04 Ağustos 2012

Kukla Atölyesi Nihayete Erdi


Üç günün ardından kuklalarımızla birlikte İzmir Film Atölyesi'nde Özlem Akın ile Kukla Etkinliğimiz de tadı damağımızda kalarak sona ermiş oldu. Kukla yapmayı öğrenmek dışında bu güzel insanları tanımak hoş bir deneyimdi. Kış döneminde de hem İstanbul hem İzmir’de atölye günleri açılmaya devam edecek. Ucundan köşesinden ilginiz varsa hem Kukla Atölyesi’ne hem de Animasyon Atölyesi’ne katılmanızı dilerim.

Hummalı çalışmalarımızın ardından kuklalarımızın hemen hemen bitmiş halleri şöyle:







Katılan ve kuklalarını blogumuzda paylaşmaya izin veren tüm katılımcılara çok teşekkür ederim. 


03 Ağustos 2012

Ömer Faruk Tekbilek İzmir Konseri


İzmir Büyükşehir Belediyesi yaz süresince, Tarihi Havagazı Fabrikası’nda ücretsiz “Çim Konserleri” düzenliyor. Duyduk ki 2 Ağustos gecesi Ömer Faruk Tekbilek sahne alıyormuş, biz de kaçırmayalım dedik. Uzun bir süre önce “I Love You” eseriyle tanıyıp sevdiğim sanatçıya İzmir’de denk geleceğim aklımın ucundan geçmezdi.

Tarihi Havagazı Fabrika’sına ilk kez gittim. Aslında  konserle rücretsiz olduğundan biraz önyargılıydım izleyici olmak için. Tekblek’in dinleyici kitlesinden midir, İzmir’in konserleri hep böyle mi olur bilmiyorum ama çok güzel bir ortamda, çok hoş bir konser izledik. Alanın ön kısmına armut minderler, geri kalanına da sandalyeler yerleştirilmişti. Bu yüzden konseri izlemek bir o kadar rahattı.

Tekbilek ve ekibi, sahneye tam zamanında çıktı. Uzun zamandır tam saatinde başlayan bir konser izlememiştim. Sanırım bu da özel bir organizasyon olmamasının avantajı.  Ekip sahne alıp şarkıya başladıklarında biraz yorgun biraz da ruhsuz idim ama daha ilk dakikalarda gözlerim doluverdi. Kendime şaşırdım. Tekbilek neyi üflemeye başlayınca bu sesin, bu ezgilerin ruhumun çok yakınından geçtiğini daha iyi hissettim. Sonra sazı aldı eline, sonra zurnayı ardından davulu. Bir insanın o zor neyi çalmasını anlayabiliyorum da birbirinden farklı müzik aletleri çalıp üzerine bir de sesinin güzel oluşunu pek anlayamıyorum. Çok etkileyici, çok keyifliydi.


Konser bitiminin ardından Tekbilek albümlerini imzaladı ve bu süre boyunca yüzünden gülümseme eksik olmadı. Hem ünlü hem de mütevazi kalabilmek zor olsa gerek. Bu organizasyon için İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkürlerimi sunuyorum.

01 Ağustos 2012

İzmir Kukla Atölyesi


İki gündür İzmir Film Atölyesi’ndeyim. Pek keyifliyim. Kardeşim Burak sayesinde haberimin oldu etkinlikten. Burak, uzun bir süredir “stop motion” tekniğiyle kısa filmler çekiyor. Filmleri için mekanlar, figürler ve senaryolar hazırlıyor. İlk kukla deneyimimiz Sevgili’yle beraber Fimo hamuru kullanarak ve fırında fazla tutup kuklanın burnunu yakarak gelişmişti. Oysa bu etkinlik oldukça profesyonel ellerde, üstelik çok da zevkli.
Üç gün sürecek olan etkinliğin ikinci gününü devirdik bugün. Ne zaman başladık, nasıl geçti koca iki gün, hiç anlamadım. Özlem Akın yönetiminde, İzmir Film Atölyesi’nde toplamda 24 saat sürecek olan etkinliğimizde kukla yapımını öğreniyoruz.

Bilmeyenler, duymayanlar için öncelikle hocamız Özlem Akın’ı tanıyalım. Özlem Akın, 45. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde, Gemeinchaft adlı filmiyle, en iyi kısa film ödülünü almış genç bir yönetmen. Çek Cumhuriyeti’nin Prag’ında yaşıyor ve harika kuklalar yapıyor. Kuklalarını filmlerinde oynatıyor, satıyor, isteyene  öğretiyor. Belli dönemlerde İstanbul ve İzmir’de atölye çalışmalarına zaman ayırıyor.  Kuklalarındaki detayları incelemenizi tavsiye ederim. Bayılacaksınız…





İzmir Film Atölyesi; Konak’ta, çok hoş bir binanın içinde, sevimli bir atölye. Aşağıda gördüğünüz

29 Temmuz 2012

Dahiler ve Aşkları


Bakmayın öyle çok kalın göründüğüne, aslında her hayat hikayesinde “biraz daha devam etse” diyeceğiniz bir kitap. İçinde pek çok sanatçı, şair, yazar ve bilim insanının aşklarıyla beraber hayatları anlatılıyor. Kısa kısa bölümlerden oluştuğu için hem sıkmıyor hem de kitabın kalınlığının farkına bile varmıyorsunuz.

Her ne kadar kitabın ismi dahiler olsa da, aslında fark yaratmış ve kalıcı olmuş insanların hayatını konu alıyor bu kitap. Kitabın ismi ve içerik bilgisi bile benim için merak uyandırmaya yeterli oldu. Bir dahinin hayatından çok etkilenmeyi ummuştum aslında fakat böyle bir şey hissetmedim. Her birinden ayrı hazlar aldım, şaşırdım, üzüldüm… yine de merak ettiğim öncelikli isimleri sıralayayım ki kitap hakkında fikir sahibi olmayanlar için bilgi niteliğinde olsun:


Honore Balzac               Beethoven          Yahya Kemal Beyatlı    Charli Chaplin
Salvador Dali                 Doystoyevski      Einstein                          Freud
Vincent van Gogh          Victor Hugo        Nazım Hikmet               Franz Kafka
Frida Kahlo                    Mozart                 Picasso                          Edgar Allan Poe
Mevlana                         Oscar Wilde        Virginia Woolf              Leonardo Da Vinci 

Aslında bu isimlerle beraber, kitaptaki hayatların büyük çoğunluğunu saymış oldum. Benim için öncelikli olanlar bunlardı. Aklımda ne kaldı derseniz, öyle tüm okuduklarını aklına kazıyanlardan değilim. Fakat genel olarak hiçbir aşkın kalıcı olmadığını ya da kalıcı ve üretici bir insan olmak için aslında mutsuz bir hayat sürmek gerektiğini düşündüm. Bu fikre önceden beri sahibim de bu hayatlarla beraber düşüncemde sağlama yapmış oldum diyelim. Koşullar mı insanı üretici kılar yoksa üretken insan mı koşullarını zorlaştırır bilemiyorum ama pek çok koşulun bir araya gelmesi gerekiyor olabilir. Genel olarak dahilerin hayatları mutsuzluklarla dolu. Özellikle de kadınların…

Belki de benimki algıda seçiciliktir ama yüzyıllardır kadınların daha çok yıprandığını, bolca aldatıldığını, erkeklerinse aldatmayı ve serbestliği kendinde doğal bir refleks gibi yaşadıklarını gördüm yeniden. Bilemiyorum o yıllardan bu yıllara hayatlarımızda bu hikayenin ne kadarı değişti?


Sayfalar arasında Freud’a denk geliyorum. Freud’un hayatını anlatan neredeyse bu kalınlıkta bir kitap okuduğum halde, yine ilgiyle okuyorum hakkında yazılanları. Fikirlerine katılıp katılmamak değil niyetim ama 3-4 yıl boyunca nişanlısıyla mektuplaşmaları ardından kocaman bir aile olmaları beni epey etkilemişti. Uzun süre kokain kullanmasına rağmen bağımlı olmayan kişiliği ve ilgilendiği konular oldukça dikkat çekici. Hayatı ile ilgili pek açık vermeyişi de başka bir merak konusu tabi.

24 Temmuz 2012

Yerdeki Yıldızlar


Uzun zamandır içime işleyecek, duygularımı hallaç pamuğu gibi savurup atacak bir film izleyeyim deyip duruyordum. Eşimin sayesinde gerçek oldu dileğim.  “Taare Zameen Par” “Yerdeki Yıldızlar”… Doğru kabul edilenlere ulaşmak için büyürken insanlar, uzaklaşan büyülü güzel düşlere sahip çocuklar yerdeki yıldızlar.

Şuan evrenin gizemini çözmüşçesine dingin, coşkulu ve mutluyum. 






Ön yargılarımla başladı film, gördüğüm yerde kaçmak isteyeceğim bir oğlan çocuğuna, sarılıp ağlamak istememle sona erdi. 2007 yılında yayınlanmış, yönetmeni Aamir Khan. Bazı fotoğraflarda olduğu gibi hayran bırakan renkleri var Hindistan’ın ve birçok filmde beni rahatsız eden ama bu filmde çok hoşlandığım animasyonlar. Aamir Khan ve Darsheel Safary’in oyunculukları, Darsheel’in bakışları, mimikleri şahane. Ve filmde kullanılan şarkıların sözleri öyle güzel ki, yazmak isterim.

“Biraz tatlı, biraz ekşi.
Biraz yakın ama çok uzak değil.
Bana gereken, tüm ihtiyacım olan, tüm ihtiyacım olan özgür olmak.
Dokunacak kadar yakın olmasına rağmen kaybolur bir anda, sanki bir serap.
Düşlerin dokusu, bir süveter gibi ısıtır beyaz bulutların ötesindedir benim dünyam.
İzin ver de gireyim,
izin ver, şüpheliyim.
Vardır benim gibi,
daha daha niceleri.
Yalnız değilim uyur-gezer, yarı uyanık adım atıyorum sendeliyorum.
Yalnız değilim, uyur-gezer, şaşkın yürürken tökezliyorum.
Hala şüphelerim var acaba batan güneş tekrar doğacak mı?
Dünyam bir çözüldü mü herkesi şaşırtacak.
Gözlerim açık nasıl da koşuyorum, nasıl da koşuyorum öte-dünyaya..
Sonra kuş gibi süzülüyorum, tam da olmak istediğim.
Uçan binlerce kanat gökyüzünü keşfediyor.
Çok fazla dönemeç var, takip edilecek çok fazla yol ve keşfedilecek bir dünya.”


İlk 10-15 dakikasında kızgınlık ve bezginlik olsa da, 165 dakika boyunca yoğunluğu hiç azalmadı hissettiklerimin.

Daha önce bir çok filmde kullanılan bir hikayesi var aslında, dışlanmış, farklı öğrenciyi hayata bağlayan bir öğretmen. Herkesin hayatında da vardır belki o hikaye, birisi gelir farklı bir adım atmayı, başka bir gözle bakmayı, ayağa kalkmayı ve belki koşmayı öğretir. Ama filme dair tek başlık kesinlikle bu değil, ön yargılardan, herkesi bir örnek yapmaya çalışmaktan, koşuşturup hayatı kaçırmaktan bahsediyor çokça.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının buradan sonrasını bence hiç okumayın, hatta bence her hangi bir yerden konusunu da okumadan izleyin. Ishaan Awasthi dokuz yaşında okuma ve yazma zorluğu çeken, çevresindekilere karşı tepkili, büyülü hayal dünyasında yaşayan bir çocuk. Ailesi onu disiplinsiz ve inatçı olduğu için bir yatılı okula gönderiyor. Katı eğitimi olan okul, ailesinin onu terk edişi ile depresyona giriyor ve içine kapanıyor. Okula vekil sanat öğretmeni olarak gelen Ram Shankar Nikumbh, onu ve disleksi hastalığını fark ediyor. İşte artık güzel bir şey olmalı derken, film umut dolu abartısız, doğal bir yeniden doğuş hikayesine dönüşüyor. Gözyaşları da bundan sonra yüreğe iniyor sanırım.

Sean Peen’e bir kez daha hayran olduğum “This Must Be the Place”e dair yazmak istiyordum. Çok güzel bir filmdi 10 üzerinden 8 verirdim sanırım ama “Yerdeki Yıldızlar” 9+umut, mutluluk, hüzün ve sevgi oldu.

Düşlerinizi hiç kaybetmemenizi ve keyifli seyirler dilerim…
Özlem…

12 Temmuz 2012

Mavi Yolculuk bir düştür...



Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) 1925 yılında, yazdığı bir yazı nedeniyle Bodrum’da 3 yıl sürgün cezasına çarptırılmış. Çok sevdiği Bodrum’a geri dönmüş cezası bittiğinde, çiçekler ve ağaçlarla bezemiş yaşadığı yeri. Ve yazar, şair dostlarıyla balıkçı teknesine atlayıp başlatmışlar mavi yolculuğu… Yaşadıkları güzellikleri anlatmışlar kitaplarla. Şimdi ben ne kadar anlatsam az geliyor.




03 Temmuz 2012

Ayn Rand-Ben


Ayn Rand, uzun zaman önce “Hayatın Kaynağı” kitabıyla girmişti hayatıma. Ardından "Atlas Vazgeçti/Silkindi" ile dikkatime nail olmaya devam etti. Üç ciltlik bu kitap, ilk okuduğum romanın devamı niteliğinde izler taşıyordu.

Romanlarının tümü Ayn Rand’ın Objektivizm felsefesini temel alır. Objektivizm’de yüceltilen “Ben” saf bencillik ya da çıkarcılıkla karıştırılmamalıdır. Temelinde doğru insan olmanın, yanlışlara toplum iç güdüleriyle değil, gerçek doğrularla karşı durmanın, kısaca kendine güveni ve üretici bir “ben” olmanın felsefesidir Objektivizm. Ayn Rand’ın yetişme koşulları, komünizmin tek tip insan yetiştirme deneyimini üretici bir insan olarak yaşaması, bu karşı duruşun başlangıcını oluşturur. İlk kitabı olan “Yaşamak İstiyorum” vakti zamanında bir aşk romanı kapağıyla basılmış olsa da aslında bu deneyimlerini ve hayat hikayesinin bir kısmını konu alır.

Bu üç kitaptan sonra, oldukça ince görünümüyle “Ben” kitabı, yaşadıklarının ve belki de gelecek toplum kavramının özeti gibi. Okuması kolay, kısa ama içi oldukça dolu bir kitap.

“’Ben’, bir nükleer savaştan sonra ortaya çıkan totaliter bir sistemde yaşayan bir kimsenin, sözlüklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri "biz" kelimesi tarafından doldurulan "ben" kelimesini ve kendisini keşfedişinin hikayesi. “

(Arka Kapak) 

28 Haziran 2012

Patti Smith-Çoluk Çocuk


60’lı yılların sonunda, zor şartlarda, sanatla yoğrulmanın ve rock'n roll sevgisinin kitabı Çoluk Çocuk. Kitabı okurken yaratma hevesim, üretme isteğim ayyuka çıktı. Onların hayatını okurken hiçbir şey yapmıyor oluşuma, kendi hayatıma hayıflandım. Ben de evimde oturup, Patti’nin şarkıları eşliğinde en azından kitap hakkında yazarak bu kadarını yapmış olmayı istedim.

Patti Smith’in cesaret dolu hayatı, Robert (Mapplethorpe) ile tanışmasıyla büyük bir anlam kazanıyor. Smith’in Robert’la birlikte dolu dolu ve sanata adanmış hayatını kitaplaştırmasının nedeni de Robert’a vermiş olduğu söz. İyi ki bu sözü tutmuş ve bizim de ucundan da olsa merakımızı gidermiş. Aslında merak gidermeden de öte kitabı okumak çok keyifliydi. Dili, içeriği ve akıcılık açısından okumaya değer bir kitap. 

Sanat için şöylediyor Patti Smith;

"...sanat Tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine O'na aittir."

Bu sözü çok sevdim, sanat ne güzel şey!

"Kendimizi Sons of Liberty (Özgürlük Çocukları) gibi görüyorduk; misyonumuz rock’n roll’un devrimci ruhunu korumak, savunmak ve yansıtmaktı. Hayatta kalmamızı sağlayan müziğin ruhani bir açlık  tehlikesiyle karşı karşıya endişeleniyorduk. Amacını kaybetmesinden , şişman ve zengin ellerle düşmesinden, gösteri dünyasının bataklıklarında debelenip durmasından, maddi kaygılardan ve ruhsuz teknik karmaşıklıktan dolayı yitip gitmesinden korkuyorduk. "

Bunlar ne güzel ve ne kadar anlamlı korkular öyle değil mi?

Smith’in şiir sevgisi ve Rimbaud kitabını sürekli yanında taşıması, hayatının belirli noktalarını Rimbaud ile özdeşleştimesi çok hoş bir ayrıntı. Bu bağlılık ve onu Rimbaud’un müze ziyaretine kadar götüren manevi yolculuklarından ister istemez okuyucu da etkileniyor. Kitabı okurken Patti’nin hayatının neresinden müziğe bulaşacağı konusunu merak edip durdum. Kitaptaki anlatıma gore, şair ya da ressam olabilirdi ve sanki müzik onun için en uzak olan şeydi. Sanırım böyle hissetmem konusunda Patti Smith’in mütevazi kişiliği ve yazımının da payı büyük. Sefalet içinde geçen gençlik dönemleri ve buna rağmen yılmaz karakterlerinin onları getirdiği nokta tartışılmaz. Kitabı okurken Patti Smith'e tekrar tekrar hayran olmamak elde değil. Ayrıca Milliyet Sanat Haziran Sayısı’nda da bir Patti Smith yazısı bulmanız mümkün. 

Kitabın arka kapağında Johnny Depp alıntısına yer verilmiş;

“Bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet.” 

Ve son olarak kapağın sonunda yer alan kısmı ekleyelim:

"yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu, heyecanla elimi sıktı.

'Hadi, fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına.

'Sanatçılar galiba.'

'Hadi canım,' dedi adam, omuz silkerek. 'Çoluk çocuk bunlar.'"

(Tanıtım Bülteninden)

 Ebru

12 Haziran 2012

Yalova-Çifte Şelale ve Dipsiz Göller


    Yaz geldiğine göre, gezilip görülecek yerlerden bahsetmenin vaktidir. İstanbul Yenikapı’dan deniz otobüsü ile yaklaşık 1 saat 10 dakikada ya da Kartal-Pendik’ten 45 dakika gibi sürelerde ulaşabileceğiniz Yalova, küçük geziler için çok ideal bir şehir. Nerelere gidilir Yalova’da?

    Yalova’nın Termal'i en bilindik mekanlardan biridir. Termal, Yalova şehir merkezine 11km mesafededir. Termal’e geldiyseniz Termal yakınlarındaki Sudüşen Şelalesi’ni de görmenizi öneririm.

        Termal


Yalova’nın diğer şelalesi de Çifte Şelale’dir. Bu şelaleye Çınarcık yolu üzerinden gidebilirsiniz. Biz bu gezimizde Çifte Şelale’ye doğru yol aldık ve Çınarcık yolu üzerinde bize önerilen pideleri yemek için  “Teşvikiye Pide Salonu”nda mola verdik. Oldukça lezzetli ve çeşitli pideleri vardı. Tavsiye ederim.





    Çifte Şelale Yalova’ya 29 km mesafede. Yalova Kent Ormanı içinden geçilerek, ki manzara oldukça güzel, Erikli Çifte Şelale’ye ulaşılıyor.  Şelaleyi görmek için ormanın içinde 2km’lik yolu yürümeniz gerekiyor. Yol gözünüzde büyümesin çünkü yeşilliğin arsında, mesire yerleri ve asma köprüden geçeceğiniz bu yolu yürümek oldukça keyifli. Fotoğraf makinemizi yanımıza almadığımızdan köprü fotoğraflarına yer veremiyorum maalesef. 

        Çifte Şelale








Buradan çıkıp hemen yakınındaki Dipsiz Göl’e geçiyoruz. Birden kendimizi kartpostal görüntülerinin içinde masalsı bir mekanda buluyoruz. Sizi fotoğraflarla baş başa bırakıyorum.









        
Yazar:  Ebru

08 Mayıs 2012

Bizim Büyük Çaresizliğimiz


Seyfi Teoman

Ne zamandır aklımdaydı yazmak, bu filmi çok sevdiğimden bahsetmek. Tekrar izleyip yazarım diye düşünüyordum ama bugün gördüğüm bir haber benden önce davrandı. Bu güzel filmin yönetmeni Seyfi Teoman hayatını kaybetti.

Yönetmeni tanımıyordum ama bu filmi onu sevmeme yetmişti. Geçirdiği motosiklet kazasının ardından yoğun bakıma alınan Seyfi Teoman, 35 yaşındaydı ve bugün hayata veda etti. Üzüldüm, burada paylaşmak istedim.

Hayalkahvem ne güzel bitirmiş yazısını:

“Allah değerli yönetmene rahmet, ailesine sabır versin. Başka ne söyleyebilirim? Bizim büyük çaresizliğimiz... Ölümlüyüz.”

Seyfi Teoman Kimdir?

“Seyfi Teoman Kayseri’de 1977 yılında doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra Polonya Ulusal Sinema Okulu Lodz’da film yönetmenliği eğitimi aldı.

2004 yılında çektiği kısa filmi Apartman, ulusal ve uluslararası pek çok festivalde gösterildi ve ödüller aldı. 2005 yılında ilk uzun metraj film senaryosu Tatil Kitabı’yla Rotterdam Uluslararası Film Festivali Hubert Bals Fonu’ndan ‘Senaryo ve 
Proje Geliştirme Desteği’ kazandı. İlk filmi Tatil Kitabı, 2008 yılında 58. Berlin Film Festivali’ne kabul edilen tek Türkiye yapımı film oldu. Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde dünya galası yapılan film, Türkiye’de 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma’da En İyi Film ve FIPRESCI ödüllerini kazandı. İkinci filmi “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, 61. Berlin Film Festivali’nde yarışma bölümüne seçilen Teoman, kaza geçirmeden önce üçüncü filminin senaryosu üzerinde çalışıyordu.”

02 Mayıs 2012

Masal Köyü-Yalova


Dün sabah güzel bir kahvaltı için dostlarla beraber yola koyulduk. Yalova’nın mekanlarını keşfetmek için güzel bir adımdı Masal Köyü.

Yalova Merkez’e 8 km uzaklıkta Safran Köyü yakınlarından ulaşılıyor bu nezih mekana. Normalde rezervasyon yaptırılması gerekiyormuş ama bizim ilk gidişimiz olduğundan deneyimsizliğimizin ve geç gidişimizin avantajından yararlandık. Bizden önce kahvaltısını yapmış bir grubun boşalttığı masaya kurulduk. Mekan, şehirden ve gürültüden uzak, ağaçların ve yeşilin arasına kurulmuş. Evlerin yapımı henüz bitmemiş. Etrafta tavuklar ve hindiler geziniyor, kuş sesleri eksik olmuyor. Dilerseniz eşek turu yapmanız da mümkün. Yalova yakınlarındaysanız ya da buralardan geçecekseniz kahvaltı için uğramanızı tavsiye ederim. Organik Restoran’ında köy kahvaltısı yapmak bizim için çok keyifliydi. Kişi başı yaklaşık 20-22 TL ödeyerek sıcak ekmekler yiyip tıka basa doyurduk karnımızı.

Yazıyı uzatmadan, gidip görmek isteyenlere referans olarak çektiğimiz fotoğraflarla baş başa bırakıyorum sizi.

27 Mart 2012

Gölgesizler - Ümit Ünal


Hasan Ali Topbaş 

Hasan Ali Toptaş’ın Kayıp Hayaller Kitabından sonra karşıma ne çıksa beğenirim? Varlığından bile haberdar olmadığım, muhtemelen o dönemlerde yurtta olmadığım için gösterime girdiğinden ismini bile duymadığım “Gölgesizler” filmi. Hoş haberdar bile olsam Hasan Ali Toptaş ve kitaplarıyla henüz tanışmamıştım. Önce “Gölgesizler” kitabını okumuş olmayı tercih ederdim ama yurdumdan uzaklarda bu filmle karşılaşmak yeterince büyülü olduğundan filmi bir an önce izlemek için büyük bir heyecan duydum. İzlemeye koyulduk.


Film daha ilk dakikalarında beni içine almaya başladı ve filmin her karesinden büyük bir zevk aldım. Kitabı okumuş olsaydım, muhtemelen ayrıntıların tam anlamıyla uyarlanmış olmasını isteyecektim ve dikkatim hep kitaba kayacaktı ama böyle bir şansım yoktu. Bu yüzden sadece bir sinema filmini kitap tadında izlemiş oldum. Oyuncular tek tek dökülmeye başladıklarında her seferinde ayrı ayrı keyiflendim. Çünkü filmin harika bir kadrosu var. Önce Taner Birsel, sonra da ta Sağır Oda dizisinin Oğuz Bey karakteriyle tanıyıp sevdiğim Hakan Karahan çekti dikkatimi. Diğerlerini tek tek saymayayım çünkü oyuncuların neredeyse tümünü seviyorum desem yalan olmayacak. Hakan Karahan’ı sevmekte hiç haksız değilmişim. Açtım Wikipedia’yı film hakkında neler var neler yok okuyayım dedim. Çok da iyi etmişim. Gördüm ki bu Hakan Karahan Türk yazarların eserlerini sinemaya uyarlamak üzere “Narsist Film” adında film yapım şirketi kurmuş. Üstelik “Kayıp Hayaller Kitabı”nın da film haklarını satın almış. Çok sevindim. Umarım çekilecek diğer filmler de bu film kadar başarılı olur.


Güzel bir Türk filmi yapılır da o film hak ettiği değeri görür mü? Görmemiştir, sanmıyorum. Yoksa bu filmi şimdiye dek defalarca insandan duymam gerekirdi. Bir sürü olumsuz eleştiriler de almış; alsın, olsun.  Bence çok keyifli, çok güzel bir filmdi. Yapanı, yazanı ve yöneteni -ki yönetmeni Ümit Ünal-gönülden tebrik, takdir ediyorum. Ben bu filmden çok keyif aldım, sağ olsunlar, var olsunlar, yok olmasınlar. Bol bol güldüm, tam gülerken zınk diye üzülüverdim, sonra buruk buruk gülmeye devam ettim. Filmin bir yerinde Hasan Ali Toptaş’ı görünce nedense hayret de ettim. 


Hakan Karahan’ın uzunca konuştuğu ve devlet dairesini anlattığı kısımları Kafka anlatımları ile özdeştirdim.


Filmdeki at sahnesini pür dikkat izledim ve çok ilgi çekici buldum. Eleştirilerden şu kısmı da beğendim o yüzden eklemeyi uygun gördüm. Alıntı “wikipedia”dan:
Sinema.com yazarı Turgay Özçelik, Gölgesizler'i Çağan Irmak'ın yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını yaptığı Ulak filmi ile karşılaştırarak şu şekilde konuşmuştur:
“Çağan Irmak bütün ağırlığı senaryonun dramatik yönüne verirken, hikâyedeki fantastik ve gerilim öğelerini aynı ölçüde hikâye içerisinde yerleştiremiyordu. "Gölgesizler"de ise, hem öykünün dramatik yönü, hem de fantastik ve gerilim kısmı uyumlu bir bütünlük sergiliyor... Film bir yandan gerçek ötesi bir aleme gönderme yapıp, oradan kazandığı gerilim ile beslenerek, bir yandan da gerçek dünya ile arasında paralellikler kuruyor. "Gölgesizler" fantastik bir yapı kurdukça, gerçeklikten uzaklaşmak yerine, kurduğu alegori ile tam tersi ona yaklaşıyor.”
Filmin sonunda Candan Erçetin’in ilk kez duyduğum şarkısını da merak ettim. Şarkı filmle hem uyumlu hem de güzel bir şarkı olmuş. Filmin sonunda dinlemek ve ilk kez dinliyor olmak tüylerimi ürpertti. Söz ve müziği kendisine ait olan “Ben Kimim” şarkısını Candan Erçetin bu film için yapmış ve şöyle söylemiş:
“Bir filme şarkı yazmak bir edebiyat eserinin hikâyesini bir şarkıda toplamak benim için yepyeni bir deneyim oldu. ”Gölgesizler” filmi zamansız ve mekansız bir anlatıma sahip bu bakımdan her devir insanın ruh haline uyuyor”.
Ne hoş…
Ebru

22 Mart 2012

Baykuşlarımız..




Uzun zaman oldu yazmayalı maalesef. Ama bu sürede yazacak şeyler birikiyor neyse ki...
Eminönü maceramızı, dikiş ve çalışma odası düzenlememi, ilk patchwork (kırkyama) çalışmamı, tığla yaptığımız yün yastıkları, Zeynep'in 3 yaş kurabiyelerini çok yakında paylaşacağım tek tek. Şimdi arayı daha fazla uzatmadan. Evin dört köşesinden toplayıp fotoğraflarını çektiğimiz baykuşlarımı, hatırlayabildiğim kadarıyla nerelerde bulunabileceklerini paylaşayım dedim.








18 Şubat 2012

Hasan Ali Toptaş - Kayıp Hayaller Kitabı


Dümdüz yaşarken, ne kadar dolu bir hayat içreyiz oysa. An’ımızda geçmişimiz, geleceğimiz saklı. Bazen bir şey anlatmazmış gibi görünen parça parça bir film, bazen bölünmeden devam eden iç içe öyküler dizisi gibi bu hayat. Bir insan, koca bir dünya demek. Bu dünyayı yorumlamak kendi bakış açımızı aktarmak ne kadar da zor. Bizler çoğu zaman, kitap yazmak için çok ilginç bir konuya ihtiyacımız olduğunu düşünürüz. Oysa bir bakış, dümdüz bir hayatı okunası kılmaya yeter de artar. Bunu sade diliyle kanıtlayan bir yazar Hasan Ali Toptaş.

Bu kitabın ilginç bir tarzı var. Tüm yalınlığıyla somut bir şeyler anlatılırken bir anda gözlerimi soyut bir tabloya çevirmişim gibi hissettim. Kitaptaki dede ile hiç benzemediği halde sıkça dedemi hatırladım. Fotoğrafları düşündüm, köy evlerini, çocukluğumu, çocukluğun garip hayallerini ve yaşlanmayı… yaşlandıkça geçmişe dönen düşüncelerin ayırdına vardım. Ne güzel bir kitaptı. Yoğun bir dönemime denk gelmemiş olsaydı ve kesintisiz okuyabilseydim belki farklı bir haz alırdım, fakat zaman zaman okuyup bırakmak, içeriği benim için başka güzel kılmıştır mutlaka. Herkese okuyun diyeceğim bir kitap değil Kayıp Hayaller Kitabı. Neresinden tutup anlatmak gerektiğini de bilemiyorum. O yüzden yazmayacağım, konuyu anlatmayacağım.

İlk kez okuduğum yazar için bu kitap güzel bir başlangıç oldu. Blogumuzda yorum yazısı yazarak Hasan Ali Toptaş’ı öneren adsız bir okuyucumuza ve fafatuka’ya çok teşekkür ederim. Önerdiğiniz bir başka yazarın ikinci kitabına geçtim bile…

Ebru

08 Şubat 2012

Ezginin Günlüğü Konseri


O kadar uzun zaman olmuş ki yazmayalı, lafa nereden başlayacağımı bilemedim. Dolayısıyla her bilemeyişte olduğu gibi," işe bu cümlelerle başlayıvereyim de yazının gelişi kendiliğinden dökülür herhalde" dedim. Yazamamaktan ya da durgunluktan değil, tersine yaşamın durdurulamaz akışı yüzünden bir türlü oturup da iki satır ekleyemedik blogumuza. Nihayet Özlemcim yılbaşı yazısıyla güzel bir giriş yaptı.
Akıp giden zaman içinde okunan kitapların, izlenen dizilerin, filmlerin üzerinden epey geçtiği için konusu edilir mi bilemiyorum ama en son izlediğim konserle başlamak benim için en iyisi olacak. Meğer ne kadar güzelmiş küçük bir şehirde büyük etkiler uyandıracak etkinliklere tanık olmak, örneğin güzel bir Ezginin Günlüğü konseri izlemek.

Yalova’da sanıyorum yeni yeni etkinliklerine başlamış olan Rauf Dinçkök Kültür Merkezi’nde 18 Ocak gecesi Ezginin Günlüğü konserindeydik. Konserle ilgili söylenecek çok bir şey yok aslında, böylesi deneyimli ve müziğe “sanat” olarak yaklaşan bir grup için yapılabilecek pek bir yorum olduğunu düşünmüyorum. O gece sahnede tiyatro izler gibi kendimizden geçerek, ilgi çekmek için gösterişe ihtiyacı olmayan naif ve samimiyet dolu bir grubun konserini izledik. Sahnedeki tiyatral dizilişlerine, kendilerinden emin hallerine, heybetli ama mütevazi duruşlarına tanıklık ettik.

01 Şubat 2012

Yeni Yıl

Uzun çok uzun zaman olmuş yazmayalı... Gecikmiş bir yeni yıl yazısı ile buna bir son vermek istiyorum. Yazacaklar birikmiş bizi bekliyor, dileğim bu yazı bir başlangıç olsun ve hepsini paylaşalım kısa zamanda.

Bu yılbaşı gecesi Seran ve Alim konuk etti bizleri, emekleri için onlara ve geceyi güzelleştiren tüm dostlara teşekkür etmek istiyorum buradan.

Zaman zaman konuşuyoruz, özellikle de sevgililer günü yaklaşırken, tüm bu özel günler hediye aldırmak için düzenlenmiş tuzaklar mı diye? Evet hediye içten geldiğinde alınmalı, yapılmalı bence de. Sevdiklerimizi düşündüğümüzde, onları mutlu edecek, gülümsetecek, anımsatacak küçük şeyler olmalı... Bu günler, hediyeler için değil elbet ama güzel zamanlar geçirmek için harika fırsatlar bence. İnsan hep geç kalıyor çünkü dediği gibi şairin, geniş zamanlar arıyor sevgiyi anlatmak için. Oysa her bahaneyi her fırsatı değerlendirip sevdikleriyle ışıltılı zamanlar yaşamalı.
Bize kalan anılar değil mi dünden?


16 Kasım 2011

Özlem

Uzun zamandır bir şeyler paylaşamadık.. Uzun zamandır kendimle paylaşamadığım gibi içimdekileri. Ne zaman elim kaleme, klavyeye uzansa dökülenler, özlem, boşluk ve sızı oluyor. İlk kez, ölümün o soğuk dedikleri eli bu kadar yakından dokundu bana. Konuşmayı, sarılmayı, duymayı çok çok çok özlemeyi öğrendim, ne yaparsam yapayım ulaşamayacağımı bilmeyi. Diğer tüm öğrendiklerim, evrenle birleşen, bir olan tamamlanan ruhumuzun huzuruna dair, hayata dair tüm bildiklerim boşlukta kaldı öylece. İki ay geçmiş üzerinden bugün, içimde duran aynaya bakmaya korktuğum iki ay.. Ama hayat korkularla, acılarla devam ediyor biliyorum.

Bir mısra takılmıştı aklıma, devamını okumaya korktuğum bir şiirden.
Şiirden daha çok anlatan bir şey var mı hissedilenleri diye düşündüm yine.
Biraz buğulu, biraz eski, gerçek bir ayna olup duran karşımızda. 

Cemal Süreyya...

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

özlem

29 Ağustos 2011

Kafka-Şato,Amerika ve Dava Üzerine


Kafka okumalarımdan bahsedip bahsetmemek arasında gidip gelirken, baktım ki Ateş ve Kılıç’ı bile az da olsa yazmışım ki anlatmak bile denemez, o halde Kafka’dan da bahsetmek farz olmuş. Uzun zaman önce Dönüşüm kitabını okumuştum. Her ne kadar kitabın kurgusu ve fikri dikkatimi çektiyse de bu kitap bana Kafka’yı cazip hale getirmemişti.

Derken üçleme niteliğindeki; Şato, Amerika ve Dava kitaplarına geldi sıra. Sanırım burada kitapların kurgusundan bahsetmek çok yerinde olmayacaktır çünkü bu kitaplar defalarca kez anlatılmış, yazılmış, özetlenmiş. Ben daha çok işin kendime yakınlık kısmındayım. Kendi gözümle gördüklerimde… Kafka’yı seven çok insan var. Ben de bu nedenle kitaplarını merak eder dururum. Okuduktan sonra, bunca insanın, neden Kafka’yı bu kadar çok sevdiğine, daha doğrusu bu kitaplarda neyi seviyor olduklarına, ne bulduklarına dair pek bir kafa yordum. Kafka’yı okuduktan sonra, internet üzerinde ve bloglarda kitapları hakkında birkaç yazıya göz gezdirdim ama gördüm ki genelde sadece kitapların konularını anlatılmış. Çoğundan hikayenin tam olarak nesini sevdiklerini anlayamadım açıkçası. Sonra birkaç kişiye sordum. Onlardan da aynı cevabı aldım “Kafka severim, çok güzeldir.” Demek ki herkesin bildi bir şey vardı da ağız birliği yapmışlar gibi söylemek istemiyorlardı, en son buna karar verdim. Bu kadar ön bilgiden sonra, gelelim bana neler hissettirdiklerine.

Şato, Amerika ve Dava kitaplarının yazılış sırası bu şekilde gitmiyor aslında ama ben tıpkı sıraladığım gibi karışık bir nizamda okudum. Okuyacaksanız buna dikkat etmenizi öneririm, fakat genel olarak ayrı hikayeleri anlattıkları için karışık okumakta bir sakınca yok. Kafka’nın hikayelerinin sözcüklerin değil ama kitapların her yerine yayılmış bunaltıcı bir kasvet havası var. Zaten bunu herkes hissediyor olduğu için adına Kafkaesk demişler. Kafkaesk’in kasveti, okumayanın aklına; uzun uzadıya insanın içini sıkan tasvirlerden ya da çok buhranlı ve karanlık öyküler anlatmasından kaynaklanıyor olabileceği ihtimalini getiriyor, ama öyle değil. Aslında olayların yaşanışını ve insanların diyaloglarını, Kafka, o kadar basit bir dille aktarmış ki bu anlatım bile hikayedeki kasveti destekliyor, tam tersi olması gerekirken nasıl oluyorsa destekliyor işte. Hatta çok kısa sürede okuyabileceğiniz bir akıcılık da kazandırıyor. Olayların gidişatı ve konuşmalar, çoğu zaman günlük hayata uymayacak şekilde üst üste ya da tutarsız görünüyor. Buna rağmen anormal bir durum hissi yaratmıyorlar. Her ne kadar normal hayatta uyarlanamayacak olsalar da bir süre sonra kitapların içindeki dilin bütünlük duygusuna da alışıyor insan. Hatta olaylar, yaşadığımız zamanda cereyan ediyormuş gibi bir hisse neden oluyor. Belki de bu durum, öykülerde zaman algısına pek yer verilmemesinden kaynaklanıyordur. Bu zamansızlık da yazı dilinin modernliğine ve yıllarca okunmuş ve okunacak olmasına etki eden faktörlerden olsa gerek. İçerdiği konular itibariyle bir dönem kitabı değiller. Bireyci de sayılmazlar, daha çok oluşlar, durumlar, toplumların etkileşimleri, güç hatta yozluk üzerine giden farkı bir tarzı var. Hikayenin bir yerinde çarpık devlet anlayışından bahsettiğini düşünürken başka bir yerinde insanlar tarafından çevrelenmiş herhangi bir bireyin hayatının evrendeki ve varoluşundaki konumunu, umutsuzluğunu ve bilinçten uzak yaşamını konu aldığını düşünüveriyorum örneğin. “Bu hayat boş, kendi kontrolüm de elimde değil, şu merdiven altına sıkışıvereyim o zaman” demek istediğim oluyor. Sonra “ne fark eder ki” diyorum, devam ediyorum. Ben genel olarak bunları düşünüyor olsam da kitapların konuları benim deyiverip durduklarımdan da anlaşılacağı üzere oldukça simgesel. İşte bu simgesellik de kitapların farklı bakış açılarına göre, izlediği yönü, elastiki bir konuma taşıyor. Hani biri dese ki aslında Kafka kitapları şunu demeye çalışıyor, inanıverir insan. Çünkü konular da, konuşmalar da, kitabın nispeten alakasız sonları da çok genel ve havadalar. Konuyu bir yerinden yakalarsanız sizin için başka bir anlama bürünme ihtimalleri var.

Üç kitaptaki hikayenin her birinde farklı bir adamın başından geçenler anlatılıyor. Josef K daha bir aklı başındaysa da Şato’daki Bay K. ve Amerika’daki Karl Rossman beni canımdan bezdirdiler. Hikaye içinde yapacakları ayan beyan belli olan bazı şeyleri “hayır, bu sefer bari yapma” dedim dedim durdum ama onlar inatla yapmaya devam etti. Sonra baktım ki ben onlara uymuşum alışmışım gitmişiz. Galiba benim bu durumum da Kafka’nın anlatmaya çalıştığı sistemin umutsuz kabullenme davranışlarından biri; alışmak, normal kabul etmek, alışamadığımız takdirde kancanın bir yerine takılıvermek ya da içinde olduğumuz durumun farkına vararak daha da umutsuz olmak… gariptir, bunları yazarken Kafka’dan hoşlandığımın farkına vardım. Okurken bu kadar keyif almamıştım halbuki. Dava’da salona giren kadının elindeki çamaşır leğeni bile içime kasvet ve küf duygusu yaymaya yetti. Kasvetin belli hallerini seven beni, bu kadar daraltabildiğine göre, Kafkaesk’in bu başarısını tartışmaya lüzum görmüyorum, zaten hiç sorgulamadım da. Onları öylece, çocukluğumun sıcak ve sessiz, sıkıntılı öğlen uykusu saati gibi kabulleniverdim, daraldım. Ben bu yorumları yaparken bile içim daraldığına göre, Kafka kitabın kendisini yazarken nasıl bir ruh hali içindeydi kim bilir? Neyse, bunu bilmesem daha iyi olur. Bu yazının sonunda Kafka’yı önermeli miyim, bilemedim. Kafamda Kafka’yı çok ayrı bir yere koyup büyüttüğüm için beklentimin farklı oluşundan mütevellit, Kafka’nın edebi tarzının beni tam anlamıyla tatmin etmediğini söylemeliyim. Benim kasvetim bana yettiği için değil elbet. Kafka’nın şu anki başarısının, bu simgesel anlatımın dönemine göre ilkler arasına girmesinden ve emsal teşkil etmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Nihayetinde günümüzde yazıya çok daha hakim ve simgesel dili daha çok metaforlar yaratacak şekilde kullanabilen pek çok yazar var, olacak da. Bu açıdan Kafka hem ilk, hem de kitaplarını günümüze kadar getiren dünyaca üne sahip. Bir nevi marka.

Kafka yarattığı dil ve hikayelerinin kişiliğini ve varoluşunu yansıtan doluluğuyla başarılı bir yazar. Kitaplarını üst üste okumam daha net kavramam açısından iyi oldu. Kafka’nın harika kitapları var gibi bir tavsiyede bulunmayacağım. Sevip sevmemeniz tamamen Kafka ile sizin aranızda fakat ben onun kitaplarını okurken değil, bitirdikten sonra sevdim.

16 Ağustos 2011

Hakan Günday-Malafa


Hakan Günday’ın okuduğum üç romanı arasından en çok Kinyas ve Kayra’yı beğenmiştim. Kinyas ve Kayra, Günday’ın diğer kitaplarını okumak istememe sebep olan bir referans oldu benim için. En çok onun tadı kaldı damağımda. Ardından Piç ve Malafa’ya devam ettim. Bir de bir zamanlar Hayvan Dergisi’nde yer alan yazıları vardı Hakan Günday’ın. Onları okumak hoşuma giderdi fakat bildiğime göre o dergi de kapanıp gitti, yazık oldu.

Malafa, bu öyküye koyulabilecek en yerinde isim olmuş. Kitapta Antalya’da genelde turistlere satış yapan büyük bir kuyumcu mağazası anlatılıyor. Kuyumcunun satış mantığından, tezgahtarların yaşam ve düşünce tarzlarından bahsediliyor. Kitapta tezgahtarları anlatmak üzere kullandığı paragrafları bazı kısımlarda anlatımın kendisini doğrulatmak istermişçesine tekrarlaması hoşuma gitti.

''Tezgâhtarlığın zorluklarından biri tekrardır. İnsanin en zor dayanabildiği çalışma koşulu olan tekrar, sağlıklı bir aklın ani ölümüne neden olur. Aynı cümleleri aynı mimikler eşliğinde iki bin kez söylemiş olan tezgâhtar, artık ne dediğini duymuyordur. Başka konular üzerinde yoğunlaşıyor, müşterisinin banka hesabında ne kadar tramı olduğunu ya da yanındaki ahçiğin vardik rengini tahmin etmeye çalışıyordur. Kendisini duymayan tezgâhtar, konuşmasının hangi bölümünde olduğunu karşısındakinin yüz ifadesinden anlar.''

Bir de kitap için kendi dilini, kendi kelimelerini yaratmış olması sayfalar ilerledikçe çabuk alışılır bir durum. Kelimeler kitapla çok bütünleştiği için göze batmadığı gibi kitaba da yakışıyor. Malafanın anlamını da açıklamaya çalışıp kendimi yormayacağım çünkü sadece anlamını burada açıklamam bir şey ifade etmeyecek. Malafa ile benzeştirilen içerik belden aşağı da olsa hem anlatımla bağdaşmış hem de gülümseten bir anlamı ihtiva etmiş. Belki de bu sadece benim fikrimdir, ne olursa olsun her ihtimal, benim için tebessüm edeceğim bir anlam taşıyor.

Malafa adı ve içerikteki bütünlük göz önünde tutulunca güzel bir kitap, gayet akıcı bir dili var. fakat hiç Hakan Günday okumadıysanız bu kitabı tavsiye etmiyorum. Bana diğer kitaplarına oranla daha basit ve ara sıcak olarak hızlıca yazılıp çıkarılmış bir kitap gibi geldi. Belki de bu, Kinyas ve Kayra’nın etkisi yüzünden beklentimin yüksek olması kaynaklı bir yargıdır. En iyisi okuyup kendiniz karar verin. Ayrıca kitap tiyatro oyununa çevrilmiş ve kısa bir süre öncesine kadar DOT adlı tiyatro grubunun oyunu olarak sergilenmişti. Fakat izleme imkanım olmadı. Umarım devam eder ve izleme fırsatı yakalarım.

Ebru

15 Ağustos 2011

Henryk Sienrykiewicz- Ateş ve Kılıç


Soyadını aklımda tutamayacağım bu yazarın kitabında, 1647 yılında Polonya-Litvanya hakimiyetine karşı ayaklanan Kazaklara, Tartların da katılmasıyla Ukrayna’nın kan gölüne döndürüldüğü bir dönem anlatılıyor. Yazar bu kitabıyla Nobel Ödülü almış ve hakkını da vermiş. Her ne kadar savaşa dair kitaplar çok ilgimi çekmese de kitaptaki sahneler film şeridi gibi gözümün önünde akarak ilerledi. Anlatım oldukça gerçekçi ve bu açıdan oldukça başarılı bir kitap.

Kitabın içinde bir nevi simgeleşen aşk ve aşık olduğu prensesin ardından giden subayın hikayesi de anlatımın akıcılığını arttıran bir etken olmuş. Bu küçük aşk hikayesi de film izliyor olduğum duygusunun artmasına sebep oldu. Savaş sahnelerinden de çok keyif almadığım için gerçek bir savaşı anlatan kitaplara ilginiz yoksa tavsiye edeceğim bir tür değil. Hızla bitirmiş olmama rağmen okumamış olsam pek bir şey kaybetmezdim diye düşünüyorum. Bu nedenledir ki bu yazı da bu kitap kadar kısa bir yer kapladı hayatımda. 

Ebru

11 Ağustos 2011

Sezgin Kaymaz-Ateş Canına Yapışsın

Çok severim Sezgin Kaymaz’ı. Hatta tek bir kitabı hariç tümünü okumuşluğum vardır da buna dayanarak düşünmeden son çıkan kitabını da aldım, okudum. Kitaplarında ölüm ve hayat temasına ilginç bir bakış açısıyla yaklaşan yazarın bu halinden çok hoşlanır, fantastik denebilecek konulara kayışını ilgiyle takip ederim. Fantastik dediysem öyle uçan kazlar, süpürgeli cadılar değil de biraz hayatın bilinmeyenlerinden, başka alemlerden gelmiş karakterlerden oluşabilir anlatımları. Zindankale’sinde ayrı, Geber Anne’sinde ayrı tatlar vardır da onları okurken hissettiklerimi çok az kitapta hissedebilmişimdir.

Velhasıl bu kitap hiç tatmin etmedi beni. Cennet’ten kovulan Adem’in hikayesini anlatıyor da anlatmasa da olurmuş dedim yazık ki. Elbette sevdiğim yönleri oldu, altını çizdiğim, ayırdığım, bazen sorular sorduğum zamanlar da oldu kitabın içinde ama Sezgin Kaymaz’ın Lucky’sindeki doluluğu bu kitapta bulamadım. O basit ve akıcı anlatımı Ateş Canına Yapışsın’da da mevcuttu tabii, benim derdim anlatımdan çok içerikle. Hatta belki de kitabı okuyanlar aynı ilgiyle okumuşlardır da benim beklentim biraz yüksektir, o yüzden tatmin olmamışımdır, kim bilir?

Kitapta Sezgin Kaymaz’ın güzel ve basit tanımlamalarından biri “sabır”;

“Sabır, tembel tembel oturup beklemekse eğer, ne demeye bir fazilet olsun? Bilakis canlarım benim, bilakis şu demek sabır: ‘Hiç bekleme, sakın durma, ne olup bitiyorsa senin için olup bittiğini idrak et ve başına gelenlere başına yağan yağmur damlaları muamelesi yapıp kaldığın yerden devam et.’
…yapmak gerekeni yapmak misal; kulak vermek gerektiğinde kulak verip dinlemek, harekete geçmek gerektiğinde harekete geçmek, evet, tabii, beklemek aynı zamanda, ama öyle bir beklemek ki, yalnız ve yalnız, beklemek gerektiği için beklemek… Yani ritim…yani ahenk!”

“Şükür, her varlığın ilahi sistemde kendine verilen rolü oynamasıdır…
…Şükür, bir sonsuzdan bir sonsuza, her şeyin ve herkesin yalnız ve yalnız Yüce Tanrı dileğiyle mevcut olduğunu bilmek, her işin, her oluşun ve olmayışın, aslen bu ilahi dileğin gereği olduğunun idrakine varmak…
…Şükür, canın gerçekte gördüğünü gözünün de görebilmesi hüneridir…”

“Şu sabır meselesi. Buradaki şeyin oradaki bir şey yüzünden olduğunu idrak etmek! Ve idrak etmek oradaki bir şeyin de buradaki bir şey yüzünden olduğunu. Her şeyin her şeyle, herkesin herkesle fıtri bağı, alakası olduğunu görebilmek gözü…”


“Ne kadar çok bilirsen o kadar çok canın acır… Acının kendisi: Bilmek”

Bilmek lanetlenmektir demenin bir başka yazılmışı. İşte böyle, biraz hoşluk biraz hayal kırıklığı, yine de Adem ve Havva’nın öyküsü böyle bir bakış açısıyla hiç anlatılmadı…

Ebru