10 Eylül 2012

İzmir Doğal Yaşam Parkı


Hayvanları Seviyoruz 

Bugün İzmir’in kurtuluşunun 90. yıldönümüydü. Bugün de blogumuzu güncellemezsen ne zaman güncelleyeceğiz değil mi? Kısa bir süreye kadar Yalova’da yaşarken, henüz ne olduğunu anlamadan İzmir’e yerleşmiş bir İstanbullu olarak yeni bir şehir tanımaya başlıyorum. O vesileyle İzmir Doğal Yaşam Parkı’nı gezmeye karar verdik.

Önceki yazılarımdan birinde Afrika’da yaptığımız safaride, hayvanların çok büyük bir ortamda kontrollü olarak rahatça dolaşmalarına tanık olmuştum. Bu park bana orayı hatırlattı. Çok benzemese de pek çok hayvanın herhangi bir hayvanat bahçesinden daha rahat bir ortamda dolaşıyor olmaları çok güzel. Giriş ücreti yetişkinler için 3 TL, öğrenciler için 1TL, oldukça ucuz.

İzmir Merkez’den Doğal Yaşam Parkı’na ulaşım rahat. Eğer kendi aracınızla gelecekseniz hem rahat hem de keyifli bir yol sizi bekliyor. Otoparktan ücret talep edilmiyor oluşunu da ekleyelim. Zira biz İstanbullular pek alışık değiliz böyle uygulamalara. Ayrıntıları  Doğal Yaşam Parkı'nın kendi sitesinden de öğrenebilirsiniz.

Hayvanların yaşadığı bölgeler düzenli bir şekilde bölünmüş. Çocuk Hayvanat Bahçesi, Afrika Savanı, Tavus Kuşları ve Sülünler gibi bölümlerde orada yaşayan hayvanları görmeniz mümkün. En sevdiğim bölümlerden biri Tropik Merkez kısmıydı. Burası kapalı bir alan ve soğutulup nemli bir ortam oluşturulmuş. İçeride papağanlar, yılanlar, timsah ve kaplumbağa gibi hayvanlarbulunuyor. Bu tropik alanda ağaçlardan sarkan muzlar bile var.
Pelikanlar muhabbet halindeler:

 Bu tavus kuşu rahatça etrafta dolaşıyor:


Onları sevebilmek için korkmamak gerekiyor galiba. Bu güzel at yanımızdaki ailenin bebeklerine verdiği mamadan kendine pay çıkarmak için gelmiş:


Zürafaların yüzleri bana hep hüzünlü gelmiştir. Bu zürafa da Seyir Terası'ndaki insanların elinden ot yiyor: 


İşte Sevgili'nin çok yakın zaman önce üzerine binip bir kez daha hayran olduğu, ihtişamlı ve sevimli, akıllı hayvan. Üstelik aynadaki görüntüsünün gerçek olmadığının ayırdına varan birkaç hayvandan biriymiş kendileri:

Halka kuyruklu lemurların yüzündense fırlamalık fışkırıyor:

Tropik Merkez'deki serbest papağanlar dokunulacak kadar yakında duruyorlar.



Bu koca kaplumbağanın canlı olup olmadığını anlamam için dakikalarca izlemem gerekti: 



Flash kullanımı yasak bir ortam olduğu için iguana ve diğer yılanların fotoğrafları yok. Sadece ışık altında dolanmış bu ilginç yılanın fotoğrafı net:


Biraz da olumsuz kısımlardan bahsedelim. Mekanı gezerken Belediye makinelerinin çalışmasına denk geldik. Çalışmalar yüzünden bazı hayvanlar kendini göstermediler, yuvalarında saklanmışlardı. Böyle bir yerde en yoğun zaman olan hafta sonunda iş makinelerini çalıştırmak hoş gelmedi gözümüze. Ayrıca kapalı alanlardaki pek çok bölgede asılı uyarılara rağmen insanlarımız fotoğraf makinelerini flashlı kullanmaya devam ediyordu. Okumayı mı sevmiyoruz, kurallara mı aldırmıyoruz?

Girişte dağıtılan broşürlerde parkın haritası mevcut fakat dolaşması kolay bir alan olduğundan haritaya ihtiyaç duymadık. İçerideki restoran atıştırıp çay içmek için oldukça ideal, üstelik çok da ucuz. Yürüyüşün tadını çıkarmanızı dilerim.

15 Ağustos 2012

Bir Kitap Severin Günlüğü'nden

Kısa bir süre önce  her şeyden bir tutam blogu ile karşılaştım ve bir etkinlik düzenlediğini öğrendim. Konu kitap olunca, etkinliği de merak ederek katılmak istedim  her şeyden bir tutam
etkinliğe katılan blog yazarlarını eşleştirerek ayrıntıları bize bildirdi. Benim eşim, İç Ses adıyla Bir Kitap Severin Günlüğü.

Eşleşmenin ardından, İç Ses ile keyifli bir diyalog başladı. O samimiyeti, kitapları seven bir insanın pırıltısını ta yazdıklarından, uzaktaki yakınlığından hissettim. İyi ki katılmışım, bu etkinlik sayesinde güzel bir insanla tanışma fırsatım oldu. Kargosu elime ulaştığında o güzel heyecanların kıpırtısını duyumsadım. Paketin arasından çıkan rengarenk kalemler ve harika bir magnet ile kitaplar, benim için yazılmış notlar heyecanımın artmasına yetti.

Etkinlik sahibi "her şeyden bir tutam"a ve Sevgili "Bir Kitap Severin Günlüğü"ne çok teşekkür ederim. Seçtiği kitapları okumamıştım ve elimdeki kitap bitince ilk işim onlara başlamak olacak.

Mevlana'dan Düşündüren Hikayeler ve Jeff Abbot'tan Mahzen.


İmkanlarım el veremediği için bu güzel paketi ve yazıyı kötü bir fotoğraf ve biraz da geç yayınlamak zorunda kaldığım için İç Ses'in hoşgörüsüne sığınıyorum.

04 Ağustos 2012

Kukla Atölyesi Nihayete Erdi


Üç günün ardından kuklalarımızla birlikte İzmir Film Atölyesi'nde Özlem Akın ile Kukla Etkinliğimiz de tadı damağımızda kalarak sona ermiş oldu. Kukla yapmayı öğrenmek dışında bu güzel insanları tanımak hoş bir deneyimdi. Kış döneminde de hem İstanbul hem İzmir’de atölye günleri açılmaya devam edecek. Ucundan köşesinden ilginiz varsa hem Kukla Atölyesi’ne hem de Animasyon Atölyesi’ne katılmanızı dilerim.

Hummalı çalışmalarımızın ardından kuklalarımızın hemen hemen bitmiş halleri şöyle:







Katılan ve kuklalarını blogumuzda paylaşmaya izin veren tüm katılımcılara çok teşekkür ederim. 


03 Ağustos 2012

Ömer Faruk Tekbilek İzmir Konseri


İzmir Büyükşehir Belediyesi yaz süresince, Tarihi Havagazı Fabrikası’nda ücretsiz “Çim Konserleri” düzenliyor. Duyduk ki 2 Ağustos gecesi Ömer Faruk Tekbilek sahne alıyormuş, biz de kaçırmayalım dedik. Uzun bir süre önce “I Love You” eseriyle tanıyıp sevdiğim sanatçıya İzmir’de denk geleceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Tarihi Havagazı Fabrika’sına ilk kez gittim. Aslında  konserle rücretsiz olduğundan biraz önyargılıydım izleyici olmak için. Tekblek’in dinleyici kitlesinden midir, İzmir’in konserleri hep böyle mi olur bilmiyorum ama çok güzel bir ortamda, çok hoş bir konser izledik. Alanın ön kısmına armut minderler, geri kalanına da sandalyeler yerleştirilmişti. Bu yüzden konseri izlemek bir o kadar rahattı.

Tekbilek ve ekibi, sahneye tam zamanında çıktı. Uzun zamandır tam saatinde başlayan bir konser izlememiştim. Sanırım bu da özel bir organizasyon olmamasının avantajı.  Ekip sahne alıp şarkıya başladıklarında biraz yorgun biraz da ruhsuz idim ama daha ilk dakikalarda gözlerim doluverdi. Kendime şaşırdım. Tekbilek neyi üflemeye başlayınca bu sesin, bu ezgilerin ruhumun çok yakınından geçtiğini daha iyi hissettim. Sonra sazı aldı eline, sonra zurnayı ardından davulu. Bir insanın o zor neyi çalmasını anlayabiliyorum da birbirinden farklı müzik aletleri çalıp üzerine bir de sesinin güzel oluşunu pek anlayamıyorum. Çok etkileyici, çok keyifliydi.


Konser bitiminin ardından Tekbilek albümlerini imzaladı ve bu süre boyunca yüzünden gülümseme eksik olmadı. Hem ünlü hem de mütevazi kalabilmek zor olsa gerek. Bu organizasyon için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkürlerimi sunuyorum.

01 Ağustos 2012

İzmir Kukla Atölyesi


İki gündür İzmir Film Atölyesi’ndeyim. Pek keyifliyim. Kardeşim Burak sayesinde haberimin oldu etkinlikten. Burak, uzun bir süredir “stop motion” tekniğiyle kısa filmler çekiyor. Filmleri için mekanlar, figürler ve senaryolar hazırlıyor. İlk kukla deneyimimiz Sevgili’yle beraber Fimo hamuru kullanarak ve fırında fazla tutup kuklanın burnunu yakarak gelişmişti. Oysa bu etkinlik oldukça profesyonel ellerde, üstelik çok da zevkli.
Üç gün sürecek olan etkinliğin ikinci gününü devirdik bugün. Ne zaman başladık, nasıl geçti koca iki gün, hiç anlamadım. Özlem Akın yönetiminde, İzmir Film Atölyesi’nde toplamda 24 saat sürecek olan etkinliğimizde kukla yapımını öğreniyoruz.

Bilmeyenler, duymayanlar için öncelikle hocamız Özlem Akın’ı tanıyalım. Özlem Akın, 45. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde, Gemeinchaft adlı filmiyle, en iyi kısa film ödülünü almış genç bir yönetmen. Çek Cumhuriyeti’nin Prag’ında yaşıyor ve harika kuklalar yapıyor. Kuklalarını filmlerinde oynatıyor, satıyor, isteyene  öğretiyor. Belli dönemlerde İstanbul ve İzmir’de atölye çalışmalarına zaman ayırıyor.  Kuklalarındaki detayları incelemenizi tavsiye ederim. Bayılacaksınız…





İzmir Film Atölyesi; Konak’ta, çok hoş bir binanın içinde, sevimli bir atölye. Aşağıda gördüğünüz

29 Temmuz 2012

Dahiler ve Aşkları


Bakmayın öyle çok kalın göründüğüne, aslında her hayat hikayesinde “biraz daha devam etse” diyeceğiniz bir kitap. İçinde pek çok sanatçı, şair, yazar ve bilim insanının aşklarıyla beraber hayatları anlatılıyor. Kısa kısa bölümlerden oluştuğu için hem sıkmıyor hem de kitabın kalınlığının farkına bile varmıyorsunuz.

Her ne kadar kitabın ismi dahiler olsa da, aslında fark yaratmış ve kalıcı olmuş insanların hayatını konu alıyor bu kitap. Kitabın ismi ve içerik bilgisi bile benim için merak uyandırmaya yeterli oldu. Bir dahinin hayatından çok etkilenmeyi ummuştum aslında fakat böyle bir şey hissetmedim. Her birinden ayrı hazlar aldım, şaşırdım, üzüldüm… yine de merak ettiğim öncelikli isimleri sıralayayım ki kitap hakkında fikir sahibi olmayanlar için bilgi niteliğinde olsun:


Honore Balzac               Beethoven          Yahya Kemal Beyatlı    Charli Chaplin
Salvador Dali                 Doystoyevski      Einstein                          Freud
Vincent van Gogh          Victor Hugo        Nazım Hikmet               Franz Kafka
Frida Kahlo                    Mozart                 Picasso                          Edgar Allan Poe
Mevlana                         Oscar Wilde        Virginia Woolf              Leonardo Da Vinci 

Aslında bu isimlerle beraber, kitaptaki hayatların büyük çoğunluğunu saymış oldum. Benim için öncelikli olanlar bunlardı. Aklımda ne kaldı derseniz, öyle tüm okuduklarını aklına kazıyanlardan değilim. Fakat genel olarak hiçbir aşkın kalıcı olmadığını ya da kalıcı ve üretici bir insan olmak için aslında mutsuz bir hayat sürmek gerektiğini düşündüm. Bu fikre önceden beri sahibim de bu hayatlarla beraber düşüncemde sağlama yapmış oldum diyelim. Koşullar mı insanı üretici kılar yoksa üretken insan mı koşullarını zorlaştırır bilemiyorum ama pek çok koşulun bir araya gelmesi gerekiyor olabilir. Genel olarak dahilerin hayatları mutsuzluklarla dolu. Özellikle de kadınların…

Belki de benimki algıda seçiciliktir ama yüzyıllardır kadınların daha çok yıprandığını, bolca aldatıldığını, erkeklerinse aldatmayı ve serbestliği kendinde doğal bir refleks gibi yaşadıklarını gördüm yeniden. Bilemiyorum o yıllardan bu yıllara hayatlarımızda bu hikayenin ne kadarı değişti?


Sayfalar arasında Freud’a denk geliyorum. Freud’un hayatını anlatan neredeyse bu kalınlıkta bir kitap okuduğum halde, yine ilgiyle okuyorum hakkında yazılanları. Fikirlerine katılıp katılmamak değil niyetim ama 3-4 yıl boyunca nişanlısıyla mektuplaşmaları ardından kocaman bir aile olmaları beni epey etkilemişti. Uzun süre kokain kullanmasına rağmen bağımlı olmayan kişiliği ve ilgilendiği konular oldukça dikkat çekici. Hayatı ile ilgili pek açık vermeyişi de başka bir merak konusu tabi.

24 Temmuz 2012

Yerdeki Yıldızlar


Uzun zamandır içime işleyecek, duygularımı hallaç pamuğu gibi savurup atacak bir film izleyeyim deyip duruyordum. Eşimin sayesinde gerçek oldu dileğim.  “Taare Zameen Par” “Yerdeki Yıldızlar”… Doğru kabul edilenlere ulaşmak için büyürken insanlar, uzaklaşan büyülü güzel düşlere sahip çocuklar yerdeki yıldızlar.

Şuan evrenin gizemini çözmüşçesine dingin, coşkulu ve mutluyum. 






Ön yargılarımla başladı film, gördüğüm yerde kaçmak isteyeceğim bir oğlan çocuğuna, sarılıp ağlamak istememle sona erdi. 2007 yılında yayınlanmış, yönetmeni Aamir Khan. Bazı fotoğraflarda olduğu gibi hayran bırakan renkleri var Hindistan’ın ve birçok filmde beni rahatsız eden ama bu filmde çok hoşlandığım animasyonlar. Aamir Khan ve Darsheel Safary’in oyunculukları, Darsheel’in bakışları, mimikleri şahane. Ve filmde kullanılan şarkıların sözleri öyle güzel ki, yazmak isterim.

“Biraz tatlı, biraz ekşi.
Biraz yakın ama çok uzak değil.
Bana gereken, tüm ihtiyacım olan, tüm ihtiyacım olan özgür olmak.
Dokunacak kadar yakın olmasına rağmen kaybolur bir anda, sanki bir serap.
Düşlerin dokusu, bir süveter gibi ısıtır beyaz bulutların ötesindedir benim dünyam.
İzin ver de gireyim,
izin ver, şüpheliyim.
Vardır benim gibi,
daha daha niceleri.
Yalnız değilim uyur-gezer, yarı uyanık adım atıyorum sendeliyorum.
Yalnız değilim, uyur-gezer, şaşkın yürürken tökezliyorum.
Hala şüphelerim var acaba batan güneş tekrar doğacak mı?
Dünyam bir çözüldü mü herkesi şaşırtacak.
Gözlerim açık nasıl da koşuyorum, nasıl da koşuyorum öte-dünyaya..
Sonra kuş gibi süzülüyorum, tam da olmak istediğim.
Uçan binlerce kanat gökyüzünü keşfediyor.
Çok fazla dönemeç var, takip edilecek çok fazla yol ve keşfedilecek bir dünya.”


İlk 10-15 dakikasında kızgınlık ve bezginlik olsa da, 165 dakika boyunca yoğunluğu hiç azalmadı hissettiklerimin.

Daha önce bir çok filmde kullanılan bir hikayesi var aslında, dışlanmış, farklı öğrenciyi hayata bağlayan bir öğretmen. Herkesin hayatında da vardır belki o hikaye, birisi gelir farklı bir adım atmayı, başka bir gözle bakmayı, ayağa kalkmayı ve belki koşmayı öğretir. Ama filme dair tek başlık kesinlikle bu değil, ön yargılardan, herkesi bir örnek yapmaya çalışmaktan, koşuşturup hayatı kaçırmaktan bahsediyor çokça.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının buradan sonrasını bence hiç okumayın, hatta bence her hangi bir yerden konusunu da okumadan izleyin. Ishaan Awasthi dokuz yaşında okuma ve yazma zorluğu çeken, çevresindekilere karşı tepkili, büyülü hayal dünyasında yaşayan bir çocuk. Ailesi onu disiplinsiz ve inatçı olduğu için bir yatılı okula gönderiyor. Katı eğitimi olan okul, ailesinin onu terk edişi ile depresyona giriyor ve içine kapanıyor. Okula vekil sanat öğretmeni olarak gelen Ram Shankar Nikumbh, onu ve disleksi hastalığını fark ediyor. İşte artık güzel bir şey olmalı derken, film umut dolu abartısız, doğal bir yeniden doğuş hikayesine dönüşüyor. Gözyaşları da bundan sonra yüreğe iniyor sanırım.

Sean Peen’e bir kez daha hayran olduğum “This Must Be the Place”e dair yazmak istiyordum. Çok güzel bir filmdi 10 üzerinden 8 verirdim sanırım ama “Yerdeki Yıldızlar” 9+umut, mutluluk, hüzün ve sevgi oldu.

Düşlerinizi hiç kaybetmemenizi ve keyifli seyirler dilerim…
Özlem…

12 Temmuz 2012

Mavi Yolculuk bir düştür...



Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) 1925 yılında, yazdığı bir yazı nedeniyle Bodrum’da 3 yıl sürgün cezasına çarptırılmış. Çok sevdiği Bodrum’a geri dönmüş cezası bittiğinde, çiçekler ve ağaçlarla bezemiş yaşadığı yeri. Ve yazar, şair dostlarıyla balıkçı teknesine atlayıp başlatmışlar mavi yolculuğu… Yaşadıkları güzellikleri anlatmışlar kitaplarla. Şimdi ben ne kadar anlatsam az geliyor.




03 Temmuz 2012

Ayn Rand-Ben


Ayn Rand, uzun zaman önce “Hayatın Kaynağı” kitabıyla girmişti hayatıma. Ardından "Atlas Vazgeçti/Silkindi" ile dikkatime nail olmaya devam etti. Üç ciltlik bu kitap, ilk okuduğum romanın devamı niteliğinde izler taşıyordu.

Romanlarının tümü Ayn Rand’ın Objektivizm felsefesini temel alır. Objektivizm’de yüceltilen “Ben” saf bencillik ya da çıkarcılıkla karıştırılmamalıdır. Temelinde doğru insan olmanın, yanlışlara toplum iç güdüleriyle değil, gerçek doğrularla karşı durmanın, kısaca kendine güveni ve üretici bir “ben” olmanın felsefesidir Objektivizm. Ayn Rand’ın yetişme koşulları, komünizmin tek tip insan yetiştirme deneyimini üretici bir insan olarak yaşaması, bu karşı duruşun başlangıcını oluşturur. İlk kitabı olan “Yaşamak İstiyorum” vakti zamanında bir aşk romanı kapağıyla basılmış olsa da aslında bu deneyimlerini ve hayat hikayesinin bir kısmını konu alır.

Bu üç kitaptan sonra, oldukça ince görünümüyle “Ben” kitabı, yaşadıklarının ve belki de gelecek toplum kavramının özeti gibi. Okuması kolay, kısa ama içi oldukça dolu bir kitap.

“’Ben’, bir nükleer savaştan sonra ortaya çıkan totaliter bir sistemde yaşayan bir kimsenin, sözlüklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri "biz" kelimesi tarafından doldurulan "ben" kelimesini ve kendisini keşfedişinin hikayesi. “

(Arka Kapak) 

28 Haziran 2012

Patti Smith-Çoluk Çocuk


60’lı yılların sonunda, zor şartlarda, sanatla yoğrulmanın ve rock'n roll sevgisinin kitabı Çoluk Çocuk. Kitabı okurken yaratma hevesim, üretme isteğim ayyuka çıktı. Onların hayatını okurken hiçbir şey yapmıyor oluşuma, kendi hayatıma hayıflandım. Ben de evimde oturup, Patti’nin şarkıları eşliğinde en azından kitap hakkında yazarak bu kadarını yapmış olmayı istedim.

Patti Smith’in cesaret dolu hayatı, Robert (Mapplethorpe) ile tanışmasıyla büyük bir anlam kazanıyor. Smith’in Robert’la birlikte dolu dolu ve sanata adanmış hayatını kitaplaştırmasının nedeni de Robert’a vermiş olduğu söz. İyi ki bu sözü tutmuş ve bizim de ucundan da olsa merakımızı gidermiş. Aslında merak gidermeden de öte kitabı okumak çok keyifliydi. Dili, içeriği ve akıcılık açısından okumaya değer bir kitap. 

Sanat için şöylediyor Patti Smith;

"...sanat Tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine O'na aittir."

Bu sözü çok sevdim, sanat ne güzel şey!

"Kendimizi Sons of Liberty (Özgürlük Çocukları) gibi görüyorduk; misyonumuz rock’n roll’un devrimci ruhunu korumak, savunmak ve yansıtmaktı. Hayatta kalmamızı sağlayan müziğin ruhani bir açlık  tehlikesiyle karşı karşıya endişeleniyorduk. Amacını kaybetmesinden , şişman ve zengin ellerle düşmesinden, gösteri dünyasının bataklıklarında debelenip durmasından, maddi kaygılardan ve ruhsuz teknik karmaşıklıktan dolayı yitip gitmesinden korkuyorduk. "

Bunlar ne güzel ve ne kadar anlamlı korkular öyle değil mi?

Smith’in şiir sevgisi ve Rimbaud kitabını sürekli yanında taşıması, hayatının belirli noktalarını Rimbaud ile özdeşleştimesi çok hoş bir ayrıntı. Bu bağlılık ve onu Rimbaud’un müze ziyaretine kadar götüren manevi yolculuklarından ister istemez okuyucu da etkileniyor. Kitabı okurken Patti’nin hayatının neresinden müziğe bulaşacağı konusunu merak edip durdum. Kitaptaki anlatıma gore, şair ya da ressam olabilirdi ve sanki müzik onun için en uzak olan şeydi. Sanırım böyle hissetmem konusunda Patti Smith’in mütevazi kişiliği ve yazımının da payı büyük. Sefalet içinde geçen gençlik dönemleri ve buna rağmen yılmaz karakterlerinin onları getirdiği nokta tartışılmaz. Kitabı okurken Patti Smith'e tekrar tekrar hayran olmamak elde değil. Ayrıca Milliyet Sanat Haziran Sayısı’nda da bir Patti Smith yazısı bulmanız mümkün. 

Kitabın arka kapağında Johnny Depp alıntısına yer verilmiş;

“Bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet.” 

Ve son olarak kapağın sonunda yer alan kısmı ekleyelim:

"yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu, heyecanla elimi sıktı.

'Hadi, fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına.

'Sanatçılar galiba.'

'Hadi canım,' dedi adam, omuz silkerek. 'Çoluk çocuk bunlar.'"

(Tanıtım Bülteninden)

 Ebru

12 Haziran 2012

Yalova-Çifte Şelale ve Dipsiz Göller


    Yaz geldiğine göre, gezilip görülecek yerlerden bahsetmenin vaktidir. İstanbul Yenikapı’dan deniz otobüsü ile yaklaşık 1 saat 10 dakikada ya da Kartal-Pendik’ten 45 dakika gibi sürelerde ulaşabileceğiniz Yalova, küçük geziler için çok ideal bir şehir. Nerelere gidilir Yalova’da?

    Yalova’nın Termal'i en bilindik mekanlardan biridir. Termal, Yalova şehir merkezine 11km mesafededir. Termal’e geldiyseniz Termal yakınlarındaki Sudüşen Şelalesi’ni de görmenizi öneririm.

        Termal


Yalova’nın diğer şelalesi de Çifte Şelale’dir. Bu şelaleye Çınarcık yolu üzerinden gidebilirsiniz. Biz bu gezimizde Çifte Şelale’ye doğru yol aldık ve Çınarcık yolu üzerinde bize önerilen pideleri yemek için  “Teşvikiye Pide Salonu”nda mola verdik. Oldukça lezzetli ve çeşitli pideleri vardı. Tavsiye ederim.





    Çifte Şelale Yalova’ya 29 km mesafede. Yalova Kent Ormanı içinden geçilerek, ki manzara oldukça güzel, Erikli Çifte Şelale’ye ulaşılıyor.  Şelaleyi görmek için ormanın içinde 2km’lik yolu yürümeniz gerekiyor. Yol gözünüzde büyümesin çünkü yeşilliğin arsında, mesire yerleri ve asma köprüden geçeceğiniz bu yolu yürümek oldukça keyifli. Fotoğraf makinemizi yanımıza almadığımızdan köprü fotoğraflarına yer veremiyorum maalesef. 

        Çifte Şelale








Buradan çıkıp hemen yakınındaki Dipsiz Göl’e geçiyoruz. Birden kendimizi kartpostal görüntülerinin içinde masalsı bir mekanda buluyoruz. Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.









        
Yazar:  Ebru

08 Mayıs 2012

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Seyfi Teoman

Ne zamandır aklımdaydı yazmak, bu filmi çok sevdiğimden bahsetmek. Tekrar izleyip yazarım diye düşünüyordum ama bugün gördüğüm bir haber benden önce davrandı. Bu güzel filmin yönetmeni Seyfi Teoman hayatını kaybetti.

Yönetmeni tanımıyordum ama bu filmi onu sevmeme yetmişti. Geçirdiği motosiklet kazasının ardından yoğun bakıma alınan Seyfi Teoman, 35 yaşındaydı ve bugün hayata veda etti. Üzüldüm, burada paylaşmak istedim.

Hayalkahvem ne güzel bitirmiş yazısını:

“Allah değerli yönetmene rahmet, ailesine sabır versin. Başka ne söyleyebilirim? Bizim büyük çaresizliğimiz... Ölümlüyüz.”

Seyfi Teoman Kimdir?

“Seyfi Teoman Kayseri’de 1977 yılında doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra Polonya Ulusal Sinema Okulu Lodz’da film yönetmenliği eğitimi aldı.

2004 yılında çektiği kısa filmi Apartman, ulusal ve uluslararası pek çok festivalde gösterildi ve ödüller aldı. 2005 yılında ilk uzun metraj film senaryosu Tatil Kitabı’yla Rotterdam Uluslararası Film Festivali Hubert Bals Fonu’ndan ‘Senaryo ve 
Proje Geliştirme Desteği’ kazandı. İlk filmi Tatil Kitabı, 2008 yılında 58. Berlin Film Festivali’ne kabul edilen tek Türkiye yapımı film oldu. Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde dünya galası yapılan film, Türkiye’de 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da En İyi Film ve FIPRESCI ödüllerini kazandı. İkinci filmi “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, 61. Berlin Film Festivali’nde yarışma bölümüne seçilen Teoman, kaza geçirmeden önce üçüncü filminin senaryosu üzerinde çalışıyordu.”

02 Mayıs 2012

Masal Köyü-Yalova


Dün sabah güzel bir kahvaltı için dostlarla beraber yola koyulduk. Yalova’nın mekanlarını keşfetmek için güzel bir adımdı Masal Köyü.

Yalova Merkez’e 8 km uzaklıkta Safran Köyü yakınlarından ulaşılıyor bu nezih mekana. Normalde rezervasyon yaptırılması gerekiyormuş ama bizim ilk gidişimiz olduğundan deneyimsizliğimizin ve geç gidişimizin avantajından yararlandık. Bizden önce kahvaltısını yapmış bir grubun boşalttığı masaya kurulduk. Mekan, şehirden ve gürültüden uzak, ağaçların ve yeşilin arasına kurulmuş. Evlerin yapımı henüz bitmemiş. Etrafta tavuklar ve hindiler geziniyor, kuş sesleri eksik olmuyor. Dilerseniz eşek turu yapmanız da mümkün. Yalova yakınlarındaysanız ya da buralardan geçecekseniz kahvaltı için uğramanızı tavsiye ederim. Organik Restoran’ında köy kahvaltısı yapmak bizim için çok keyifliydi. Kişi başı yaklaşık 20-22 TL ödeyerek sıcak ekmekler yiyip tıka basa doyurduk karnımızı.

Yazıyı uzatmadan, gidip görmek isteyenlere referans olarak çektiğimiz fotoğraflarla baş başa bırakıyorum sizi.

27 Mart 2012

Gölgesizler - Ümit Ünal


Hasan Ali Topbaş 

Hasan Ali Toptaş’ın Kayıp Hayaller Kitabından sonra karşıma ne çıksa beğenirim? Varlığından bile haberdar olmadığım, muhtemelen o dönemlerde yurtta olmadığım için gösterime girdiğinden ismini bile duymadığım “Gölgesizler” filmi. Hoş haberdar bile olsam Hasan Ali Toptaş ve kitaplarıyla henüz tanışmamıştım. Önce “Gölgesizler” kitabını okumuş olmayı tercih ederdim ama yurdumdan uzaklarda bu filmle karşılaşmak yeterince büyülü olduğundan filmi bir an önce izlemek için büyük bir heyecan duydum. İzlemeye koyulduk.


Film daha ilk dakikalarında beni içine almaya başladı ve filmin her karesinden büyük bir zevk aldım. Kitabı okumuş olsaydım, muhtemelen ayrıntıların tam anlamıyla uyarlanmış olmasını isteyecektim ve dikkatim hep kitaba kayacaktı ama böyle bir şansım yoktu. Bu yüzden sadece bir sinema filmini kitap tadında izlemiş oldum. Oyuncular tek tek dökülmeye başladıklarında her seferinde ayrı ayrı keyiflendim. Çünkü filmin harika bir kadrosu var. Önce Taner Birsel, sonra da ta Sağır Oda dizisinin Oğuz Bey karakteriyle tanıyıp sevdiğim Hakan Karahan çekti dikkatimi. Diğerlerini tek tek saymayayım çünkü oyuncuların neredeyse tümünü seviyorum desem yalan olmayacak. Hakan Karahan’ı sevmekte hiç haksız değilmişim. Açtım Wikipedia’yı film hakkında neler var neler yok okuyayım dedim. Çok da iyi etmişim. Gördüm ki bu Hakan Karahan Türk yazarların eserlerini sinemaya uyarlamak üzere “Narsist Film” adında film yapım şirketi kurmuş. Üstelik “Kayıp Hayaller Kitabı”nın da film haklarını satın almış. Çok sevindim. Umarım çekilecek diğer filmler de bu film kadar başarılı olur.


Güzel bir Türk filmi yapılır da o film hak ettiği değeri görür mü? Görmemiştir, sanmıyorum. Yoksa bu filmi şimdiye dek defalarca insandan duymam gerekirdi. Bir sürü olumsuz eleştiriler de almış; alsın, olsun.  Bence çok keyifli, çok güzel bir filmdi. Yapanı, yazanı ve yöneteni -ki yönetmeni Ümit Ünal-gönülden tebrik, takdir ediyorum. Ben bu filmden çok keyif aldım, sağ olsunlar, var olsunlar, yok olmasınlar. Bol bol güldüm, tam gülerken zınk diye üzülüverdim, sonra buruk buruk gülmeye devam ettim. Filmin bir yerinde Hasan Ali Toptaş’ı görünce nedense hayret de ettim. 


Hakan Karahan’ın uzunca konuştuğu ve devlet dairesini anlattığı kısımları Kafka anlatımları ile özdeştirdim.


Filmdeki at sahnesini pür dikkat izledim ve çok ilgi çekici buldum. Eleştirilerden şu kısmı da beğendim o yüzden eklemeyi uygun gördüm. Alıntı “wikipedia”dan:
Sinema.com yazarı Turgay Özçelik, Gölgesizler'i Çağan Irmak'ın yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını yaptığı Ulak filmi ile karşılaştırarak şu şekilde konuşmuştur:
“Çağan Irmak bütün ağırlığı senaryonun dramatik yönüne verirken, hikâyedeki fantastik ve gerilim öğelerini aynı ölçüde hikâye içerisinde yerleştiremiyordu. "Gölgesizler"de ise, hem öykünün dramatik yönü, hem de fantastik ve gerilim kısmı uyumlu bir bütünlük sergiliyor... Film bir yandan gerçek ötesi bir aleme gönderme yapıp, oradan kazandığı gerilim ile beslenerek, bir yandan da gerçek dünya ile arasında paralellikler kuruyor. "Gölgesizler" fantastik bir yapı kurdukça, gerçeklikten uzaklaşmak yerine, kurduğu alegori ile tam tersi ona yaklaşıyor.”
Filmin sonunda Candan Erçetin’in ilk kez duyduğum şarkısını da merak ettim. Şarkı filmle hem uyumlu hem de güzel bir şarkı olmuş. Filmin sonunda dinlemek ve ilk kez dinliyor olmak tüylerimi ürpertti. Söz ve müziği kendisine ait olan “Ben Kimim” şarkısını Candan Erçetin bu film için yapmış ve şöyle söylemiş:
“Bir filme şarkı yazmak bir edebiyat eserinin hikâyesini bir şarkıda toplamak benim için yepyeni bir deneyim oldu. ”Gölgesizler” filmi zamansız ve mekansız bir anlatıma sahip bu bakımdan her devir insanın ruh haline uyuyor”.
Ne hoş…
Ebru