Çok plan az iş, yaz koşturmalarının, sıcağının getirdiği tatil hali. Bu kedi poşetliği uzun zaman önce düşünmüş, hatta bir tane yapmış ama geliştirerek bir tane daha yapana kadar eklemeyeceğim demiştim. Ve şimdi, aylar sonra bir tane daha yaparken, zamanın nasıl da çabuk geçtiğini fark ediyorum.
Bir yerlerde görmüşsünüzdür belki, bebek poşetlikler çok popüler olmuştu bir dönem, ama ben bendekini pek sevemedim, üstelik poşetlerde sığmıyordu. En sevdiğim iki hayvandan birinin görünümünü kullanarak, yeni bir poşetlik yapmaya karar verdim. Bu fikri mandal, pamuk ve düşündükçe akla gelecek daha bir sürü materyali düzenlemek, depolamak için de uygulamayı düşünüyorum. Aynı kumaşla yaptığım masa örtüsüyle çok yakıştılar, benzer renk tonları ve desenlerde önlük, eldiven ve tutacak yapılarak güzel bir takımda oluşturulabilir.
Dikimi çok çok kolay hatta birkaç saat içerisinde tamamen bitirilebilir ve her seferinde farklı özellikler, ayrıntılar eklenebilir.
31 Ağustos 2010
23 Ağustos 2010
Türkiye Sirki ve Yalova'da Yaz
Yeni yeni keşfettiğim Yalova şehrini kısa süreli de olsa yaz mevsiminde görmek kısmet oldu. Türkiye’de kaldığımız iki haftanın bir haftası Yalova’daki evimizde geçti. Baharda gördüğüm sakin şehrin nüfusu bir anda üç katına çıkmış, canlanıvermişti.
Kuvvetle muhtemel İstanbul’a yakın olmasını fırsat bilen tatilciler, bazıları günü birlik olmak suretiyle şehrimizdeydiler. Plajlar ve sahil hiç görmediğim kadar doluydu. Evde kaldığımız o kısacık zamanda meydandaki Barış Manço Amfi Tiyatrosu’na Türkiye Sirki’nin geleceğini öğrendik ve son anda verdiğimiz bir kararla biz de gidelim dedik; “Görelim bakalım nasıl oluyormuş bu sirk dedikleri?”
Kuvvetle muhtemel İstanbul’a yakın olmasını fırsat bilen tatilciler, bazıları günü birlik olmak suretiyle şehrimizdeydiler. Plajlar ve sahil hiç görmediğim kadar doluydu. Evde kaldığımız o kısacık zamanda meydandaki Barış Manço Amfi Tiyatrosu’na Türkiye Sirki’nin geleceğini öğrendik ve son anda verdiğimiz bir kararla biz de gidelim dedik; “Görelim bakalım nasıl oluyormuş bu sirk dedikleri?”
16 Ağustos 2010
Bay Kuş - "Denemeden Önce İki Kez Düşünün"
Hatta belki de bir kaç kez daha... Ama değer mi? Evet!
"Arkadaşım" Ebru ile beraber geçen iki hafta, tüm güzelliklerinin yanında, yeni bir tasarımında oluşmasını sağladı. Baykuşlar, sevgimizi pekiştirdikçe her yerde karşımıza çıkar oldular. Evet neye ilgi duyuyorsak en çok onu algılarız ama bu gerçekten farklı bir hal aldı. Koskoca yük gemisine neden bir baykuş konsun ki?
06 Ağustos 2010
Orhan Pamuk Okumak
Orhan Pamuk kitaplarıyla tanışmam, lisedeki gönüllü bir ödevim sayesinde gerçekleşti. Edebiyat öğretmenim,
ödev olarak okumayı önerdiği birkaç kitap sayıp da saydığı kitapları okumuş olduğumu görünce daha kallavi bir kitap okumam gerektiğine karar vererek Orhan Pamuk’un henüz çıkmış kitabı “Benim Adım Kırmızı”yı önerdi.
Benim Adım Kırmızı öyle güzel bir tarzda ve ayrıntılarla anlatılmıştı ki, neredeyse tarih dersini bile sevebileceğimi düşündüm. Anlatımın güzelliği ve konunun hoşluğu dışında, yazarın bilgi birikimine ve nakkaşları, resim sanatını aktarışlarına hayran oldum. Kitap da tıpkı kör bir nakkaşın elinden çıkmış kusursuz bir at resmi gibiydi. Öylesine güzel işlenmişti.
Yazık ki çok severek okuduğum ve kitaplığımın parçalarından birini oluşturmaya yeni başlamış bu güzel kitap okumak için ödünç alıp da geri getirmemiş, kim bilir hangi vurdumduymaz tanıdığın rafları arasında şimdi?
ödev olarak okumayı önerdiği birkaç kitap sayıp da saydığı kitapları okumuş olduğumu görünce daha kallavi bir kitap okumam gerektiğine karar vererek Orhan Pamuk’un henüz çıkmış kitabı “Benim Adım Kırmızı”yı önerdi.
Benim Adım Kırmızı öyle güzel bir tarzda ve ayrıntılarla anlatılmıştı ki, neredeyse tarih dersini bile sevebileceğimi düşündüm. Anlatımın güzelliği ve konunun hoşluğu dışında, yazarın bilgi birikimine ve nakkaşları, resim sanatını aktarışlarına hayran oldum. Kitap da tıpkı kör bir nakkaşın elinden çıkmış kusursuz bir at resmi gibiydi. Öylesine güzel işlenmişti.
Yazık ki çok severek okuduğum ve kitaplığımın parçalarından birini oluşturmaya yeni başlamış bu güzel kitap okumak için ödünç alıp da geri getirmemiş, kim bilir hangi vurdumduymaz tanıdığın rafları arasında şimdi?
30 Temmuz 2010
Malezya - Kuala Lumpur
Yaklaşık yirmi gündür Malezya’nın Klang Bölgesindeyiz. Gemimiz açıkta demirli vaziyette tahliyede. Yani denizcilik tabirine göre “alarga”da. San Francisco’dan aldığımız hurda demir yükünü boşaltıyoruz. Burası Kaldığımız en uzun limanlardan biri oldu.
Gezilebilecek şehir merkezi demirlediğimiz yere biraz uzak olduğundan dışarıya çıkışlar gemiye gelen acente botu ile sağlanıyor. Bot, iki günde bir gemiye uğradığı için dışarıya çıkanların otelde kalması gerekiyor. Biz de öyle yaptık. İlk seferimizde yedi kişilik bir kadroyla gemiden ayrıldık. 1,5 saat süren bot seferimizin ardından trenin ilk istasyonu olan Pelamutan Klang’a ulaştık. Bu bölge aynı zamanda Endonezya, Singapur gibi yakın ülkelere feribot seferlerinin olduğu bir mekan. Bottan indiğimiz yer bu feribotların kalkış durağının yanındaydı.
Resim Sergisi
Malezya'nın Kuala Lumpur şehrinde Petronas Kulelerinin dibinde Suria KLCC adındaki alışveriş merkezini gezerken bir resim ve heykel sergisi gördük. Konusu savaş olan sergide hep aynı figür farklı boyut ve şekillerde resmedilmişti ve çok güzellerdi. Resimlerin benzeri demirden heykeller oldukça ürpertici ve etkileyiciydiler.
Bu güzel sergiyi gezerken telefonuma gelen, sergi ve resimlerle ilgili bilgi mesajlarını çok eğlenceli buldum. Yanımda fotoğraf makinesi olmadığı için fotoğraf kalitesi çok iyi değil.
Sergi Tarihi: 15.12.2009
23 Temmuz 2010
Amerika - San Francisco
Gemimiz Amerika’nın California Eyaleti’nden kalkalı iki hafta oluyor. Kalktığımız andan birkaç gün evveline kadar hava ve swell* yüzünden sürekli sallandık.
Bir yıl önce, aynı dönemlerde yine Amerika seferimiz olmuştu. Bu ilk seferde sadece New Haven (Connecticut)’da market alışverişi yapabilmiş ve New York’u karşıdan seyretmiştik. Şimdiki seferimizdeyse San Francisco’yu daha uzun görme imkanı bulduk. Golden Gate ile birlikte üç uzun köprüden geçerek Redwood Ctiy bölgesindeki limana yanaştık. Amerika’da vize uygulaması olduğu için 24 kişilik mürettebattan sadece 5 kişinin limandan dışarıya çıkma hakkı vardı.
Bir yıl önce, aynı dönemlerde yine Amerika seferimiz olmuştu. Bu ilk seferde sadece New Haven (Connecticut)’da market alışverişi yapabilmiş ve New York’u karşıdan seyretmiştik. Şimdiki seferimizdeyse San Francisco’yu daha uzun görme imkanı bulduk. Golden Gate ile birlikte üç uzun köprüden geçerek Redwood Ctiy bölgesindeki limana yanaştık. Amerika’da vize uygulaması olduğu için 24 kişilik mürettebattan sadece 5 kişinin limandan dışarıya çıkma hakkı vardı.
11 Temmuz 2010
Ayn Rand-Hayatın Kaynağı
Elbette bu kitabı okuduğum dönemde üzerimde bıraktığı etkisi, beklentilerim ve o döneme ait duygularımın harmanıyla, başka bir zamanda okumuş olmamdan daha farklı olabilir. Bunu tam olarak bilemiyorum ama Hayatın Kaynağı’nın öncesi ve sonrasında okuduğum kitaplardan çok azı bende böyle bir etkiyi yaptı. Sayfaları çevirmekle içine girdiğim dünya tam da hayatıma yaymaya çalıştığım ve beklentilerimi bu yönde düzenlediğim küçük bir felsefe kıvılcımı gibiydi.
05 Temmuz 2010
Kore-Busan
Yeni bir hayata açılmış gemimizin kamarasında üçüncü gecemizdeyiz. Sevgili uyuyor bense gemiye katılışımıza kadar geçen zamanı düşünüyorum.
Türkiye’deki yoğun tempomuzun ardından 4 Ekim Pazar akşamı uçağımız Kore’nin Inchon kentine doğru yol aldı. Kırk beş dakika rötarla kalkan uçağımız 9,5 saat sonra şehre ulaştı. Bu şehri daha önceki seferimizde görme imkanımız olmuştu. Inchon’dan Busan’a gidecek uçağımız için bir süre havalimanında bekledik. Bir saatlik bir yolculuktan sonra Busan’a ulaştık.
28 Haziran 2010
Sevgiliye
Yaz geldi rehavetimden kurtuluyorum, kurtuldum, hey yavaşla diyorum. İnsan evrenden neyi isterse onu alıyor'u bir kez daha onaylayarak hızla geçen son bir kaç haftadan kalanlar...
18 Haziran 2010
Ispanya-Valensiya
Barselona’ya göre daha naif ve daha sakin olsa da, ilginç ve modern mimarisiyle, bir matador gibi selamlıyor sizi, İspanya’nın Valensiya’sı. Henüz inşaat halindeki yapılar bu halleriyle bile yeterince şaşaalılar. Mimari bir gözle inceleme yetimiz olmasa bile, binalara bakarken, bu yapıların özel bir mimari teknik kullanilarak tasarlanmadigini dusunduk. Gösterişli oluşlarının altında, yeterli maddi imkana sahip olmalarinin yattığını düşündük. Tabi bu sadece kendimizce yürüttüğümüz bir fikirden ibaret.
06 Haziran 2010
Çalıkuşu
Tiyatro izlemek, sanatın her dalında olduğu gibi gönlüme taht kurmuş etkinliklerden biri. İlk tiyatro biletimi bana yengem almıştı ama maalesef babamla gittiğimiz oyuna geç kaldığımız için girememiştik. Bu bir çocuk oyunuydu.
Okulları dolaşan tiyatro oyunlarını saymazsak gerçek anlamda tiyatroyla tanışmama neden olanlarsa ablalarımdır. Bu konuda şanslı bir çocukluk dönemim oldu. O sıralarda bu benim için oldukça doğal bir olaydı. Ablalarımın üniversite yılları benim ilköğretim dönemime denk geldiği için onların kültürel etkinliklerinin bir kısmından bolca yararlandım. Bu nedenle onlara şükran borçluyum. Onlarla birlikte yaşıtlarımın belki de sonrasında bile gezmedikleri müzeleri gezip tiyatrolar izledim.
Okulları dolaşan tiyatro oyunlarını saymazsak gerçek anlamda tiyatroyla tanışmama neden olanlarsa ablalarımdır. Bu konuda şanslı bir çocukluk dönemim oldu. O sıralarda bu benim için oldukça doğal bir olaydı. Ablalarımın üniversite yılları benim ilköğretim dönemime denk geldiği için onların kültürel etkinliklerinin bir kısmından bolca yararlandım. Bu nedenle onlara şükran borçluyum. Onlarla birlikte yaşıtlarımın belki de sonrasında bile gezmedikleri müzeleri gezip tiyatrolar izledim.
31 Mayıs 2010
25 Mayıs 2010
Yaza Merhaba Diyen Pareo ve Çantalar
"Sıcak çok sıcak daha da sıcak olacak beni severseeeen..." *
Yazın gelişi kelebeğin kozadan çıkıp kanatlanışının en görkemli anı gibi... Yemyeşil ağaçların, rengarenk çiçeklerin, sabahları sesleriyle uyandığımız kuşların vakti geldi. Ve tabi gezi planlarının, tatil özlemlerinin umutlarının da... Bir de yazlıklar ve kışlıklarla boğuşmak var, ayrı bir yazı konusu olarak kullanmadığınız her şeyden kurtulun derim özellikle yaza başlarken.
Yazın gelişi kelebeğin kozadan çıkıp kanatlanışının en görkemli anı gibi... Yemyeşil ağaçların, rengarenk çiçeklerin, sabahları sesleriyle uyandığımız kuşların vakti geldi. Ve tabi gezi planlarının, tatil özlemlerinin umutlarının da... Bir de yazlıklar ve kışlıklarla boğuşmak var, ayrı bir yazı konusu olarak kullanmadığınız her şeyden kurtulun derim özellikle yaza başlarken.
17 Mayıs 2010
Gece- Bilge Karasu
Bu kitabı anlatmaya dilim varır mı ya da kelimeleri bir araya getirisem anlatılana biraz olsun yaklaşabilir miyim bilmiyorum. Ne anladığımı sorsanız tam olarak ağzımda bıraktığı tadı anlatabileceğimden de emin değilim.
Bu öyle bir kitap ki, paralel bir evrende hiç anlatılamayacak olayların dünyamız dilinde simgesel aktarımı adeta. Kendinizi bir anda tam idrak edemediğiniz ve garip bir şekilde anladığınızı hissettiğiniz bir imge denizinde buluyorsunuz. Yüzümde hafif bir tebessümle uzun zaman önce okuduğum bu kitabı rafta gördükçe hala beni çağırdığını hissediyorum.
Bu öyle bir kitap ki, paralel bir evrende hiç anlatılamayacak olayların dünyamız dilinde simgesel aktarımı adeta. Kendinizi bir anda tam idrak edemediğiniz ve garip bir şekilde anladığınızı hissettiğiniz bir imge denizinde buluyorsunuz. Yüzümde hafif bir tebessümle uzun zaman önce okuduğum bu kitabı rafta gördükçe hala beni çağırdığını hissediyorum.
10 Mayıs 2010
Mutfak Düzenleyicisi (Organizer)

Uygun fiyata alınabilecek kumaşçı seçeneklerinden bir başkası da Yalova’da bulunan ve kilo ile kumaş satan bir dükkan. Yalova’ya yeni yerleştiğim ve artık malzemelerimi buradan elde ettiğim için Yalova’daki mekanları tarif etmek gereği duyuyorum.
Eski bir İstanbul’lu olarak güzel şehrimin Yalova gibi sakin bir kente yakın bir mesafede olması benim için ayrıca bir avantaj. Yine de diyebilirim ki aksesuar cenneti olan Eminönü- Mahmutpaşa civarını saymazsak Yalova’da çeşit çeşit ve ucuz kumaş bulabiliyor olmak oldukça güzel. Gelelim yakınımdaki kumaşçıya.
02 Mayıs 2010
Yeğenimin Elbisesi
Evime yeni alıştığım şu günlerde hafta sonunda ablamların ziyaretini haber alır almaz, dikiş kariyerimin(!) başlangıcı olarak yeğenime kendi yaptığım bir hediyeyi sunmalıyım diye düşündüm. Yalova’da cumartesi günleri kurulan pazara atıverdim kendimi.
Eğer bu bölgeye yakınsanız ve kumaşlara, dikişe ilginiz varsa, Yalova pazarını tavsiye ederim. Pazarın bir kısmında az da olsa her pazarda bulunmayacak kumaşçı tezgahları bulunuyor. 1-3 metre uzunluğunda değişen kumaşları yine 1-3 TL fiyatlara bulabiliyorsunuz. Tahmin edeceğiniz gibi bunlar kumaşçıların kalan parçaları, bazılarında küçük defolar var ama pek çoğu işinizi görebilir nitelikteler.
26 Nisan 2010
İspanya-Barselona
Çok güzel bir şehirdeydik dün; sanatın, mimarinin, düzenin ve mutlu Akdeniz insanının şehrinde; İspanya limanları içinde en güzellerinden biri olarak anlatılan Barselona’ydık. Limana yanaşma saatlerimiz el verdi ve dışarıya adım attık.
Şehir merkezine ulaştığımızı Christoph Colomb heykelinden anladık. Sahili takip ederek yürüdük ve yürüdükçe şehir bizi içine çekmeyebaşladı.
Canlı bir sahil kasabasının büyük bir kent ile karışımından oluşmuş bir mekanın içinde hem tatil yapıyor gibi hem de göz zevkimizi tatmin ederek ilerledik.
Gösterişli heykeller, geniş meydanlar, ilginç köprüler, büyük alışveriş merkezleri ve çok güzel binalar arasında dolaştık. Barselona’da görülmesi gerekli yerlerdenbiri de Gaudi’nin yapmış olduğu büyük bir katedraldi, fakat bulunduğumuz yere biraz uzak olduğu için kısa bir kararsızlıktan sonra oraya gitmekten vazgeçtik.
Saatin biraz geç oluşu yüzünden kapanmış olabileceğini düşündük. Katedrali karşıdan görsek bile içine girememe ihtimalimiz vardı.
Üstelik bulunduğumuz mekanı da tam anlamıyla gezememiştik. Katedralin fotoğraflarını kartların ve turistik amaçlı satılan eşyaların üzerinde gördüğümüzde bu yapının insan eseri olamayacağını geçirdik aklımızdan. Muhteşem görünüyordu.
İstiklal caddesine benzeyen geniş bir caddede yolumuza devam ettik. Burası; hem trafiğe açık olacak kadar hem de orta kısmının kalabalık insan grupları için rahatça yürüyebileceği ve sağlı sollu bar- kafeler sığabileceği gibi genişti. Sadece yürümüş olmanın bile insanın eğlenmesine yettiği bir caddeydi.
Her adım başında farklı ve enteresan kostümlerle, önlerinde para kutularıyla dikilen, dans eden şov ve sihirbazlık gösterileri yapan insanlar, palyaçolar, ressamlar, üç dakikada karikatürünüzü çizen karikatüristleriyle capcanlı ve sanat dolu bir mekan.
Cadde boyunca bu saydıklarımdan birinin başında toplanmış gülümseyen ve alkışlayan insanlar. Bunlar içinde en çok ilgimizi çeken karikatürist ve elinde oynattığı bir kafa ile şarkılar söyleyip insanlarla atışan kuklacıydı.
Bu güzel gezimizi saatin nasıl geçtiğinin farkına varmadan ve mütemadiyen yürüyerek tamamladık.
Şehrin içinde de pek çok Türk’le karşılaştık. Dönüş yolunda bindiğimiz taksici nereli olduğumuzu öğrendikten sonra Türkiye’nin AB’ye girip giremeyeceğiyle alakalı bir muhabbet açtı.
Bu arada fiyatların bu ülkede de yüksek oluşunu söylemeden geçemeyeceğim. Örneğin Türkiye’de 1-2 TL’ye alabileceğiniz bir magnet burada Türk Lirasıyla 7TL’ye satılıyor. Diğer ürünler de bu oranda pahalılık gösteriyor.
Şimdiyse Yunanistan’ın Pire’sine doğru demir aldık ve
önümüzde yaklaşık 3 günlük bir sefer var. Bambaşka kültürleri farklı gelenekleri ve yaşam felsefeleriyle, insan topluluklarının düzenlerinde bir yapbozun parçalarını oluşturuyoruz.
Ebru
21 Nisan 2010
Tavuskuşu Kuyruklu Kediler
Mor tutkunu iki insan olarak bu kumaşı ilk gördüğümüzde hiç düşünmeden aldık. Nihayet bir araya gelebildiğimiz ve gelmekle yetinmeyip bir şeyler üretebildiğimiz birkaç güzel günde birer bluz sahibi olduk. Devam eden yazılarımızda, dikiş makinelerinden, kalıp çıkarmaya, kumaş türlerinden, kumaşların nerede bulunabileceklerine kadar aklımıza gelen bir çok konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgiler vermeye çalışacağız. Ama şimdi bu garip ve sevimli yaratıklı kumaşımızın macerasını paylaşalım.15 Nisan 2010
Kremalı Körili Tavuk
Ebru büyük bir coşku ile ardı ardına yazılar ekleyip, sayfamız ile uğraşırken, ben kış rehavetim, ertelemelerim, koşuşturmalarımdan kurtulamamıştım bir türlü. Bir arada geçirdiğimiz son birkaç gün çok şeyi değiştirdi. Bazen bir film, bir kitap, bir şarkı ama en güzeli bir dost uyandırıyor insanı. Güneşin İstanbul'u ısıtmasını beklemeyip, evrenle inatlaşmayı keserek mevsimi bahar kabul etmeyi başardım. Sadece büyük bir özlem kaldı içimde, beraber dikiş dikmeyi, yemek yapmayı, sohbet etmeyi, dinlenirken bile durmadan üreten, düşünen, paylaşan bize özlem. Kısa bir süre sonra buluşacağımızı bilmek güzel, uzun seferlerin zamanı belirsiz vuslatları gibi değil bu kez...
İlk yazım yemek üzerine, şimdiye kadar tatmış olan herkesin beğendiği bir tarif, körili, kremalı tavuk... Bu yemeği ilk yapışımda tarifini nerede görmüştüm hatırlayamadım ama değişikliklere uğradığından artık özgün hale geldi sanırım. Her yeni değişimde de olumlu ya da olumsuz bahsedeceğim.
Önceleri tavuğu çok nadiren ve pek de severek yemezdim, tavuk kokusu azaldıkça değişiyor bu, özellikle de bu tarifle.
Gerekli Malzemeler
1 adet kemiksiz tavuk göğsü (800gr-1kg)
1 büyük boy kuru soğan
3-4 diş sarımsak
1 büyük kırmızı biber
2 çarliston biber
200ml (bir kutu) sıvı krema
1 yemek kaşığı köri
1 tatlı kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber
Yapılışı;
Köri Hindistan'da çok çok kullanılan bir baharat karışımı baharatmış :)
Kansere karşı antioksidan özelliğine sahip olduğu, hazmı kolaylaştırdığı ve bir çok hastalığa iyi geldiği söyleniyor. Genelde tavuk ve hindi ile kullanılıyor dense de ben bir çok yemekte deniyorum. Özellikle de patlıcan yemeğine çok yakıştığını düşünüyorum. Yemek bölümünde yeni bir tarif ile görüşmek üzere...
“Bon appetit” *
* Julie & Julia isimli çok çok sevdiğimin filme göndermedir. Ayrıca Julie & Julia ve Julia Child'a dair yazmak için tekrar izlemek harika bir bahane olabilir...
Özlem
Önceleri tavuğu çok nadiren ve pek de severek yemezdim, tavuk kokusu azaldıkça değişiyor bu, özellikle de bu tarifle.
Gerekli Malzemeler
1 adet kemiksiz tavuk göğsü (800gr-1kg)
1 büyük boy kuru soğan
3-4 diş sarımsak
1 büyük kırmızı biber
2 çarliston biber
200ml (bir kutu) sıvı krema
1 yemek kaşığı köri
1 tatlı kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber
Yapılışı;
- Yanmaz bir wok tava ya da tencerede 2/3 çay bardağı zeytinyağını kızdırıp, içine ince ama geniş dilimler halinde doğradığımız sarımsağı ve hemen ardından soğanı atıp, ocağı kısıyoruz.
- Biberleri doğrayıp ocağın altını açtıktan sonra tavamıza ekliyoruz. (Biberleri önceden doğradıysanız, soğan ve sarımsaktan kısa bir süre sonra hiç ocağı kısmadan da ekleyebilirsiniz.)
- Tavadaki tüm malzemeler kızardıktan sonra küp küp doğradığımız tavukları, karabiber ve tuzu ekliyor, ocağı kısık hale getiriyoruz.
- Tavukları kendi suyu ile bir süre pişiriyoruz. Su azaldığında köriyi ekleyip 2-3 dakika daha bekleyip kremayı ekliyor ve son kez karıştırdıktan sonra altını kapatıyoruz.
Köri Hindistan'da çok çok kullanılan bir baharat karışımı baharatmış :)
Kansere karşı antioksidan özelliğine sahip olduğu, hazmı kolaylaştırdığı ve bir çok hastalığa iyi geldiği söyleniyor. Genelde tavuk ve hindi ile kullanılıyor dense de ben bir çok yemekte deniyorum. Özellikle de patlıcan yemeğine çok yakıştığını düşünüyorum. Yemek bölümünde yeni bir tarif ile görüşmek üzere...
“Bon appetit” *
* Julie & Julia isimli çok çok sevdiğimin filme göndermedir. Ayrıca Julie & Julia ve Julia Child'a dair yazmak için tekrar izlemek harika bir bahane olabilir...
Özlem
11 Nisan 2010
Elif Şafak - Aşk
İnsan, tam "oldum, tamım" dediği dönemlerde dahi her haliyle huzur dolu da olsa bir gün tekrar farkına varıyor ki daha önceki okunanlar, yaşanılanlar ve sorgulamalar bile hayat koşuşturmacısında değişik haller almaya başlamış. Bazen karışmış, bazen bir resim fark ettirivermiş içimizdeki yolculuğu, bazen yeni tanışılan bir dost, bazense bir kitap! 10 Nisan 2010
SİS - Miguel de Unamuno
Klasikler sınıfına girmiş bir kitabı elimize aldığımızda çoğumuz “acaba ağır bir kitap mı” kuşkusuyla ona yaklaşırız. Sis kitabına da aynı şeyi düşünerek başladım. Önsözünden öte hikayeye adım atar atmaz karşılaştığım dil ve anlatım hiç de ağır ya da sıkıcı değildi. Tersine, başından sonuna zevk ile okuduğum bu kitap bana henüz yazılmış izlenimi verdi.
Kitapta, avare dolaşan Augusto karakteri bir gün aşık oluverir ve hayat üzerine yaptığı yorumları monologlar şeklinde köpeği Orfeo’ya anlatır. Çektiği acının onun gözündeki sis perdesini kaldırdığını düşünürken bir yandan da hayatın sisleri üzerine yorumlar yapar.
“Kimdi dün? Ah dün, güçlerin hazinesi! Kutsal dün, her günkü sisimizin özü!”
Kitapta, avare dolaşan Augusto karakteri bir gün aşık oluverir ve hayat üzerine yaptığı yorumları monologlar şeklinde köpeği Orfeo’ya anlatır. Çektiği acının onun gözündeki sis perdesini kaldırdığını düşünürken bir yandan da hayatın sisleri üzerine yorumlar yapar.
“Kimdi dün? Ah dün, güçlerin hazinesi! Kutsal dün, her günkü sisimizin özü!”
08 Nisan 2010
İzmir’den Cezayir - İspanya
Yaklaşık bir aydır farklı bir gemideyiz. Artık gemimiz bir konteyner ve Akdeniz içi çalışıyor, sık sık da Türkiye’ye uğruyor. Bu durumun hem olumlu hem de olumsuz yanları mevcut.
Öncelikle bu gemimizin kamarası diğer gemiye oranla çok daha büyük, elbette bu iyi bir şey ama gemi içindeki hareket alanı da yükleme şeklinden kaynaklı çok daha küçük. Bu küçük gemimizle Cezayir, İspanya ve Yunanistan seferlerini tamamladık.
Sivastopol - Ukrayna

Mariupol’dan sonra Sivastopol şehrine yanaştık. Burası diğer kente göre daha büyük ve hareketliydi. Şehir merkezine 10 dakikalık yaptığımız feribot yolculuğu şaşırtıcı ucuzluktaydı.
Tüm günümüzü dolaşarak geçirdik. Gemi içinde, limana girişte ve çıkışta yapılan kamara aramalarını saymazsak güzel bir şehirdi. Yine malum restourantımızda soluklandık ve küçük çapta alış veriş yaptık. Bitki tohumları açısından gayet zengindi, bolca tohum aldık ve pazarı gezdik.
Tüm günümüzü dolaşarak geçirdik. Gemi içinde, limana girişte ve çıkışta yapılan kamara aramalarını saymazsak güzel bir şehirdi. Yine malum restourantımızda soluklandık ve küçük çapta alış veriş yaptık. Bitki tohumları açısından gayet zengindi, bolca tohum aldık ve pazarı gezdik.
Mariupol - Ukrayna
Endonezya’dan Hindistan’a uzanan yolculuktan sonra Suez (Süveyş) kanalına yöneldik. Korsan saldırılarından sonra Aden Körfezi’nden geçecek olmak herkes için temkinli olmayı gerektiren bir süreç oldu. Civara yaklaştığımızda, gemilerin birbirinden haberli olarak art arda geçtiği konvoya yetiştik. Olaysız ve güvenli bir şekilde kanala doğru ilerledik. Kanal geçişi Panama kadar olmasa da uzun bir geçişti. Kanal öncesi demir attığımızda şirket sorun çıkarmasaydı neredeyse Mısır piramitlerini bile görme imkanı bulacaktık. Son anda iptal edildi. Kanal geçişinde bize katılan pilot (yardımcı/kılavuz kaptan) ile birlikte az da olsa satıcı gemiye geldi..
Endonezya
Adalar ülkesi Endonezya’dayız. Buraya ikinci uğrayışımız olmasına rağmen ilk kez bu seferimizde şehre inme fırsatımız oldu çünkü kıyılarında liman yok.En fazla altı kişi alan bir botla, açıkta demirlemiş yükleme yapan gemimizden ayrıldık. Bulunduğumuz şehrin ismini haritada bulmak bile oldukça zor. Yirmi dakikalık bir mesafede karaya ulaştık, botla gemiden ayrılmak ilk kez tecrübe ettiğim bir yolculuk şekli oldu.
Paradip - Haldia - Hindistan

PARADİP
Görmeyi istediğim ülkelerden biri de Hindistan’dı. Daha önce burayı ziyaret edenlerden bu ülkeyle ilgili hiç pozitif bir yorum duymadık. Öncelikle herkes pislikten ve düzensizlikten bahsediyordu.Diğer limanlara göre bakımsız bir liman görünüyor önce. Endonezya’nın tersine burada yük tahliyesi de oldukça dağınık ve kirli yapılıyor. Birkaç saat içerisinde Hindistan’ın başka bir limanına doğru
8 saatlik bir sefer atacağız ve güverte oldukça kirli. Dışarıda kömürden oluşan toz bulutu hakim. Geldiğimiz gün yakınlarda bir market olduğu söylendi, biz de sevgiliyle beraber yürüyüş maksatlı çıktık. Kamyonların arasından toza bulanarak tabelası olmayan markete, terk edilmiş eski bir han kapısına benzeyen bir girişten ulaştık. Market de beklediğimiz gibi bakımsız ve tozluydu. Yine de birkaç ihtiyacımızı karşıladı.


Dün de dışarıya çıkma şansımız oldu. Geminin yanında küçük beyaz ve eski arabalarıyla taksiciler bekliyor. İngilizce bilen taksici bize dolaşırken de eşlik etti. Şehir merkezi limana taksiyle 5 dakikalık mesafede. Pasaport kontrolü yapılan kısımda polis sorun çıkarttığı için taksici fotoğraf makinemizi aldı. Sebebini anlayamadık ve güldük çünkü burası önünde saksı çiçekleriyle yine terk edilmek üzere olan bir köy evinin girişinden farksızdı. Yani kamerayla çekilip çekilmemesi pek bir şey değiştirmeyecek gibi görünüyor. Taksiden indiğimizde ilk girdiğimiz yer bir gişe gibi ön penceresinden alışveriş edilen küçük bir DVD’ciydi. Burada para değişimi yapılıyor. Biz de merak ettiğim üzere birkaç Hint müzikleri MP3’ü aldık. Şarkıyı hep aynı kadın söylüyor. Sevgili’yle her zamanki gibi aynı yorumu yaptık. Evet hep aynı kadın. Sevgili söyledikten sonra fark ettiğim bir detay da; insanların beyaz tenliler gibi bir yüz şekli olduğu halde siyah tenli olmaları. Daha doğrusu siyaha yakın bir koyu ten diyebiliriz ki bazıları da tam olarak siyah.
Taksiden indiğimiz andan itibaren ayakları çıplak çocuklar etrafımızı sardı. Bize dokunup avuç açıp durdular. Arada bir taksici isteğimiz üzerine müdahale etse de gezdiğimiz süre boyunca bu değişmedi. Oradan çarşı diyebileceğimiz, dükkanların olduğu bir pazar yeri gibi bir yere geçtik. Bu arada, tüm limanlarda şehre giderken nasıl ki özenli giyiniyorsak burada gemide giydiğimiz kirli giysilerimizi seçtik. Yine de onlardan çok daha fazla temizdik. Dükkanlar yıllar öncesinden kalmış yerler gibi. Bakımsız, her yerde karmaşık kokular hakim. Üzerlerine de tütsü kokusuyla hacı yağı kokusu karışımı gibi bir koku sürüyorlar. Bu ülkeyi coğrafi ya da tarihsel konumundan çok dinleri ve kültürleri bakımından merak etmiştim ama karşıdan okunup maneviyatlarındaki felsefeye dayanarak yorum yapmak pek de mümkün değil.
Hayatlarındaki düzensizlik ve temizlikten uzak olmaları, fakirlikten çok, kendi kültür ve dinlerinden kaynaklı olduğunu düşündürüyor. Fakat inandıkları onlar için maddeyi bir kenara bırakıp, her koşulda yaşayabilir kılıp, bu dünyanın nimetlerini bir kenara bırakmaktan ziyade fakirlikle orantılı olarak geri kalmış,temizlikten uzak ve aç bir toplum yaratmış. Ülkedeki dinlerin fazla olması yüzünden tam anlamıyla ortak bir fikre varamamak gibi yorumlar da yapılıyor.
Bu çarşıyı görmemiş birine, bunu örneklerle anlatmam pek mümkün değil. Çünkü Türkiye’nin en ücra köşesinde bile; her ne kadar buradaki gibi, turistlerin peşine takılacak çocuklar aynı görünümü sergileyecek bile olsa, insanların dükkanlarında ya da kurdukları tezgahlarda temizlik veya düzen fark edilir. Burası daha bir ücra, üstelik söylenenlere göre ülkenin diğer kısımlarına oranla daha temiz bir yermiş bu liman. Örneğin bir genç kızın yol
kenarında tuvaletini yapıyor olması gayet normal bir durummuş. Yine de çarşıyı gezmek ve bir ülkeyi küçük bir topluluğa bakarak gözlemek oldukça keyifli. Zevkle gezdik. Hatta yöresel bir elbise aldık. Yıkadıkça renk veriyor olsa da giyildiği zaman karşıdan bakıldığı kadar büyük durmuyor. Anladığımız kadarıyla elbiselerde iki beden var ve bunların da sadece boyları değişiyor. İnsanlar, daha doğrusu kadınların hepsi yöresel giysiler giyiyor. Biz omzu açık tam olarak dikilmemiş gibi görünen kumaşlar, uzun entariler, hatta kadın erkek pek çoğunun alnında pulları-boyalarıyla nasıl biliyorsak öyleler. Televizyon dizilerinde de müzikal tarzları hala devam ediyor. Bu arada şehirde gördüğümüz kadın sayısı altıdan fazla değildi ki şehirde çok da insan görünmüyordu. Girdiğimiz internet kafe ise, kırtasiye ya da eski bir tuhafiyeden bozma küçük bir odanın bir kısmını üç kabine bölmek üzere oluşturulmuş bir mekandı ki hem bağlantı kötüydü hem de bilgisayarlar çok iyi durumda değildi. On beş dakikada yapabileceğimiz bir işlemi bir saatte kısmen tamamladık.
Dini ve kültürü biraz daha anlamak açısında gemiye gelen bir adamı örnek vereyim. Dışarıdan bakıldığında tam bir Hintli. Genelde erkeklerde pantolon gömlek de var. Bazıları ise bu adam gibi yöresel giysileriyle dolaşıyor. Kısa boylu ve siyah bir adam bu. Uzun sakalı; boynuna bağladığı fular gibi bir kumaş parçasının içinde kalmış, üzerinde diz altına kadar uzanan bir entari var. Ayakları çıplak ama ellerinde altın ya da altın gibi görünen yüzükler, bileğinde yine altına benzeyen bir saat taşıyor. Bir imza ile bir dolu para kazanıyor ve “ayakların neden çıplak?” sorusuna “Buda” diye karşılık veriyor. Kültür böylesine karışmış ya da insanoğlunun anlamak istediğince yaşatılıyor.
Ben bu yazıyı yazarken gemi hareket eti, sevgili; bu koca aygıra tekrar el attı ve akşam saatlerinde bir başka Hindistan limanında olacağız. Bu limanda dışarıya çıkabildik, dolaştık ve hatta küçük ihtiyaçlarımızı karşıladık, bizim için yeterli ve gayet eğlenceli bir geziydi. Diğer limanlarda çıkabilir miyiz, güvenli midir ya da müsait olabilir miyiz bilemiyorum, bu yüzden, 2 liman daha yapıp tekrar buraya geleceğimiz halde başka bir yazı yazmak gereği duymayabilirim. Bir süre buralarda olacağız.
HALDIA
İkinci limanda da çıkma imkanımız oldu. Burası Paradip'e göre daha büyük bir şehirdi. Taksiyle kısa bir yolculuktan sonra taksici eşliğinde bir marketi gezdik. Özel bir reyona konmuş çikolatalardan satın almak pırlanta seçmeye benziyordu, tek bir marka olmasına rağmen... Sokakta bulunan bir manavdan da denemek amacıyla hindistancevizi aldık. O sırada manav bize ilginç bir lezzet olarak paketlenmiş kuru kayısıyı önerdi :). Üstelik Türk bir firmanın Hindistan'a ithal edilmiş bir ürünüydü. Bunu da ticari başarı sayarak kayıtlarımıza geçirdik.
Diğer şehirde olmayıp da burada olan bir başka şey de lokantaların oluşuydu. Belki denemek isteyebilirdik ama lokanta kapısı önlerinde buraya ait tabak ve tencerelerin, dükkanın önündeki pis suların içinde yıkanıyor olduğunu görmek bu "yeni tatlar deneme" isteğimizi oldukça köreltti. Yine de büyük marketten aldığımız acı soslu cipslerden sonra sanırım uzun süre hiçbir cips bizi tatmin etmeyecek. Hindistan cevizi meyvesini sevmediğim kadar bu cipslere hayran oldum.
Bu arada aldığım Hint müziklerinden birinde Sagopa Kajmer'in Gora için yaptığı "al 1 de burdan yak" şarkısında alıntı yaptığı bir kısım var. O müzik olduğu gibi alınmış. Albümde bu belirtilmiş mi bilemiyorum ama benim için ilginç bir tesadüf oldu.
09.01.2009 CUMA

Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





































