23 Şubat 2015

Pek Güzel Filmler

Yoğun iş koşturmacası devam ettikçe kendim için yapabildiğim en güzel şey film izlemek. Her gün izleneceklerin çoğaldığı koca bir liste var elimde. Bu eklemeler içinden son bir kaç haftada seyrettiğim filmler arasında kötüsüne rastlamadım.

Açıkçası film tekniklerinden anlıyor değilim, umurumda da değil, sadece zevk ile izlediklerimden kendimce ve kısaca bahsedeceğim.

Turist-Force Majeure (2014)

Yönetmen: Ruben Östlund

Benim için çok taze bir film,  çünkü henüz bitirdim. Ayrıca yönetmenin izlediğim ilk filmiydi. Müzik, sahneler, mekanlar, yakın plan çekimleriyle bana epey Stanley Kubrick'i hatırlattı.  İçerik olarak Kubrik filmi gibi değil. İzlememiş olanlar için böyle bir beklenti yaratmak istemesem de bu haliyle son dönemde izlediğim en iyi filmler arasına girdi. Bir sahnesinde o kadar çok güldüm ki bunun benim ruh durumumdan mı kaynaklandığı yoksa gerçekten komik bir sahne mi olduğu konusunda tereddütte kaldım.  Yalnız izlemenin de böyle garip tarafları oluyor.

Filmde klasik bir aile ve kapılıp gittiğimiz standart hayat, tek bir sahneyle bile çok güzel anlatılmış. Çekirdek ailenin dişlerini fırçaladığı sahne örneğin; o anlarda kendimi de düşünerek biraz içim kıyıldı. Bence oldukça vurucu, durağan yapısına rağmen dikkat çekici bir filmdi.


Das Wilde Leben/ Eight Miles High (2007) 

Yönetmen: Achim Bornhak

Bu da dün akşam izlediğim ve dönem itibari ile izlemekten zevk aldığım bir film. Gerçek hayattan esinlenerek çekilmiş. Olay kahramanı hala yaşıyor, bu nedenle de ilginç. Filmde farklı bir açıdan da olsa Rolling Stone üyelerini görüyoruz, 68 kuşağı, rock n' roll öğeleri ile dolu bir film bu.

"Ne kadar ayıp" kafasıyla izlemezsek bazı yönleriyle gıpta edeceğimiz şeyler anlatıyor.
Yaradılış zorunluluğu sandığımız klişelerin çoğunluğu ön yargıdan ibaret olduğunu bas bas bağırıyor. Ha tabii şu an özgürlük savunuculuğu yaparken her şeyden, her türlü rahattan ve sahiplik duygularından arınacak cesarete sahip miyim? Değilim elbet, ben işin daha çok kafa yapısı ve zihniyet kısmındayım.
Bu arada film Uschi Obermaier'in hayatını anlatıyor. Kendisinden bu filmle haberim oldu. Sadece bu dönemin filmlerini sevenlere tavsiye edeceğim sanırım.


Moulin Rouge  / Kırmızı Değirmen (2001)The Great Gatsby / Muhteşem Gatsby (2013)

Yönetmen: Baz Luhrmann

Moulin Rouge aslında izlemekte geç kaldığım güzel bir film, özellikle müzikal seviyorsanız. Harika diyemeyeceğim ama görsel açıdan izlemesi keyifli.
Açıkçası aynı yönetmenin elinden çıkan The Great Gatsby bana daha izlenesi ve sürükleyici geldi. Bu düşüncemde, müzikal filmlerin ilgi alanıma girmiyor oluşu bir etken. Yine de bu filmleri sevdim. Gerçi müzikal deyince Sefiller'i ayrı tutuyorum, belki kitabından çok etkilendiğim için daha bir sevmiş olabilirim Sefilleri'i, yine de önce çekilen filmi müzikaline tercih ediyorum.

The Theory of Everything (2014)Her Şeyin Teorisi 

Yönetmen: James Marsh

Kendisini okuduğum kitaplar ve filmler yüzünden bire bir tanıyormuşum gibi hissettiğim Stephen Hawking! Hayranıyım ne diyebilirim. Sanırım o yanı başında yaşansa da ruhunun derinlikleri ve düşünce yapısına pek kolay nail olunamayacak bir deha; her deha gibi. Kelimeler düşündüklerinin ne kadarını anlatabiliyorsa o kadarı aktarılıyor bize. Gözümde her deha bir ermiş, derviş, artık ne derseniz.
Gelelim Her Şeyin Teorisi'ne. Drama ve biyografi olarak herkesin izlemek isteyeceği akıcı bir film. Oldukça da güzel. Sadece işin fizik kısmına daha çok ağırlık verilseymiş daha çok sevebilirdim. Hani biraz daha öğretici bir şeyler olabilirdi, ben en azından daha fazla bilim beklentisiyle izledim. Yine de izlemeye değer.

Ardından Hawking'in sunduğu In To The Univers belgeselini izledim. Benim için ilgi çekiciydi ama konuyla ilgili olanlar için çok derin bir şey yok. Yani sorular, sorular... cevabını bulamadığımız evrenin sırları sorularının olasılıkları üzerinde duruluyor. Bu soruları henüz sormamış kişiler için farklı bir bakış açısı kazandırabilir. Sadece ilk bölümü izlediğim için böyle düşünmüş olabilirim.

Miyazaki

Miyazaki! Her animasyonu ayrı güzel. Animasyon filmleri de tıpkı müzikaller gibi öncelikli izlenecek listemde yer almaz, ince ince seçer tavsiye edildiyse ya da konusu ilgimi çektiyse izlerim. Oysa Miyazaki'nin tüm animasyonlarını gözümü kırpmadan izleyebilirim.

O; Japon kültürünü ve inançlarını ince ince işlerken siz bu özelliklerin insan denilen canlıda bulunması gereken özellikler olduğunu anlıyorsunuz. Nasıl oluyorsa bambaşka kültürden bir yönetmen, her defasında çocukluğumda kurduğum hayalleri bana hatırlatıyor. Kendimi hep o gizemli sandığım ama büyüdükçe gizemi büyüdükçe bayağılaşan o çocukluk dünyasında buluyorum. Resim yapmak, yazmak, okumak istiyorum. Güzele olan isteğim artıyor ve Miyazaki karakterlerinin bakış açısını çalmak istiyorum: "Bugün çok güzel bir gün, çok ilginç olacak" Tek tek film isimi vermeyeceğim, dediğim gibi izleyip de kötüymüş dediğim bir animasyonu olmadı. En sevdiklerimse Ruhların Kaçışı ve Ponyo.

Jagten / The Hunt (2012)Onur Savaşı

Yönetmen: Thomas Vinterberg

Onur Savaşı adıyla çevrilmiş filmin afişine ve ismine bakarak izlemekten vazgeçebilirsiniz, geçmeyin. Sakin, hoş bir film. İçerik olarak her kültürün birbirine benzediği düşüncesiyle rahatlama ve huzursuz olma arasında gidip geldiğim bir film. Aslında afiş fotoğrafı can alıcı bir sahneden alınmış. Farkına varma unsuru biraz gerçek dışı olduysa da verdiği mesaj kayda değer.

Klasik ama insanlık var olduğu sürece değişmeyecek bir konu, tavsiye ederim.



Birdman (2014)Atmaca-Cahilliğin Umulmayan Erdemi

Yönetmen: Alejandro G. Iñárritu

Birdman içeriği ve yılı hakkında fikrim olmadan, ismi ilgimi çektiği için izlediğim bu filmi. Herkesi seveceği türden değil, benim de ikinci kez izlemeyi düşündüğüm türden bir film değil ama sıkılmadan seyre daldığım farklı bir yapıt. Oyuncular da ilgi çekici. Çekimlerdeki farklılığın bir sebebinin de baştan sona tek kamerayla çekilmiş olmasıymış tabi ben bunu izlerken anlayamadım.

Dönem itibari ile bugünün sosyal medyasının, benim de pek de farklı düşünmediğim kahramanlı aksiyonlu filmlerin eleştirisi yapılıyor. Filmin ilk sahnesi filmin gidişinin farklı bir hal alacağını düşünmeme neden olmuştu. Aslında kişilik konusu pek çok filmde işlenmiş olmasaydı galiba filmi daha çok sevecektim. İçerikten bahsetmek istemediğim için bu cümleyi böyle tam anlaşılmadan bırakacağım.

Yönetmenin en sevdiğim filmi hala Paramparça Aşklar ve Köpekler

A Separation (2011)Bir Ayrılık


Yönetmen: Asgar Ferhadi

Dönem filmleri kadar farklı kültürlerden çıkıp gelmiş filmler de ilgimi çekiyor. Bu da bir İran filmi. Konu öyle enteresan falan değil ama çok akıcı işlenmiş. Bazı diyaloglar çok basit gibi görünse de filmin içinde abes durmuyor. Aslında içerik olarak bize çok uzak da değil.
Bolca ödül de almış, izlemeye değer.






Satırların gittikçe kısalmasından, yorulduğum anlaşılmış olmalı. İki satır yazmadan geçemeyeceğim. Yakın zamanda izlediğim aşağıdaki filmlere de göz atmanızı tavsiye ederim. Özellikle Büyük Budapeste Oteli çok çok keyifli bir film. Herkesin izleyebileceği bir tarzı var ve çok iyi bir oyuncu kadrosuna sahip, çok eğlenceli. Bence Oskar ödüllerinde daha fazla yeri olmalıydı

Kısacası 2014 yılı benim için güzel filmlerle dolu bir yıl olmuş. Ayrıca yine Stanley Kubrick esintileriyle dolu Interstellar filmini de tavsiye ederim. Sinemada izlemesi görsel açıdan en keyifli filmlerden biriydi.




Saatler Çalışır, İzinsiz Hep Bir Sonraya...

Sevgili Ortaçgil'in şarkısından bir satır ile başlamak istedim ben de, uzun zaman sonra bir merhaba diyecek olan yazıma.

Yazmak içsel bir eylem anladım ki, bir iş kurmanın heyecanının, her gün aynı geçen günlerden, okunamayan kitaplar, izlenemeyen filmler, görülemeyen dostlar, gezilemeyen yerlerden dolayı bir serzenişe dönüşmesiyle, yazamamaktan şikayet edip duruyorum aylardır.

Zamansızlık ne zor, ne kadar bulaşmış yaşamlarımıza. Çalışmak elbette güzel ve gerekli ama ya kendimize sevdiklerimize ayıramadığımız zamanlar? Hayatta en çok sağlığıma, dostlarıma ve güzel anılarıma şükrediyorum ve biliyorum ki bunların hiçbiri maddi bir karşılıkla elde edilemiyor. Bu yüzden evimin huzurlu sarı ışığına, keyifle yaptığım el emeği ürünlerime döndün sonunda. Şimdi daha çok okumalı, izlemeli, gezmeli ve paylaşmalı elbette.

Tabi önce yarım kalan İtalya gezimi anlatmayı bitirmeliyim. Ayrıntılar zamanla siliniyor maalesef, kalan anılar ve bol fotoğrafla bir sonra yazımda Como Gölü'nde buluşmak üzere...


04 Ocak 2015

Jülide Özçelik İzmir Konseri - 3 Ocak 2015

  Yazamadığım süre boyunca bolca konser izledim. Zamandı, yorgunluktu, işti derken hiçbirinden bahsedemedim. Oysa bu sefer bu konser içime öylesine işledi ki yazmadan duramayacağım. Hemen paylaşacağım heyecanımı.

Dün akşam Karşıyaka Opera ve Tiyatro Sahnesi Jülide Özçelik ve müzisyenlerini ağırladı. Biz de bilet bulmak için oldukça çaba gösterdik, yılbaşından itibaren telefon etmediğimiz gişe kalmadı ama hiçbirine ulaşamadık. Sonradan öğrendik ki Karşıyaka Belediyesi bu konserleri ücretsiz olarak düzenliyormuş fakat önceden davetiye almak gerekiyormuş. Biz gişeye vardığımızda davetiye kalmamıştı elbette, yani konsere girişimiz de ayrı bir hikaye.

Gelelim güzel sesli sanatçımıza. Jülide Özçelik oldukça tanınmış ve değeri bilinenlerce takip edilen bir müzisyen. Yine de duymamış, görmemiş olanlar için belirtmek istiyorum ki Jülide Özçelik bence Türkiye'de özellikle yeni sesler arasında nadide olanlardan biri.

Jülide Özçelik konser boyunca, konuşurcasına rahat bir tonla söyledi şarkılarını. Şarkı aralarında anlattı, dinledik. Sanki hepimiz eski dostuymuşuz gibi içten ve mütevazi paylaşımlarda bulundu. Eminim benim gibi salondaki pek çok insanın da gözleriyle beraber yüreklerini nemlendirdi. Harika sesi bir kenara, konser sonrası insanlarla kucaklaşması, aynı samimiyeti insanlar arasında da sürdürmesi takdire şayan bir davranış. Aslında normal olan da bu değil mi?  Fakat aksi davranışlara o kadar alışmışız ki doğru davranışlar toplum olarak bize tuhaf gelmeye başladı.

Jülide Özçelik çoğunluğu Cem Tuncer düzenlemesi olan şarkılarından hatırımda kaldığı kadarıyla aşağıdaki şarkılarını söyledi:

  • Mecnunum Leylamı Gördüm
  • Kendinle Kalırsın
  • Kara Toprak
  • Yalan Dünya
  • Sebep
  • Anan Var Midur
  • Bugün Neden Gelmedin
  • Zaman
  • Hayat
  • Şu Yaltadan Taş Yükledim
  • Uzun İnce Bir Yoldayım
  • Eşitiz Eninde Sonunda
Benim favori şarkım Kendinle Kalırsın. Söz ve müzik kendisine ait. Dilerim diğer albümlerinde daha fazla Jülide Özçelik şarkısıyla karşılaşırız.

Ayrıca müzisyenler de teker teker harikaydılar. Piyanoda Ercüment Orkut, bas gitarda Efecan Tuncer, gitarda ismini yukarıda da andığımız Cem Tuncer ve davulda değerli arkadaşım Ediz Hafızoğlu'nun performansları mükemmeldi. Ediz Hafızoğlu'na konsere katılmamıza vesile olduğu için ayrıca teşekkür ediyoruz. 

17 Eylül 2014

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk II

İsviçre, Bern ve İnsana Saygı

Üç saatlik yolculuk ve bir saatlik saat farkının ardından 21:30 gibi Zürih’e vardık. Kapalı yer korkuma rağmen uçak yolculuklarına bayılıyorum, özellikle yerden ilk yükselişe, bulutların üzerine çıkmadan ve aşağısına inmeden önce pencereden manzarayı izlemeye. Uçağımız Zürih havalimanına inişe geçmeye başladığında o yemyeşil doğanın, doğa ile bütünleşmiş evlerin büyüsüne kapıldım. Daha sonra da üzülerek onayladığım düşünce aklıma o an yerleşti. Güzelim ülkemizi, yeşilini, tarihi miraslarını, kültürümüzü korumaktan ne kadar da uzağız. İnşaat sektörü denilen şey, ne kadar kontrolsüz, ne kadar vandalca tüm güzelliklerimizi katlediyor, durmaksızın...

Zürih havaalanında uçaktan indikten sonra bavullarımızı almak ve pasaport kontrolünden geçmek için kısa bir metro yolculuğu yapacağımızı biliyorduk. Ama bilmek ayrı tecrübe etmek ayrı elbette. Bavulları almadan metroda olmak tuhaftı, inek ve çan sesleri ile ilerledik ve yine arkadaşlarımızın önceden bilgilendirmesi ile duvarda çıkacak animasyonu bekledik. Metro hareket ettikten kısa süre sonra duvarda bir animasyon oynamaya başlıyor, bizim izlediğimizde tonton bir amca İsviçre bayrağını sallıyor, atıp tutuyordu. Bir başka sefer Heidi’yi görmüş arkadaşlarımız. İlk anda inek ve çan sesleriyle karşılanmak, çok iyi bir fikir verebilir burayla ilgili. Yeşil yeşil, yemyeşil bir ülke düşünün ve bu güzelliği hiç bozmadan, sanki zaten orada olmalıymış gibi gözüken mükemmel çatılı evler, kırlar. Heidi her an bir tepeden koşarak gelebilir gibi.


13 Ağustos 2014

İsviçre ve İtalya’ya Yolculuk I

Plan ve Hazırlık


Mayıs aylarında İsviçre’de yaşayan arkadaşlarımızı ziyaret etme isteği ile başladı her şey. İsviçre’ye gelmişken Fransa ve Almanya’ya gideriz derken, en çok gitmek istediğimiz yer İtalya’ya uzun bir yolculuğa dönüştü planlar. Yolculuğumuza Bern’den arkadaşlarımızın arabasıyla başlayıp, Lugano ve Como göllerini gezip ardından Venedik’e, oradan daha gitmeden büyüsüne kapıldığımız Toscana’da birkaç yeri ziyaret ederek Roma’ya, Roma’da birkaç günün ardından yukarıya doğru yine Toscana ile sarmalanıp, Cinque Terre’ye uğrayarak Bern’e geri dönecektik. Arabayı arkadaşlar kullanacak, konaklama ve yol haritasını Ufuk hazırlayacak ben de gideceğimiz yerlerle ilgili bilgi toplayarak bir nevi rehberlik hizmeti verecektim. Bir yandan çalıştığımdan, tüm bilgileri internet üzerinden topladım. Vikipedia’nın, çeşitli gezi sitelerinin ama en çok, daha önce buraları gezmiş sevgili blog yazarlarının yardımı oldu planlama ve kendi rehberimi yapmamda. Bunun üzerine gezimizin ardından mutlaka ben de yazacağım dedim. Hem paylaşmak hem de gezginlere yardımcı olabilmek için…
Evet, gelelim yolculuktan daha uzun süren ve neredeyse yolculuk kadar keyifli yolculuk planlamalarımıza. Benim gezi planı yapanlara ilk önerim, zaman varsa daha önce buraları gezmiş olanların yazılarını okumak, tecrübelerini, fotoğraflarını, önerilerini not almak. Şehirlerin, kasabaların, yapılar ve eserlerin fotoğraflarına bakmak. Böylece özellikle görmek istediğiniz yerleri belirleyebilirsiniz. Bunun ardından maps.google.com adresine gidip bu yerleri işaretleyebilir, aralarındaki mesafeyi, yakın mesafelerde görebileceğiniz diğer yerleri görebilirsiniz. Arabayla yolculuk yapmak özellikle Toscana yeşili arasında pek keyifli, ama otoban, benzin, park yeri ve yorgunluk kısmı ayrıca düşünülmeli. Biz Godhard tüneli girişi dışında hiç trafik sıkışıklığı yaşamadık. Tabi bir de Como’nun virajlı yolarında son hız gelen arabalar cesaretli bir sürücü gerektiriyor. Bunun dışında seçtiğiniz yerleri gezen turlara, tren ve otobüs seferlerine bakabilirsiniz.

İşte bizim gezmek istediğimiz yerler listemiz ve Google map yolculuk haritamız.


04 Mayıs 2014

Behramkale-Assos-Hasan Boğuldu

Geçen haftaki yazıma kaldığım yerden kısa da olsa devam edeceğim. Her ne kadar üzerinden bir hafta geçmiş olsa da üzerimizdeki etkisi devam ediyor nasılsa.


Nisan tatilimizin ikinci ayağı Behramkale'yi gezmek, yol üzerinde beğendiğimiz bir yerde konaklamaktı. Akşam saatlerinde Assos'a vardık. Saat itibari ile tarihi kalıntıların olduğu bölgeyi gezemedik, fakat güzel bir yürüyüş yaptık. Dar sokaklar, tertemiz bir hava ve yol boyunca tezgah kurmuş teyzeler... yürüyüşümüzün keyfini arttırdı. Müze yakınlarında eskiden kilise olan cami önünde soluklanıp manzaranın tadını çıkardık.



Ardından pansiyonumuza doğru yola koyulduk. Kaldığımız pansiyonu sokak aralarında gezerken tesadüfen bulduk. Bulduğumuza da çok memnun kaldık. Akrapol Pansiyon'u iki çocuklu bir aile işletiyor. Sadece altı odaları var ve bir bölümü daimi kaldıkları kendi evlerinden ibaret. Hepsi o kadar tatlı, o kadar samimi insanlar ki sanki pansiyona değil misafirliğe gittik. Akşam saatlerinde demledikleri çaydan bize de ikram ettiler. Küçük ve sevimli bahçelerinde, köy ortamında yaşarmış gibi çaylarımızı içtik

27 Nisan 2014

Çanakkale ve Bozcaada

Tatilin kötüsü olmaz derler. Olmaz elbet, ama bu tatil gördüklerimin en güzelleri arasındaydı. Sıcağı sıcağına yazmayınca devamı gelmiyor diyerek, hemen yazmak, fotoğraflar eklemek istedim. Çünkü paylaşırsam ve kayda dökersem hem uçup gitmeyecek hem de burada okuyup da bu rotayı izlemek isteyenler ve kaldığımız mekanlarda konaklayanlar olursa paylaşımımız güzel bir amaca hizmet etmiş olacak.
Çok ayrıntıya girmeden daha çok fotoğraflarla anlatmak istiyorum gördüklerimizi. İzmir'den çıktık yola, ilk mekanımız Çanakkale'ydi. Orada misafirperver dostları ziyaret ettik. Önce Gelibolu Yarımadası'na geçerek şehitlikleri gezdik. Abide ile sonlandırdığımız bu gezi neredeyse bütün günümüzü aldı. Bu yoğun gezinin ardından Çanakkale merkeze döndük ve balık yemek üzere kalabalık bir mekana girdik. Bir şehri orayı iyi bilen dostlarla gezmenin en iyi lezzetlere nokta atışı ulaşmak gibi güzel bir tarafı var. Tavsiye ederim, Çanakkale'de bir yemek molası verecekseniz ve deniz ürünleri seviyorsanız burası uğrayabileceğiniz leziz bir mekan.

Oradan kahve içmek üzere başka bir mekana geçtik. Burası bana öğrencilik yıllarımı hatırlattı. Tarihi Yalı Hanı'nda kahve içmek oldukça keyifli.

06 Ocak 2014

Zaman Düştü

Bu başlığı bir anda yazıverdim. Aslında bu düş kısmı için; "zaman düştü ellerimden yere, oradan tahta boşa" şeklinde bir düşüş mü, yoksa "zaman bir düş müydü" konusunda uzun uzun gereksiz monologlar yapmak isterdim. Bakıyorum ki blogumuza en son Mayıs ayında güncelleme yapmışız. Yani demek oluyor ki uzun yazılar yazacak zamanımız yok.

Şimdiye dek hep ciddi konulardan bahsettik; kitaplar, olaylar, gidilen, görülen yerler için yazdık. Fakat bugün biraz kendimizden bahsetmek istiyorum, biraz kendimizi özel hayatımızı aralamak, açık etmek. Malum, uzun zamandır yazamıyoruz, blogumuza zaman ayıramıyoruz. Bu yüzden böyle bir başlangıç yapmanın önümüzdeki zaman için iyi olacağını düşünüyorum.

Biz iki arkadaş, dahası iki dost yani iki "mor baykuş" bu blogu açtığımız günden beri aynı ağaçta geçiremedik günlerimizi. Hep uzak iklimlerde, yolların ayırdığı düzlüklerde dolandık. Bugün yine farklı şehirlerde yaşıyoruz. Birimiz şehirlerin şehri İstanbul'da(ki bu ben olmuyorum, yazarken bile iç geçirdim) diğerimiz İzmir'de. Hiç ayrılmıyoruz ama beraber de olamıyoruz... olsun! Bizim hayatımız garip bir şekilde paralel hayatlar gibi. Sevdiğimiz pek çok şey, tercihlerimiz ve fikirlerimiz aynı olmasa da her zaman benzer. Bu yakınlık dışında mutsuzluklarımız, huzurlu anlarımız, varoluşu sorgulamamızın tepe noktasına ulaştığı anlar bile hep aynı dönemlere tekabül eder. İşte yine öyle oldu. Yakın zamanlarda işlerimizin başına geçtik, kendimize ve birbirimize ayırdığımız vakitleri daha çok özler olduk. Bu nedenle yazmaya pek fırsat bulamadık. Umuyorum ki düzenimizin oturmaya başladığı şu günlerde artık okuyabilir, izleyebilir ve yazabiliriz.

Sevgili'yle İzmir'e yerleşmemiz üzerinden neredeyse 1.5 yıl geçti. Yazınca çok uzun bir zamanmış gibi görünse de aslında oldukça kısa. Buraya yerleşince, morbaykuşum ve diğer dostlarım uzaklarda kaldılar. Tahmin edersiniz ki yeni bir şehre yerleşmenin en büyük zorluğu yeni insanlarla tanışmak ve yeni bir ortam oluşturmaktır. Yoksa insan her yerde aynı şekilde yaşar gider, ama ben o insanlardan değilim. İnsan canlısı değilsem de arkadaş canlısıyım, onlarsız olmuyor. İşte bu şehrin bana ve bize sunduğu en güzel şey yeni dostlar edinmek. Hem de öyle uzun vakitlerde değil, görür görmez kaynaşılan, yıllardır tanıyormuş hissi yaşatan dostlar, yeni tanıştığımız iki güzel dosttan bahsediyorum! Yazı buraya kadar gelmişken, zevklerine güvendiğim için bu güzel dostlardan ödünç aldığım bir kitaptan söz açmasam olmaz.

Kitabın adı "Koleksiyoncu". Adından da anlaşılacağı gibi kahramanlarımızdan biri koleksiyoncu, diğeriyse resim öğrencisi olan güzel bir kız. Kitabın da arkasına yazdığı ve devamlılığı etkilemeyeceği için küçük bir ayrıntı verebilirim. Kitabın ilk bölümünde koleksiyoncu bu güzel kadını kaçırıyor. Sonrası da bu günlere dair olayları ve kahramanların fikirlerini okuyoruz. Yazar kesinlikle çok başarılı, kitap hemen içine alıyor insanı. Aslında bir gerilim romanı değil ama anlatımın başarısı güçlü bir empati kurmama neden oldu. Bu yüzden çoğunlukla tedirgin ve gergin bir şekilde okudum kitabı. Hiç alakası olmamasına rağmen  bana David Lynch'ı hatırlattı. Onun filmlerinde bariz bir korku ögesi yoktur ama örneğin araya giren bir cüce,  korktuğum bir anı bilinçaltımda harekete geçiriverir. Bu da öyle bir hikaye ki dümdüz görünmesine rağmen oldukça ürkütücü geldi bana. Ayrıca içindeki anekdotlar, hem psikolojik hem de toplumsal yorumlar bana bir dönem düşündüklerimi, kafa yorduğum konuları hatırlattı.

Filmini izlemek farz oldu.

Nihayetinde her zamanki gibi ayrıntıya girmeyeceğim. Okumanızı tavsiye eder, selamlar sevgiler sunarım.


05 Mayıs 2013

II.Uluslararası İzmir Sanat Bienali

2. Uluslararası  İzmir Bienali 1 Mayıs'ta başladığı için gecikmiş bir etkinlik yazısı yazıyorum aslında. Uzun bir süredir bu etkinliği beklediğim halde ancak bugün gezme fırsatı bulabildim ama siz Bienal'i gezmek için geç kalmış sayılmazsınız. Son gün 5 Mayıs.

İstanbul Bienallerinden birini yıllar evvel gezmiştim. Bu nedenle beklentim biraz yüksekti fakat birbirinden güzel tabloları görünce dört saat boyunca kendimi kaptırarak dolaştım, çok büyük bir keyif aldım. Giriş ücreti sadece 5 lira. Bienal'den ziyade büyük bir resim sergisi geziyormuşum hissine kapıldım ama bu bana yetti de arttı. 53 ülke sanatçısının yer aldığı Bienal'de bir çok Türk sanatçı bulunuyor. Eserlerin hepsi de birbirinden güzel. İzmir'de yaşıyorsanız mutlaka gezip görmelisiniz. Katılım azlığı beni oldukça şaşırttı. Bunun nedeni; İzmir'deki etkinlik duyurularının iyi yapılamaması mı, sanat sever azlığı mı emin değilim.

Hepsini aklımda tutmama imkan yok elbette ama aklımda kalacak kadar yer eden sanatçı ve eserleriyle sizi baş başa bırakayım.

İlknur Kazak



Erol Yıldırım : Su Akar Yolunu Bulur



Betül Omay Yazıcı



İllona Petzer /Güney Afrika



Sevgi Gür



Nasuhi Yılmaz


Ayrıca keçe ile resimler yapan Semra Adıyaman'ın tablolarını çok beğendim ama maalesef ki fotoğrafını çekmemişim, internette de izine rastlayamadım. Görülmeli!





20 Nisan 2013

İyi Bir İnsan İçin Sonat



Ardında farklı farklı duygular bırakan filmleri seviyorum, birbirine zıt duygular bırakanları özellikle.
Başkalarının Hayatı (Das Leben Der Anderen) işte tam böyle bir film. Sevgi, nefret, keder, umut birbiri ardına gelip geçtiler. Umut çoğu zaman önceliği alır içimde ve şimdi de öyle oldu.

Bir de sorular sorduran filmleri, hayatı, insanı, doğruyu, yanlışı ve en çok kendini sorgulatan. Bu film insanların kurduğu sistemleri, ilişkileri, yaşamları düşündürdü. Asıl kötü olanın; kötü sistem, kötü seçim, kötü ilişki değil de, kötü insanlar olmalı dedim sonunda. Ve bizlerin ne kadar birbirine benzer, birbirine bağlı olduğunu. Küçücük bir mum ışığı gibi de olsa iyi bir insanın ışığını yayabileceğini. 

Derin bir nefes alıp ardından, ayakta alkışlamak istedim.


Başkalarının Hayatı, 1984 yılında Doğu Almanya’da geçiyor, polis örgütü Stasi insanları dinliyor, gözlüyor… Rejim karşıtı olabilecekleri düşünüldüğü için, tiyatrocu bir çifti gizlice izleyen yüzbaşının onlarla kurduğu ilişkiyi anlatıyor film. Bu tek taraflı ilişkide onlarla birlikte değişiyor, düşünüyor. Bozulan sistemi, ilişkileri ve kendi hayatını sorguluyor... Abartısız, insani ve doğal. Film 58 ödül almış ve yönetmenin ilk uzun metrajlı filmiymiş.


İyilik atasözündeki gibi denize atılsa da, bir dalga ile yapıldığı kıyıya döner de, biz onu görür ya da görmez miyiz acaba?

Özlem

12 Nisan 2013

Hüsnü Arkan-Mino'nun Siyah Gülü

Evde okumamı bekleyen az kitap varmış gibi yakınlarda bir kütüphane olduğunu öğrenince dayanamayıp
kitaplara bakmaya gittim. Hüsnü Arkan'ın kitabını görünce yine dayanamayıp alıverdim. Aslında henüz kitabı bitirmiş değilim ama hemen yazmak istedim. Kitabı okuması o kadar keyifli ki sonunu hiç merak etmiyorum.

Uzun zamandır bir kitap okurken böyle hislere kapılmamıştım. Eğer kitabı ödünç almamış olsam bitirmeyecek, her hafta bir bölüm okuyup bitmemesi için elimde dolaştıracağım. Bu nedenle emanet olması isabet olmuş. Her zamanki gibi kitabın içeriğini pek anlatmayacağım, fakat bir fikriniz olsun diye şöyle bir üzerinden geçeyim. 60'lı yıllar ve bugün sayılabilecek bir dönem arasında gidip geliyor anlatım. Geldiğim yere kadar üç kişinin ağzından ve Mino'nun mektuplarından takip ediyoruz olanları. Ege'nin küçük bir kasabasında yaşayan Münevver (Mino) sanıyorum okuyunca herkesin çok seveceği bir karakter. Hikaye'nin Ege'de, İzmir'de geçiyor olması ve Mino'nun resim yapması, harika mektuplar yazması onu çok sevme nedenlerimden sadece birkaçı. Kitabı okurken bütün olaylar yaşanmış ve hepsi gerçek mektuplarmış gibime geliyor. Sanki Hüsnü Arkan onları alıp derlemiş. Daha önce Arkan'ın Menekşeler, Otlar ve Oburlar kitabını okumuştum, onu da sevmiştim ama bu çok başka.

Bu kitabı okurken resim yapmak istiyorum, hemen ardından oturup günlükler doldurma hevesim vuku buluyor. Güzel bir şarkı dinlemek, balkonuma çıkıp kuş seslerine kulak vermek istiyorum. Hatta benim için gariptir, kendimi doğaya adamak geliyor içimden. Hiçbirini yapamıyorum çünkü kitabı elimden bırakamıyorum. Ah, hep böyle kitaplar okumam gerek. Böyle kitaplar yazsa yazarlar, güzelliklere sevk eden,  insanın içine sebepsiz mutluluklar salan. Fakat sanılmasın ki çok mutlu bir hikaye anlatılıyor kitapta. Hiç değil, tersine darbe döneminde, alınan canlar, arda kalan insanlar var ama içime saldığı duygular; tuhaf bir şekilde çok güzeller. Özellikle Mino'nun ağzında yazılan satırlar tekrar tekrar okunacak kadar güzel.

"Siz benim gulyabanim olur musunuz? Beraber tahta elişleri yapar, boyar, satar, geçiniriz. Herkes sizden korkar. Ben, "bakın öyle değil" derim, "bakın öyle değil... O benim dağ arkadaşım, yedi cücem, karabasanım...Karakalemim"

Bu kitabı henüz satın almadım ama kitabın içinde Hüsnü Arkan'ın 5 Mayıs isimli bir şarkısının olduğu cd yer almaktaymış. Ona sahip olmak için bir neden daha!


06 Nisan 2013

XI. İzmir Öykü Günleri

Konak Belediyesi'nin bu yıl 11'incisini düzenlediği öykü günleri iki günlük bir organizasyon. İzmir'de yeni olduğum için uzun süredir devam eden bu etkinliği bir kaç gün öncesine kadar duymamıştım. Başlangıçta katılım konusunda tereddüte düşmüştüm. Bunun bir sebebi etkinlik haberini tesadüfi olarak "twitter" yoluyla öğrendikten sonra farklı kaynaklarda ayrıntılı bilgiye ulaşamamam, diğer sebebiyse gideceğim mekanı bilmiyor olmamdı.

Nihayetinde etkinliğin gerçekleşecek olmasından emin olmayarak gittim, Konak Belediyesi Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür ve Sanat Merkezi’ne. Üstelik mekanı oldukça kolay buldum. Kapıdaki kalabalığı görünce huzura erdim, katıldım aralarına.  Bu yılın onur konuğu Selim İleri'ydi. 

Şan dinletisi ile başladı program. "Ah Bir Ateş Ver, Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne" "gibi parçalar seslendirdiler. Hele bir düetleri vardı ki ilk kez duydum ama tüylerim ürpererek dinledim: "Sen Sen Sen". Yazarken bile Başak Karataş ve Hasancan İşgüden’in harika yorumlarını tekrar dinliyor ve Berk Köseoğlu'nun piyanosunun sesini duyuyor gibi hissediyorum. Benim için etkinliğin başlangıcı oldukça etkileyici idi. Ardından İzmir Devlet Opera ve Balesi sanatçıları Selim İleri'nin "Son Sayı" öyküsünün libertosu ile devam ettiler. 

İlk konuşmacılar Doğan Hızlan, Sırma Köksal ve Zuhal Çetin idi. İlk sözü Doğan Hızlan aldı ve öyle akıcı, öyle güzel konuştu ki kısacık sürede bilgi ve kültürünün perdesini bize aralayıverdi sanki. Selim İleri'yi övgüyle anlattı. Romanlarından, öykülerinden bahsetti. Sırma Köksal ve Selim İleri'nin  kitap kapaklarından, esinlendiği şeyler ve mekan fotoğraflarından oluşan slayt gösterisi ile hayat hikayesini, operaya, resme, tiyatroya ve okumaya olan sevgisini izledik, dinledik. Sanatçıların biyografilerini okumaktan, dinlemekten çok keyif alırım. Panelin bu kısmı benim için bir hayli ilgi çekiciydi. 



Panelin ikinci bölümünde Nermin Bezmen de kendi dilinde Selim İleri'den, onu nasıl yazarlığa cesaretlendirdiğinden bahsetti. Ardından Ayşe Sarısayın devraldı konuşmayı. Ayşe Sarısayın, babası Behçet Necatigil'in yanı sıra yazar kimliğiyle de Selim İleri'yi tanıma şerefine nail olmuş. Çocukluk yıllarında başlamış Selim İleri okumaya. Ayrıca Özlemimin elinde de şu sıralar Ayşe Sarısayın'ın bir kedisinin dilinden anlattığı "Kedimin Adı Çamur" kitabı var. Bana da bir hayli bahsetmişti kitaptan ve yazarından. Bu nedenle panelde Ayşe Sarısayın'ı dinleyebilmek hoş bir tesadüf oldu.

Ardından çok sevdiğim bir yazar Ahmet Ümit aldı mikrofonu. Eğlenceli ve akıcı konuşmasıyla sanıyorum herkesin bir anda dikkatini çekti. Gülerek ve hayranlıkla dinledim. Yazar olmakla beraber, güzel konuşmak bana göre her yiğidin harcı değil, fakat bugünkü konukların hepsi de birbirinden güzel konuşmalar yaptılar. Bunlar içinde samimiyeti ve rahatlığı ile Ahmet Ümit'i farklı bir yere koymak istiyorum. 

Derken Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan çıktı sahneye. Kendi şiirini okuyarak katıldı konuşmaya. Çok da güzel bir şiirdi. Ardından Selim İleri'ye plaketini takdim etti. Sanıyorum böyle organizasyonlara önayak olmak sanattan anlayan insanların harcı. Buradan ben de kendisine okuyucu olarak teşekkür etmek istiyorum. 



İki bölüm arasında verilen arada yazarlar aramızda rahatça dolaştılar. Kitaplarını imzaladılar, ne yazarları sıkacak rahatsızlıkta bir insan bunaltısı ne de insanların yazarlara ulaşamayacağı uzak bir durum vardı bugün. Gerçek sanatçılar ne kadar da egolarından uzak ve halk arasına karışmak konusunda rahatlar. Bu benim çok hoşuma gitti. Ahmet Ümit'i aramızda dolaşırken izlemek benim için çok keyifliydi doğrusu.

Bu organizasyon bence çok güzel düşünülmüş, çok da kıymetli bir konuk topluluğu oluşturulmuş. Daha da güzelleştirmek adına olumsuz taraflarını da buradan dile getirmek istiyorum. İlkin bu organizasyonun programı neredeyse bir yıl önceden belli olmasına rağmen duyurusu sanıyorum son bir kaç gün içinde yapıldı. Oysa aylar öncesinden şehrin her yerinde afişlerini görmemiz gerekirdi. İzmir'de etkinlikleri haber veren internet siteleri ve twitter hesapları var. Bu anlamda tüm sosyal medyada aylar öncesinden haberi dolaşabilirdi. Fakat maalesef ki kelimenin tam anlamıyla hasbelkader programdan haberim oldu.

İkinci konu ise panele getirilen liseli öğrenciler. Üzülerek söylüyorum ki buraya zorla getirilmiş gibi bir halleri vardı. Nasıl davranacakları konusunda bilgisiz, adap konusunda ise oldukça rahattılar. Onların konuşmaları, zamanlı zamansız alkışları ve ilk bölümün ortasında ansızın kalkışları oldukça dikkat dağıtıcıydı. Açıkçası onlar gittikten sonra ortam rahatladı, konsantrasyonumuz ciddi ciddi arttı.
İkinci bölümün başında üniversite öğrencileri olduğunu tahmin ettiğim bir grup, konuşmanın başında hep beraber kalkıp gittiler. Sanki sıkılıp da çıkıyorlarmış gibi bir hava oluşturdular. Oysa ki ders saatleri içinde hocaları ile birlikte girip çıkmış olduklarını tahmin ediyorum. 

Oysa böyle güzel ortamlara kitap okumaya gönül vermiş özel öğrenciler seçilmeliydi. Böylece hem diğer öğrenciler sıkılmaz hem de gerçek bir okuyucu kitlesine ulaşılmış olurdu.

Vaktiniz varsa yarınki panele katılmanızı öneririm. Yarınki panelde Hakan Günday, Doğu Yücel gibi isimler var...

Bugüne dair...
Etkinlik Bülteni

01 Nisan 2013

Urla Sanat ve Antika Pazarı

Bugün çok sevimli, her köşesi sanat kokan bir sokaktaydık. Urla Sanat Sokağı'nda (Zafer Caddesi) her ayın son pazar günü kurulan Sanat ve Antika Pazarı, el yapımı ürünlerin sahipleri tarafından satıldığı nadide pazarlardan. Ben çok keyif aldım, anlatmaktan ziyade sizi fotoğraflarla baş başa bırakacağım.


Burası oldukça küçük bir sokak ama işlevi büyük, sevimli atölyeler tezgahların arkasında sıralanmış:


Ebru satın almanız, izlemeniz ve dilerseniz 5 TL karşılığında denemeniz mümkün:


Antika eşyaların fiyatları biraz yüksek:



Aşağıdaki fotoğrafta, tezgahın sahibi çok şeker bir kadın. Kendisi harika cam, seramik takı tasarımları yapıyor.  Benim favorim bu tezgah oldu. Ayrıca İNCİKA'nın sayfasından el emeği güzel ürünlerini satın alabilirsiniz. Tezgahtakiler henüz internet sitesinde yer almıyor ama en kısa zamanda ekleyeceğini söyledi. Ben kendisine hayran oldum:




İncika'nın Baykuş kolyelerine tek tek ayrı bir sevgi beslediğimi söyleyebilirim. Bir tanesini aldım ama aklım da diğerlerinde kaldı:


Bu da ahşap ustası İlhan Durmaz. Çok güzel ahşaplar yapıyor:



Bülent Ortaçgil şarkıları çalınıyor kulağımıza. Hem de kanlı canlı. Bu da sokağın bir başka güzelliği:


Harika taş boyamalar:



 O güzel baykuşlar her yerdeler:


Ressamları izleyip, tablolarını satın alabilirsiniz:



Burası da sevimli bir mozaik atölyesi. İçeride zevkle işlenmiş desen desen mozaikler var. Aynı zamanda belli mekanlarda kurs da veriyorlar. Baykuş figürleri, papağanlar...