. Orada bekledikten sonra valizlerimizi geride bir yere bırakmış kamyonet yanımıza gelip, ben hariç diğerlerini kamyonetin kasasına bindirip başka bir mekana götürdü. Ben de ön taraftaki koltuğa sıkıştım. Orada da bizim biz, pasaportlarımızın da bize ait olduğuna karar veren büyük başları bekledik ve geldiğimiz yoldan toz toprağa karışmış halde valizlerimizin yanına geri döndük. Valizler yeterince kirlenmişti zaten. Bir süre de bizi gemiye götürecek botun yanında geminin gelmesini bekleyerek geçirdik. Bu Müslüman ülkede sahur saatinin yaklaştığı bir zamanda yarı aç gemiyi beklerken neyse ki görevlilerden biri elindeki poşetin içinde açmaya benzer hamur işleriyle geldi. Hepimize verdi. Kuru kuru da olsa tahinli, hurmalı açmaları bir çırpıda yedik, üstelik çok da lezzetliydiler. Derken geminin geldiği haberiyle 45 dakikalık bir bot yolculuğunda, sile sile bir hal olduğumuz oturma tahtalarının üzerinde uykumuzdan uyandırılarak, memleket gibi bizi karşılayıp merdivenleri önümüze indirilmiş gemimizle hasretle kucaklaştık.
    Çok garip bir deneyim olsa da acenteden kaynaklanan kötü bir gemiye katılış da yaşamış olsak aslında gayet eğlenceli bir gün geçirdik. Galiba artık bu ülkeyi ve firavundan kalma enerjisi çoktan sönmüş piramitleri pek de merak etmiyorum. Yine de gezi amaçlı buraları görmek ve koklamak, gecesinde sıcak bir yatakta yatabildiğiniz sürece güzel bir deneyim olsa gerek.
Ebru
08.10.2010

Süveyş Kanalı:



Ebru
08.10.2010

Hiç yorum yok: