10 Nisan 2010 Cumartesi

SİS - Miguel de Unamuno

Klasikler sınıfına girmiş bir kitabı elimize aldığımızda çoğumuz “acaba ağır bir kitap mı” kuşkusuyla ona yaklaşırız. Sis kitabına da aynı şeyi düşünerek başladım. Önsözünden öte hikayeye adım atar atmaz karşılaştığım dil ve anlatım hiç de ağır ya da sıkıcı değildi. Tersine, başından sonuna zevk ile okuduğum bu kitap bana henüz yazılmış izlenimi verdi.

Kitapta, avare dolaşan Augusto karakteri bir gün aşık oluverir ve hayat üzerine yaptığı yorumları monologlar şeklinde köpeği Orfeo’ya anlatır. Çektiği acının onun gözündeki sis perdesini kaldırdığını düşünürken bir yandan da hayatın sisleri üzerine yorumlar yapar.

Kimdi dün? Ah dün, güçlerin hazinesi! Kutsal dün, her günkü sisimizin özü!”

“Gündelik yaşam! Günlük ekmeğimizi bize ver bugün! Biz insanlar ne büyük acılara, ne büyük mutluluklara dayanıyoruz, çünkü bu acılar ve mutluluklar küçük olaylardan oluşmuş büyük bir sis tabakasına bürünerek geliyorlar. Yaşam bu işte, sis. İşte yaşam bu nebülözdür... Onu çoktandır aradığımın ayrımına varıyorum. Ben onu ararken yoluma çıkıverdi. Bir şey bulmak acaba bu mu? Birisi aradığı görüntüyü bulduğu zaman, bu, görüntünün arayışı sezinleyip ona doğru gelmesi değil midir? Amerika, Kolomb’u aramaya çıkmış olmasın?”

Okurken düşüncelerimin salınıp durduğu kitapta aynı zamanda diğer karakterler de hem eğlenceli hem de her biri bir filozof olma niteliğinde. Augusto’nun arkadaşıyla olan diyalogları, olaylar üzerine aldıkları ders ve yaptıkları yorumlar gerçekten düşündürücü olmalarının yanı sıra eğlenceliler de.


“…patika yolları olmayan, karmakarışık yabanıl bir ormanda yürüyelim. Gelişigüzel yürürken ayaklarımızla açarız patika yolunu. Bir yıldız izlediklerini sanan insanlar vardır; ben iki yıldız izlediğimi sanıyorum, ikiz yıldız. Ve bu yıldız, gökyüzüne uzanan patika yolun yansımasıdır, rastlantının yansıması.

Kararlı bir adım! Peki söyle bana Orfeo, Tanrı’nın, dünyanın ve nesnelerin olması gerekli mi? Bir şey olması gerekli mi? Bu gereklilik fikri, rastlantının kafamızda oluşturduğu üstün modelden başka nedir, ne dersin?”

“Ergenia nereden çıktı birdenbire? O benim bir yaratım mı? Yoksa ben onun yaratısı mıyım? Ya da ikimiz, karşılıklı, birbirimizin yaratıları mıyız, o benim, ben onun? Belki bütün her şeyin yaratısıdır, her şey de bütünün yaratısı mı acaba? Bir yaratı nedir? Sen nesin Orfeo? Ben neyim?”
Bazı bölümler bana Sezgin Kaymaz kitaplarını hatırlattı. Aşağıda alıntı yaptığım kısım bunlardan biri. Hayatı sorgularken ölüme de dem vuruyor ve bazı tanımlamalar yapıyor Augusto:


“İnsan tek başına kalınca ve gözlerini geleceğe kapatınca, sonsuzluğun o korkunç uçurumu ortaya çıkıyor. Sonsuzluk gelecek değil. Biz ölünce, ölüm bize çevremizde yarım daire çizdirtiyor, o zaman geriye, geçmişe, geçip bitmiş olana doğru yürümeye başlıyoruz. Ve böylece yazgımızın yumağını çöze çöze, bize hazırladığı bir sonsuzluk asla var olmadığı için, hiç ulaşamadan hiçliğe doğru yürüyerek gidiyor, gidiyoruz.


Yaşamımızın bu akıntısı altında, onun içinde, ters yönde akan başka bir akıntı var; burada dünden yarına gidiyoruz, orada yarından düne gidiliyor. Bir anda hem örülüyor hem çözülüyor. Ve arada bir öteki dünyadan, bizim dünyamızın içinden esintiler, buharlar ve hatta gizemli gürültüler bize kadar geliyor. Tarihin derinlikleri bir karşı-tarihtir, izlediği tarihin ters yönünde bir süreç. Yer altı denizinden kaynağa gider.”


“Günler gelip geçiyor ve aşk kalıyor. Orada nesnelerin içerilerinde, çok derinlerinde bu dünyanın akıntısı, öteki dünyanın ters akıntısı ile karşılaşıp çarpışıyor ve bu karşılama ile çarpışmadan acıların en büyüğü ve en tatlısı oluşuyor: yaşamak acısı…”


Bak Orfeo iplere bak, atkının mekikle nasıl gidip geldiğine bak, gücülerin nasıl oynadıklarına bak, ama söyle bana, varlığımızın dokumasının üzerinde sarıldığı kasnak nerede, söyle nerede?”


Orfeo hiç tezgah görmedği için, sahibini anlayabilmesi cok zordu. Ama konuşurken gözlerine bakınca ruhsal durumunu tahmin ediyordu…


Konuşmalarını okumaktan en çok zevk aldığım kişi, kendini “mistik anarşist” diye tanımlayan enişte karakteri oldu. Açıkçası böyle bir karakteri tanımış olmayı çok isterdim. Ayrıca kitabın o kadar akıcı bir dili var ki günümüzde yaşıyor olan bir kişinin düşüncelerini anlatıyor gibi. Bu yazı, kitaptan anladığımı ya da bana hissettirdiklerini yazmaktan çok alıntılarla dolmuş oldu ama kendim için pek çok yerin altını çizdiğimden bir kısmını paylaşmak istedim.


Kitabın sonu da tahmin edemeyeceğim değişik bir tarzda bitti. Uzun zamandır bir kitap beni bu kadar güldürmemişti. Bu güzel kitabın sürükleyiciliğinde çevirisinin de payının büyük olduğunu düşünüyorum. Kitap, İş Bankası Kültür Yayınların’dan temin edilebilir. İyi okumalar.



Künye:

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Çeviri : Yıldız Ersoy Canpolat

Hiç yorum yok: