01 Nisan 2013

Urla Sanat ve Antika Pazarı

Bugün çok sevimli, her köşesi sanat kokan bir sokaktaydık. Urla Sanat Sokağı'nda (Zafer Caddesi) her ayın son pazar günü kurulan Sanat ve Antika Pazarı, el yapımı ürünlerin sahipleri tarafından satıldığı nadide pazarlardan. Ben çok keyif aldım, anlatmaktan ziyade sizi fotoğraflarla baş başa bırakacağım.


Burası oldukça küçük bir sokak ama işlevi büyük, sevimli atölyeler tezgahların arkasında sıralanmış:


Ebru satın almanız, izlemeniz ve dilerseniz 5 TL karşılığında denemeniz mümkün:


Antika eşyaların fiyatları biraz yüksek:



Aşağıdaki fotoğrafta, tezgahın sahibi çok şeker bir kadın. Kendisi harika cam, seramik takı tasarımları yapıyor.  Benim favorim bu tezgah oldu. Ayrıca İNCİKA'nın sayfasından el emeği güzel ürünlerini satın alabilirsiniz. Tezgahtakiler henüz internet sitesinde yer almıyor ama en kısa zamanda ekleyeceğini söyledi. Ben kendisine hayran oldum:




İncika'nın Baykuş kolyelerine tek tek ayrı bir sevgi beslediğimi söyleyebilirim. Bir tanesini aldım ama aklım da diğerlerinde kaldı:


Bu da ahşap ustası İlhan Durmaz. Çok güzel ahşaplar yapıyor:



Bülent Ortaçgil şarkıları çalınıyor kulağımıza. Hem de kanlı canlı. Bu da sokağın bir başka güzelliği:


Harika taş boyamalar:



 O güzel baykuşlar her yerdeler:


Ressamları izleyip, tablolarını satın alabilirsiniz:



Burası da sevimli bir mozaik atölyesi. İçeride zevkle işlenmiş desen desen mozaikler var. Aynı zamanda belli mekanlarda kurs da veriyorlar. Baykuş figürleri, papağanlar...




25 Mart 2013

Bahara ve Zeytinyağına Saygı Duruşu

Baharın güzellikleri doğayı boyarken rengarenk, daha sağlıklı daha doğal beslenmenin... 
Kendini sokağa atıp havayı içine çekmenin tam zamanı değil midir?

Esramın harika hediyeleri ile tanıştırdığı Nar Gourmet'in, yeşil biberli zeytinyağı ve organik kekiği ile içimi titreten bu salatayı nasıl yemeli...

 hemen!




22 Mart 2013

Vadim O Kadar Yeşildi Ki!

Çocukluğum ve ilk gençliğim, evimin yakınlarında bir kültür merkezi olması isteği ve olacağı söylentileriyle geçti. Küçükçekmece'ye çok güzel bir kültür merkezi yapıldı yapılmasına ama ben çok uzaklarda yaşıyorum artık. Olsun varsın. Ben yine de yapılmışı öveyim, yaptıranı da takdir etmeden geçmeyeyim.

Gidip geldikçe Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nin etinden sütünden faydalanmayı ihmal etmiyorum. Son ziyaretimin tadı hala damağımda. "Vadim o kadar yeşildi ki!" adlı sergiyi 02 Mart/02 Nisan tarihleri arasında ücretsiz olarak dilediğinizce ziyaret edilebilirsiniz. Bu sergide ilk örneklerinden günümüze, ustaların elinden dökülmüş birbirinden güzel ve kıymetli manzara resimleri sergileniyor. Abidin Dino, İbrahim Çallı, Hoca Ali Rıza, Devrim Erbil... bunlar aklımda ilk yer eden isimler...ve tabii ki fotoğraflarıyla Ara Güler.

Sergide Orhan Pamuk resmi ile karşılaşmak benim için oldukça şaşırtıcıydı. Malum, ressam olacağını düşünerek resimler yapmış ama sonra yazar olmaya karar vermiş. Resimleri sergilenmediğinden olsa gerek, hep merak etmiş ama görmemiştim.


Başka neler var, bültenden alıntı yapalım:

"“VADİM O KADAR YEŞİLDİ Kİ !..
İLK ÖRNEKLERİNDEN GÜNÜMÜZE MANZARA”

02 MART 2013/ 02 NİSAN 2013

Açılış: 02 Mart 2012 Cumartesi, Saat: 18.00
Yer: CKSM (Cennet Kültür ve Sanat Merkezi) Sergi Salonu


Küratör : ERKAN DOĞANAY

SÜLEYMAN SEYYİT * HALİL PAŞA * AHMET MÜNİP * CELAL ESAT ARSEVEN * SAMİ YETİK * NAZMİ ZİYA * İBRAHİM ÇALLI * HİKMET ONAT * AVNİ LİFİJ * HOCA ALİ RIZA * NAMIK İSMAİL * VECİH BEREKETOĞLU * HAYRİ ÇİZEL * CEVAT DERELİ * EŞREF ÜREN * ŞEREF AKDİK * İBRAHİM SAFİ * CEMAL TOLLU * HAMİT GÖRELE * ŞEFİK BURSALI * SAMİ LİM * HALE ASAF * ABİDİN DİNO * FERRUH BAŞAĞA * TURGUT ATALAY * NURİ İYEM * HAŞMET AKAL * AHMET YAKUPOĞLU * NEJAD MELİH DEVRİM * ZEKİ KIRAL * ARA GÜLER * DEVRİM ERBİL * MUHSİN KUT * BALKAN NACİ İSLİMYELİ * EKREM KAHRAMAN * ORHAN PAMUK * AYDIN AYAN * MAHMUT CELAYİR * SELAHATTİN YILDIRIM * ŞİNASİ GÜNEŞ*MUSTAFA ORKUN MÜFTÜOĞLU * OZAN KUTSAL *COŞKUN SAMİ * ZEYNEP BİNGÖL ÇİFTÇİ * ŞEVKET SÖNMEZ * SERKAN YÜKSEL* BURCU PERÇİN * HALİL İLDENİZ * DENİZ GÖKDUMAN * DENİZ BAYAV * AYŞEGÜL KALKAN * SUNA TÜFEKÇİBAŞI * DENİZ AKTAŞ * EVREN GÖKKAYA * FIRAT BİNGÖL * DİLEK ÖZTÜRK * BUĞRA EROL

SÜLEYMAN SEYYİT, HALİL PAŞA, CEMAL TOLLU GİBİ SANAT TARİHİMİZİN ÖNEMLİ RESSAMLARININ DAHA ÖNCE SERGİLENMEMİŞ MANZARA RESİMLERİ BU SERGİDE İLK KEZ YER ALMAKTADIR."

10 Mart 2013

Mantarlı Börek

Çoook uzun zaman olmuş yazmayalı, oysa ne çok birikenler. Kitaplar, filmler, yemekler ve yazamamanın en büyük nedeni olan taşınmalar. Herkesin ekle artık dediği mantarlı börek tarifini, daha çok yazmak dileğiyle yazacağım şimdi. Defalarca pişirmeme rağmen bir türlü fotoğraflayamamak ve her seferinde farklı ölçülerde hazırlamak engelledi  hep. Ama işte sonunda hem fotoğraflar, hem de ölçülerle morbaykuşlar'da...



Malzemeler;
5 Yufka
2 Paket Mantar (800gr)
1 Büyük Boy ya da 2 Küçük Soğan
3 Diş Sarımsak
250gr Kaşar Peyniri

2 Yumurta
2 Su Bardağı Süt
3 Yemek Kaşığı Yoğurt
Yarım Çay Bardağı Sıvı Yağ

Yapılışı;
Mantarları yıkayıp limonlu suya koyuyoruz. (Mantar yıkanmaz denilse de, ben dayanamıyor onlar için ayırdığım yumuşak bir süngerle yıkıyorum.) Sarımsak, soğan ve mantarı ince bir şekilde doğruyoruz.



Derince bir tavada zeytinyağını kızdırıp sarımsak ve soğanları sararıncaya kadar soteliyor, ardından ince bir şekilde doğranmış mantarları, tuz ve karabiberi ekleyip altını kısarak, mantarlar suyunu salıp çekene kadar pişiriyoruz.

Burada bir baharat konusu var. Ben iç harcıma kırmızı toz ve pul biber, kekik hatta birazcıkta nane ekliyorum bazen. Hepsi çok yakışıyor her seferinde birini deneyebilirsiniz bence...


Mantarlar suyunu çekip biraz serinledikten sonra, kaşarı rendeliyoruz. İki yumurtanın sarılarını üzerine sürmek için ayırıp, aklarını, süt, yoğurt ve sıvıyağ ile karıştırarak sosunu hazırlıyoruz.  İlk iki yufkayı aralarına sos sürerek tepsiye seriyor, arasına mantarlı harcı, üzerine de rendelediğimiz kaşarları ekliyoruz. kalan yufkalarında aralarına sos sürerek dizip üzerine, kalan sosun içine yumurta sarılarını ekleyerek sürüyoruz. Bazen aradaki yufkalardan bir ya da iki tanesini parçalayarak seriyorum, böylece kenarlar çok kalın olmuyor ve eşit dağılıyor.

200˚C fırında üzeri kızarana kadar pişiriyoruz.

Bu böreği ben her seferinde değiştirerek hazırlıyorum ve her seferinde çok lezzetli oluyor. Hatta hayranları var!
Bu yüzden baharatları, sosunu, kaşarını, sarımsak ve soğanını değiştirerek deneyim derim.

Afiyet Olsun...

01 Mart 2013

Atlas Silkindi mi?

Geçen gün, yeni filmleri karıştırmaya karar vermiştim ki beyaz perdeye aktarılacağından haberim bile olmadığı "Atlas Silkindi" filmini görünce bir şaşkınlık bir heyecan...

Ayn Rand'ın çok sevdiğim bu romanı Plato Yayınlarında önce "Atlas Vazgeçti", sonra da "Atlas Silkindi" adıyla yayınlandı. Kalınlığından korkulmaması gerekiyor çünkü oldukça akıcı bir kitap. Yine de daha önce Ayn Rand okumamış olanlara "Hayatın Kaynağı" ile başlamalarını tavsiye ederim.

Nihayetinde filmin yayınlanmasının ardından bir yıldan fazla zaman geçtiğini henüz öğrenmiş olmak, beni çok heyecanlandırdı heyecanlandırmasına da, bunca zaman sinemaya aktarıldığını duymamam garip değil mi? İçime bir kuşku düştü. Köke tuhaf bir sahiplenmeyle bağlanan her canlı gibi uyarlanmış olmasına üzülmedim değil. Filmi fark etmemle izlemeye başlamam arasında oldukça kısa bir zaman geçti.

Bu kadar kötü bir film olur mu? Kitabı ve felsefesini bir kenara bıraktım ve normal bir film izliyormuşum gibi hissetmeye çalıştım ama hayır! Bu şekilde izlenecek bir taraf da göremedim. Üstelik filmin ikincisi de var. Elbette ben sırf merakımdan onu da izleyeceğim ama kitabı okumadıysanız filmi kesinlikle izlememeniz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ben önce filmi izlemiş olsaydım kitabı okumayı aklımdan bile geçirmez, konuyu da oldukça basit bulurdum. Aslında bu kötü uyarlama konusunda yönetmeni suçladığımı söyleyemeyeceğim. Kitabın içeriğinin beyaz perdeye aktarılabilir olduğunu düşünmüyorum. Sanırım ancak bu kadar olabilirdi.

Filmi beğenenler varsa, yorumları bekliyorum. Belki de benim beklentimin yüksek oluşu böyle düşünmeme neden olmuştur. Bana Atlas Silkin-eme-di gibi geldi.

Filmin ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz.

17 Şubat 2013

Portakallı Kereviz Yemeği

İzmir'de yaşayınca Ege'ye dair yemekler denemek farz elbette. Ben de hiç vakit kaybetmeden resim atölyemizin marifetli Şehriban Hanım'ına kerevizi sordum. O da bana İzmirlilerin yakından bildiği ama benim ilk deneyimim olan zeytinyağlı portakallı kereviz yemeği tarifini verdi.

Yemek konusunda pek iyi sayılmam. Bu nedenle bu tarif "Morbaykuş"taki ilk yemek tarifim olacak. Zeytinyağlı yemekleri seviyorsanız ve benim gibi pratik yemekler yapmak niyetindeyseniz, bu tarifi denemenizi öneririm. Kereviz sevmeyenler için bile denenebilecek bir lezzet olduğunu düşünüyorum.
Gelelim malzemelerimize.
  • 1 çay bardağı zeytinyağ (bol olması tavsiyedir, dilerseniz azaltınız.)
  • 1 soğan
  • 1 havuç
  • 1 orta boy kereviz
  • orta boy patates
  • 2 adet sıkmalık portakal
  • 1 tatlı kaşığı un
  • Yarım limon
  • Yarım tatlı kaşığı toz şeker
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 1 su bardağı su
  • Bir kaç adet tane karabiber
  • Defne Yaprağı (koyulması zorunlu değil)
Pişirilmesi ise oldukça kolay, önceden hiçbir malzemeyi kavurmadan yemeğimizi pişireceğiz:
  1. Mümkünse yayvan bir tencereye zeytinyağını koyuyoruz. Üzerine yemeklik doğradığımız soğanları ekleyip karıştırarak tencerenin dibine yayıyoruz.
  2. Yuvarlak kestiğimiz havuçları soğanların üzerine gelişi güzel tek tek diziyoruz.
  3. Kerevizi yıkayıp, dış kısmını soyduktan sonra yassı olarak keserek havuçlar üzerine yerleştiriyoruz.
  4. Yemeklik doğradığımız patatesleri kerevizlerden arta kalan boşluklara dolduruyoruz.
  5. Bir bardağın içinde; sıktığımız portakalı, limonu, tuz, un, şeker ve karabiberi karıştırarak tencerenin içindeki kerevizlerin üzerine döküyoruz.
  6. 1 bardak suyu yemeğe ekleyerek ocağın altını yakıyoruz. (Dilerseniz üzerine kereviz kabukları ve defne yaprağı koyarak daha güzel bir tat verebilirsiniz.)
  7. Yemeği, suyu kaynayana kadar yüksek ateşte tutuyoruz. Su kaynadıktan sonra ocağı kısarak, kapağı kapalı halde pişmeye bırakıyoruz. Ortalama 30-40 dakika sonra yemeğiniz pişmiş olacaktır. Yemeğinizin pişip pişmediğini, havuç ve patatesleri bir çatal yardımıyla kontrol ederek de anlayabilirsiniz.
Afiyet olsun.

11 Şubat 2013

Liebster Blog Ödülü/Liebster Blog Award


Blogumuzu şöyle mi yenilesek böyle mi güncellesek derken, Rekürsif Düşünce blogunun vekili Mshn bizi kendimize getirdi. Liebster Blog Ödülü'nü ben de bu vesileyle duymuş oldum, fakat bu şerefe nail olmak için kurallara uyarak kendimle ilgili 11 gerçeği paylaşmalı ve takipçi sayısı 200'den az olan 11 adet blog sahibine 11 soru sormalıyım. Kuralı yazınca, okumaktan daha zor göründü gözüme.

Şöyle bir başlayalım bakalım devamı nasıl gelecek? Gerçi kendimle ilgili 11 gerçek yazmak oldukça düşündürücü.
  1. Kitap okumak benim için temel bir ihtiyaç gibi, onlarsız kendimi doymadan sofradan kalkmış gibi hissediyorum.
  2. Resim yapmak ya da yazı yazmaksa hayatı gerçekleştirmede en önemli araçlarım.
  3. Hayvan sevgim kedilerle başladı, sonra onları hayvan olarak görmediğimi anladım. Şöyle biraz tanıdık birileri gibi. Derken köpeklere, kuşlara geçti. Her şey kedilerle başladı evet.
  4. Müzik! Onsuz olmaz dediğim çok şey olduğunu hissediyorum yazdıkça, müzik de onlardan biri. Yollar müziksiz çok boş kalırdı, fakat rock olmalı, mümkünse kendi dilimde. İyi bir müzik, benim için ibadet etmek gibi.

26 Ocak 2013

Bülent Ortaçgil Konseri


Blog yazıları arasında kitapların yanı sıra bahsetmeyi en çok arzuladığım bir diğer konu da müzik. Sanıyorum benim için müzik dinlemek; oldukça bireysel ve tek başına yapılabilen, Asaf'ın söylediği gibi “paylaşılsa yalnızlık olmaz” dedirtecek cinsten bir etkinlik. Hal böyle olunca müzik yazılarım gidilen, görülen konserlerden pek öte geçemiyor. Ben de dedim ki, hiç olmazsa laf arasında bahsedeyim .


Müzik listelerimin içinde ustalar kuşağı diyebileceğim "Babalar" adını verdiğim bir klasörüm var. Bu klasör tüm şarkılarını seçmeden dinlediğim isimleri içeriyor. Hepsini tek tek canlı dinleme imkanım olmasını arzuluyorum. Fakat bunlardan bir isim var ki onu canlı canlı dinleyememek elbette hep içimde kalacak; Barış Manço. Konuyla çok ilgili olmamasına rağmen onun adından bahsetmeden edemedim. Huzur içinde uyusun.

Bu isimlerden gözümle görüp dinleyebildiklerim arasında Erkin Koray, İlhan İrem, Cem Karaca ve Yeni Türkü gibi üstatlar var. Nihayet bu listem içinden dün gece Bülent Ortaçgil'i de canlı dinleyebildiklerim arasına ekleyebildim. Hem de büyük bir keyifle.

Durumumun belirsizliği ve sanırım konser mekanının yakın olasına da güvenerek biletimi son anda almak gafletinde bulundum. Elbette biletler bir gün öncesinden tükenmişti. Konser zamanına yakın bir saatte iptal olabilecek bir bilet bulmak ümidiyle konser salonuna gidip bekledim, bekledim. Kalabalığı görünce, ümidimi yitirmeye başladığım anda bir grubun gelemeyecek olma haberine pek bir sevindim. Şans bu ya, en önde boşalan koltuğa yerleşiverdim.


Bülent Ortaçgil yılların ustalığıyla rahat bir tavırla çıktı sahneye, son albümü "Sen"den şarkılar söyledi önce. Şarkı aralarında konuşmaları çok keyifliydi, bolca güldürdü, bazen iğneledi. Sonra eski albümlere, "Benimle Oynar Mısın?", "Gece Yalanları", "Pencere Önü Çiçeği" derken Fikret Kızılok'u, Erkan Oğur'u anarak kendi deyimiyle bir "hoşçakal şarkısı" ile "biz hiç yorulmadık" derken gülümseyerek veda etti.


"Oyuna devam,
biz hiç yorulmadık,
biz hiç yenilmedik
desem yalan"

Benim de içimde "Şarkılarım Senindir" parçası kaldı doğrusu. Konserin bir bölümünde Ortaçgil piyano ve gitarıyla akustik şarkılar söyledi. Bu kısım oldukça keyifliydi. Birlikte çalıp söylediği müzisyenleri de es geçmeyelim, harika eşlik ettiler, çok mesut oldum, konserden keyifle ayrıldım.

Konser Mekanı: Karşıyaka Opera ve Tiyatro Salonu
Tarih                : 25 Ocak 2013 

05 Kasım 2012

İhsan Oktay Anar-Puslu Kıtalar Atlası ve Suskunlar


Uzun zaman önce okudum fakat yazmaya bir türlü fırsat bulamamıştım. İhsan Oktay Anar’dan iki kelime de olsa bahsetmesem olmazdı. Önce Puslu Kıtalar Atlası'nı aldım elime, okumaya doyamadım. İstanbul’un yıllar öncesinde gezinip tarihi kokladım ama bu koku bana o eski diline rağmen, pek bir tanıdık geldi.

Puslu Kıtalar Atlası çok keyifli ve çok güzel bir kitap, tavsiyemdir. Kendi tarihimi yaşanmamış kadar uzak gördüğümü fark ettim kitabı okurken. Oysa ki insanlar genel hatlarıyla aynılar. Tarihteki insanlara, sokaklara bakış açım yabancı bir ülkeye gitmeden önce hayalimde çok garipleştirdiğim ama içindeyken oldukça normal hissettiğim haller gibiydi.
Ardından Suskunlar’ı aldım elime. Suskunlar ise suskun, sessiz girdi hikayesine. İstanbul sokaklarını adım adım dolaştırdı. Kare kare, okuduklarımı izletti bana. Bir süre sonra İstanbul, Tasavvuf, musiki, hayaller, sokaklar, hurafeler, hayaletler… hepsi birbirine geçti.

Dinlediğim masalların çocukluğumda üzerimde oluşturduğu etkiyi garip bir şekilde hissettiren dizeleri var Anar’ın. Sanki yeniden çocuğum ve bana anlatılan masallar gibi, o dönemlerin gerçekliğince yeniden inanıyorum. Sanki duyduğum tüm hurafelere hep inanır haldeymişim de bu kitaplar onları bana tekrar anlatmış gibi. Hem hayal hem de içerik olarak büyük bir gerçeği işaret eder gibiler.

“Belki de bu dilencinin yegane meziyeti, gemicilere yol gösteren Kutup Yıldızı gibi daima sabit olmasıydı”

…ve Mevleviler şöyle söylerler:

“Biz insanlara “Gel” diyenleriz. Doğru yere geldin.”

“Senin temiz kalbine ihtiyacımız var. Bazıları var ki buraya gelir ve bulur, yine bazıları var ki bizler onda huzuru buluruz.”

“Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim “Gel” dememiz değil, ayrıca onların sana “Git” demeleri. Hiç kimseye “kötüdür” deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.”

Satırları bireysel olarak değil de genel olarak düşünürsek, benim için hepsi evrenin işleyişinden gizemler ve yanıtlar fısıldıyor.

“Ama efendim, bu eserde bir kusur olduğu muhakkak. Ama kusurun nerede olduğunu bulamadım. Bu semainin bir tek sesi bile değiştirilse ahenk bozulur. Çünkü mükemmel bir eser.”
“Evet öyle. Ama mükemmellikle güzellik aynı şey değildir… çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.”

Suskunlar’ın kapağını kapattığımda harika bir hal içindeydim. Gülümsüyordum, içim huzurla doluydu ve düşüncelerim kalabalık bir suskunluğa büründü.

22 Ekim 2012

Ayça Şen-Hırs ve Ceza


Bu kitap bittiği için üzüldüm. Okurken çok keyif alıyorum Ayça Şen kitaplarından. Vapurda, otobüste resmen ağzım açık gülüyorum. Kitap ilginç bir şekilde başladı. Giriş kısmında şöyle bir cümle vardı: “Şimdi okuyacağınız roman, Türkiye’de yazılmış en enteresan roman olmasının yanı sıra, eminim ki, pek çoğunuzun hayatını derinden etkileyecek.” Böyle büyük laflar etmesini garipsedim. Derken bu anlatımın kitap kahramanının dilinden olduğunu idrak ettim de rahatladım.

Hırs ve Ceza’da, kahramanımız yazar olmak için, işini bırakıp annesinin evinde yaşamaya başlar. Hem yaşadıklarını ve düşüncelerini, hem de büyük eserini günlük olarak bizimle paylaşır. Kitabına başladığı anda çok satanlar listesine gireceğinden de emindir:

“Tabii kitapta yazım hatalarına bakmıyorum, bu editörün işi çünkü. Bir de bu yurt dışı işi var yani. Henüz hiç yurt dışına çıkmadım ve vizyonumun gelişmesi için bunu sık sık yapmam gerek.”

Bu “yani”li cümlelerle sıkça karşılaşıyoruz. Bazen olması gerektiğinden fazla geliyor, kulak tırmalıyor ama ona da alışıyorum. Hatta bu yazıyı yazarken bile kullanmak istiyorum bu “yani”leri.

Ayça Şen’in iki kitabını okurken de aynı şeyleri hissediyorum. Sanki aynı yerlerde büyümüşüz de aynı basit şeyleri düşünüp gülmüşüz gibi. Böyle doğal bir dili olmasına hayranım doğrusu. Aslında kitaptan birçok alıntı yapacaktım ama notlarımı tekrar okuyunca yine aynı şekilde bir gülme aldı beni. Oradan koparıp buraya alıntılayınca anlamsız olabileceğini düşündüğüm için diğerlerini koymaktan vazgeçtim. Bir an önce elimdeki kitapları tüketerek Şen’in diğer kitaplarını almalıyım. Siz de benim kadar güler misiniz bilmiyorum ama yine de ilaç niyetine okumanızı tavsiye ediyorum.


12 Ekim 2012

İzmir'de Jehan Barbur

Bu yazıyı konserin hemen ardından yazabilmiş olsaydım, eminim çok daha coşku dolu bir yazı olacaktı. Fakat konser iki saat yirmi dakika kadar süren dolu dolu bir dinleti olunca eve dönüp de oturup yazmaya takatim kalmadı. Jehan Barbur’un dün geceki Alsancak Bios konserine öncelikle Sevgili’nin isteği üzerine gittim. Bir iki parçayı bilmiyor değildim ama yeni çıkan Sarı albümünün tanıtım konserine gitmek aslında benim için büyük bir cesaret örneğiydi. Sıkılacak mıydım ki acaba?

Bios’un konser sahnesi normallerinden biraz yüksek, sahneyi görmek adına bu çok olumlu bir şey. Sahne düzeni ve ses sistemi de oldukça başarılıydı. Konser başladığında önce orkestra yerini aldı. Ardından Barbur’un güzel sesiyle okuduğu Sarı şiirini duyduk ve gözleri kamaştıran güzelliğiyle orkestranın arasına katılışını izledik.

Bir ara sokakta öldüm... 
Dün 
Öylece yani. 
Birdenbire 
Boşluğa düşer gibi, sarı bir sessizliğin içinde 
Granit duvarlı binanın anlamsızlığına, 
Şehrin boşu boşunalığına içerlerken 
Bırakmışım son nefesimi kaldırıma 
Bitmiş, 
Öylesine yani. 
Birdenbire 


İlk anlardan itibaren sesinin çok nadir perde güzelliği, şarkı söylemekten aldığı kişisel zevk ve tavırlarındaki samimiyet bizi de sardı. Henüz 1-2 hafta önce piyasaya çıkmış olan albümündeki şarkıların dinleyiciler tarafından ezbere söylenmesi görülmeye değerdi. Fark ettirmemeye çalıştıysa da dinleyicilerin bu halleri Barbur’un gözlerinin dolu dolu olmasına yetti. En ufak bir yapmacıklık sergilememesi; en ufak olumsuz duyguya sebebiyet vermeden konser alanına çivilenmemize neden oldu. Uzun süren konser boyunca hiç sıkılmadan ve büyük bir keyifle konseri bitirdik. 
Sıkılmak mı demiştim? Tersine; mutlu mesut, böyle bir sesin yurdumda bulunmasından memnuniyet duyarak döndüm evime.


Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Konsere ara verilir verilmez etrafımızdaki insanlar sigara içmeye başladılar. Bu durumu Bios sahiplerinin duyarsızlığına mı yoksa kapalı alanda sigara içerek diğer insanlara karşı tüm saygısızlığını takınmış dinleyiciye mi mal etmem gerektiğine karar veremedim. Yazık ki bu durum bu tip organizasyonların yapıldığı tüm mekanlarda karşılaştığımız bir sıkıntı.

Jehan Barbur’la beraber orkestrasına da ayrıca teşekkür etmek gerek. Harika çaldılar, keyfe keyif kattılar. Ayrıca bir blog yazarı olduğunu, Bülent Ortaçgil’in desteğini aldığını, Feridun Düzağaç gibi şarkıcılara şarkı yazdığını öğrenmek de pek hoşuma gitti doğrusu. Dinlememiş olanlarınıza bir kulak vermenizi öneririm. Pişman olmayacaksınız.


11 Ekim 2012

Gog-Giovanni Papini

Gog uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Sonunda ikinci el kitaplar arasında karşıma çıkıverdi. İş Bankası Kültür Yayınları Gog’un iki kitabını tek parça halinde basmış. Kitabın içeriğinde yazım hataları olsa da çevirinin güzelliği bu hataları görmezden gelmeme neden oldu. Bir de İş Bankası Kültür Yayınları kitaplarını seviyor olmanın etkisi var sanırım. Bu hataların yeni baskılarla giderilmiş olduğunu tahmin ediyorum.
 
Gog, Amerikalı bir milyarder. Dünyaya ve fikirlere karşı ucu görünmez bir merakı var. Her ne kadar kitap tanıtımlarında Gog’un cahil bir milyarden olduğundan bahsedilse de bu merakının zenginliğin getirisi bir sıkılmışlık mı, öğrenmeye duyduğu arzu mu yoksa uçsuz bilgisizliğinden mi ileri geldiği tartışılır. Gog, zamanının ünlü kişiler, konularında uzan bilim adamları ya da yazarlarla genellikle parası sayesinde görüşmeler yapıyor. Onların gerçekte ne düşündüklerine dair sözlerini aktarıyor. Bunlar arasında Gandi, Einstein, Freud, Lenin, Edison, Salvador Dali, Hitler gibi şahsiyetler var. Bazı bölümlerde de ünlü yazarların sözde yayınlanmamış ve Gog’un eline geçen yarım öyküleriyle karşılaşıyoruz. Bazen ilginç koleksiyonlarından bahsediyor. Örneğin tüm devleri, satın aldığı büyük bir araziye topluyor ve sonuçlarından bahsediyor. Bir başka gün “Pişmanlık Duymuş Yamyam”ın neden pişman olduğunu onun ağzından aktarıyor.

Bu kitabı çok sevdim. Sevmekle birlikte not almadığım için hatırlayamadığım pek çok fikre gark olmama neden oldu. Bazen “çok saçma” dediğim olağan şeyleri Gog’un yazımından dinlemek kendi fikirlerimin açığa çıkmasına yardımcı oldu. Bu nedenle sevdiğim kitaplar kategorisinde yerini aldı.

Gog’un insanları ve kendi fikirleri bazen bildiklerimizin aksini söylerken anlatımındaki bütünlük öyle güzel tamamlamalar oluşturuyor ki bir an da ben de o fikri kabul etmiş buluyorum kendimi. Suçluları cezalandırma yöntemlerini anlatan bir Avukat’a hak verir oluyorum. Aklına geldiği her olgu üzerine fikirler öne sürmesi ya da insani bakış açının dışında bir anlatım yoluna gitmesi beni sıkmak yerine eğlendirdi. Belki de herkesin Gog’unki gibi bir günlüğü olmalı diye düşündüm. Aklımıza gelecek her konuda fikirlerimizi not aldığımız bir defter. Hoş olmaz mı?

07 Ekim 2012

İzmir'de Flört


Eski bir Flört dinleyicisi olarak dün gece İzmir konserini izleyen keyifli kalabalığın arasındaydık. Öyle az buz değil bu katıldığım üçüncü konserleriydi. İkisini İstanbul’da izlemiş, performanslarına hayran olmuştum. İzmir’e geleceklerini duyunca yalnız bırakmak olmaz dedik, Sevgili’yle beraber atladık gittik.

Alsancak Asmaaltı’na bu ilk gidişim. Küçük bir mekan, küçük bir sahne ve biraz da soğutma sorunu var fakat Flört Grubu ve şarkıları mekanın bu yönlerini hepimize unutturdular. Şarkıların çoğu Demli albümünden geldi. Neyse ki o en sevdiğim Cemiyette Pişiyoruz albümlerinden de Cemiyette Pişiyoruz ve Şakalar’ı Dünya gözüyle görüp dinleyebildik. Aralarda o güzel eski şarkılara döndüler ve çok da güzel çalıp söylediler. Özdemir Erdoğan’dan Gurbet, Kazım Koyuncu’dan Gelavera Deresi, Yaşar Kurt’tan Mamu, Erkin Koray’dan Şöyle Böyle ki bu şarkı konser için oldukça coşturur nitelikte ve çok iyi bir seçim, Barış Manço’dan Yine Yol Göründü Gurbete gibi şarkılarla devam ettiler. Flört’e bu şarkılar çok yakışıyor. Barış Manço’ya Erkin Koray’a pek dillere düşmemiş şarkılarıyla her konserlerinde yer vermelerini çok takdir ediyorum. Bir de “Rasta Baba” şarkıları var ki, onlar da bu şarkının potansiyelinin farkında olmalılar, önce konserin başında sonra da sonunda aynı şarkıyı çaldılar. İki seferinde de stüdyo kaydı kadar güzeldi ve biz yine de bu şarkıyı dinleyip söylemeye doyamadık. Ayrıca İzmir dinleyicisi de bir takdiri hak ediyor. Konser boyunca dinleyicinin enerjisi ziyadesiyle hissediliyordu. Hatta dinleyici kitlesi olarak İzmir ve ortamını bir İstanbullu olarak daha çok sevdim. Konser bu açıdan da çok keyifliydi.

Flört; konserlerine gittiğinizde, sizi canlı müzikten soğutmak yerine daha çok bağlayacak, sahnedeki üç kişinin(Ozan Kotra, Çağatay Kehribar ve Hakan “Timsah” Çağlar) performansına, Ozan’ın sahne hakimiyetine ve samimi sözlerine hayran olacağınız bir grup. Ne mutlu ki Türk Rock yapıyorlar. Rock’n Roll seven, eskilerin değerini bilen, Türkçe’ye ve köklerine sahip çıkmak konusunda oldukça duyarlı ve başarılı bu gruba tekrar teşekkür ediyorum.

06 Ekim 2012

İzmir'de Filmekimi


Sinemaya gitmeyeli uzun bir zaman olmuş, çok özlemişim. Bu özlemimi Filmekimi ile gidererek iki filmi art arda izleyecek güzel bir fırsatım oldu. İzmir’i pek bilmediğim için kısa bir aramadan sonra Karaca Sineması’nı buldum ve ilk film olan Cennetteki Çöplük’e aldım biletimi.

Fatih Akın’ın yönetmenliğindeki film tam beş yılda çekilmiş. Bu beş yılda Trabzon’un Çayburnu ilçesine yapılan çöplük alanı başlangıcından itibaren kayda alınmış. Aslında bir film değil belgesel niteliği taşıyor. Belgesel olması,  “sinemada belgesel mi izlenirmiş” diye düşündürmesin sizi. En başından itibaren öyle içine alıyor, öyle güzel bir akıcılığı var ki kendinizi o yerde hissediyor, adeta ilçeye yayılan kokuyu duyuyorsunuz. Fatih Akın’ı ne kadar tebrik etsem az ki film bittiğinde tüm izleyicilerle beraber güzel bir alkış tutturduk. Yazık ki İlçe sakinleri, mücadelelerinden hiçbir sonuç alamamış. Film neticede sadece çevre duyarlılığını değil, yönetimdeki kokuşmuşluğu, nasıl bir ülkede yaşıyor olduğumuzu da gözler önüne seriyor.

Belgeselin bir yerinde Şevval Sam, bir yerinde de Manga konseri ile karşılaşıyoruz. Manga konserinde konsere eşlik eden müezzini, konserin ardından ezanını okumaya giderken izlediğim sahneyi çok sevdim.
Başka bir evde orta yaşın üstünde bir bey, savcıya verdiği dilekçeden ve savcının tepkisinden bahsediyor; “beni çocuk gibi azarladı” diyor. Oysa biz bu sahnelere ne kadar alışığız değil mi? Doktorun, savcının, bankadaki memurun kendinde karşısındakini azarlama hakkını nereden bulduğunu anlamanın imkanı var mı? O halde biz bir üçüncü sınıf ülkesi değiliz de neyiz?

Bu belgeselden çok etkilendim. Filmekimi ile vizyona bugün girmiş olan belgeseli mutlaka izleyin. Sinemanın elle tutulur anlamda ne işe yaradığını ve gücünü net bir şekilde hissedeceksiniz.  Fatih Akın’ı gönülden tebrik ve takdir ediyorum. Şunu da unutmadan söyleyeyim; bu belgesel sırasında epey güldük. Ağlanacak halimize güldük demek daha doğru olur. Örneğin çöplüğün kurulmasından önce verilen hiçbir sözün gerçekleştirilmemesi fakat ilk zamanlarda parfüm fıskiyelerinin kurulması bizi epey güldürdü doğrusu.


No/Hayır

İkinci film ise Şili’de geçen No filmiydi. No’nun başrolünde sevdiğim bir oyuncu olan Gael García Bernal yer alıyor. Filmde diktatör Pinochet uluslar arası baskılara dayanamayarak kendi başkanlığı konusunu referanduma taşır. Muhalefet kanadı ise Hayır kampanyalarının televizyonda bir ay boyunca gösterilecek ve her akşam on beş dakika yayınlanacak olan reklamlarını yönetmek üzere ünlü bir reklamcı ile anlaşır. Bundan sonra; özgürlük ve reklam dilini aynı anda takip edeceğimiz hem hüzünlü hem de komik dakikalar başlar.
No filmi de oldukça akıcı ve izlemeye değer bir film. Ben bu filmden de oldukça keyif aldım. Referandumun olduğu tarihin bugün yani 5 Ekim olması ayarlanmış mıydı bilmiyorum ama hoş bir tesadüftü. 

İyi seyirler dilerim.

28 Eylül 2012

Osman Amca


Yıllardır görmemiştim Osman Amca'yı. Osman Amca; mahallemizin en eski tuhafiyecisi. Dükkanının adı bile yok belki. Tüm mahalle onu Osman Amca olarak bilir, kimin ne eksiği varsa önce Osman Amca’ya bakılır. Daha doğrusu bakılırdı.

Aynı evde doğup büyümüş olmanın ve yıllarca aynı mekanda yaşamanın çok büyük avantajları vardır. Pek çok insan tanır, çocukluk arkadaşlarınızla hiç bitmeyecek dostluklar kurarsınız. Birileri gider birileri kalır da o dostlar, o mahalle, hayatınızın daimi bir parçasıdır. Siz nereye, çocukluk ve mekanlar oraya… Uzun bir ayrılığın ardından artık pek de küçük diyemeyeceğim o mahalleye gelip de çocukluğumun tuhafiyesine uğramadan olmazdı. Artık o esnaflar, öyle dükkanlar kalmadı.

Tuhafiye diyorum ama Osman Amca’nın dükkanı bulacaklarınıza şaşırmayacağınız bir yer. İçeride çok eski düğmeler, eskiden kalan şallar, misketler, balonlar, bolca oyuncak bulmanız mümkün. Yıllardır yeni bir şey alınmıyor Osman Amca’nın dükkanına ama eskiden kalan eşyalar buna gerek olmadığını söylüyor size. Ben düğmelere bakarken, o da düğmelerin tarihi ve neredeyse kendisiyle yaşıt olduğunu söylüyor.



Osman Amca’nın dükkanı her zaman açık değildir. Fakat mahalleli onun evinin, dükkanın hemen yanında olduğunu bilir ve işi olan kişi evin penceresini tıklatıverir. Ardından Osman Amca’nın sesi gelir ve dükkanın kapısı açılır. Bu sefer kapının önünde her zamanki taburesini görünce dükkanın da açık olduğunu anladık. Bir zamanlar bize zaten yaşlı ve sevimli görünen Osman Amca, bu sefer gerçekten yaşlanmış. Onu görünce anladım ki çok uzun yıllar çok kısa sürede geçip gitmiş. Hem hüzünlendim hem de tuhaf duygulara kapıldım.

 “Osman Amca, sende rafya var mıdır?” diyoruz. 
  “Vardır, vardır da nerededir ki acaba?” diye cevap veriyor. Diyoruz ki:
  “Biz de arayalım o zaman.”



Bu dükkana her gittiğimde köşe bucak incelemek istiyorum. Vaktimin yettiği kadar bakınırken bir yandan da Osman Amca ile muhabbet ediyoruz.  Bir kızını ve biz dükkandayken içeriden sesi gelen yoldaşını başka diyarlara uğurlamış.



“Biz de gideceğiz, unutulacağız
” dedi, ardında bıraktığı kayıplardan bahsederken. Oysa ki ben, ablalarım ağabeylerim ve onu tanıyanlar, Osman Amca’yı hiç unutmayacak. İçleniyorum, Osman Amca’mızı seviyorum…