25 Ekim 2010

Brezilya-Santos


28 günlük uzun bir seferin ardından Brezilya’nın Santos şehrine vardık. Gemimiz bir süre demirde bekledikten sonra limana yanaştı. Limana yaklaşırken büyük ve güzel binalar sıralanmış, büyük bir şehre vardığımızı işaret ediyordu.

Kısa bir süre için de olsa dün dışarıya çıkma imkanı bulduk. Limandan bir otobüse bindik ama elimizde sadece Amerikan Dolar’ı vardı. Bu yüzden şoförle anlaşmak biraz zor oldu. Nihayetinde biraz fazla para alarak bizi otobüse bindirdi. Otobüsün kapı geçişindeki garip turnike, güvensiz bir mekanda olduğumuz izlenimi verdi ama sonrasında öyle olmadığını görecektik.

20 Ekim 2010

Turkuaz O...


Bir süre bilet fiyatlarını protesto edip gitmediğimiz Turkuazoo ile sonunda tanıştık. Bir alışveriş merkezi içerisinde kurulan ilk akvaryummuş ve gerçekten görülmeye değer. Üstelik bir kaç kez. 

Babası tutkuyla dalmayı seven, her yıl aşkla tekneye koşan bir mavi yolcu olan ben, ironik olarak balıklardan korkarken, üç yanım balıklarla çevrili tünelden, bir kez daha geçmek istediğime göre, evet kesinlikle tekrar tekrar gidilebilir. Genelin aksine çok serbest bir ortam, saatlerce gezebilir, istediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz. Burada durmayın, şuradan geçmeyin, ona dokunmayın gibi levhalar yok. Oldukça bakımlı ve temiz bir ortam. Girişte yeşil bir perdenin önünde şaşkın bir fotoğrafınızı çektirip, çıkarken şaşkınca baktığınız yere bir köpekbalığı eklenmiş olarak alabiliyorsunuz. Deniz canlılarına dair belgesellerin gösterildiği bir perde ve hediye ya da anı olarak saklayacağınız çeşitli ürünleri alabileceğiniz bir satış bölümü var.


 

12 Ekim 2010

Singapur

Singapur küçücük bir ülke. Modern mimarisi ve konumu nedeniyle ismi cismini geçmiş de bir ülke aynı zamanda. Buradan geçerek Uzakdoğu’ya yol alan gemiler, genelde yakıt ve kumanya ikmalini buradan yapıyorlar. Hatta bu civardan geçilecekse gemideki personel değişimi de vize ve koşullar nedeniyle bu bölgeden yapılmaya çalışılıyor. Bu yüzden Singapur kıyılarını sıkça görmüştüm ama bu ikmaller limana yanaşmadan seyir esnasında, açıkta yapıldığından ilk kez Singapur’a ayak basıyorum.


Kısa süre kalacağımız için fazla vakit yok, biz de garip bir saatte çıkmaya karar veriyoruz: 23:00’te… Yol üzerinde gökdelenler, şaşalı binalar görünmeye başlıyor. Her bina ayrı ayrı ışıklandırılmış, hepsi birbirinden güzel. Bir tarafta kocaman bir dönmedolap var. Diğer yandaysa tepesine kocaman bir gemi oturtulmuş gibi duran üç bölmeli bir gökdelen Singapur’un tanıtımlarında da kullanılan yapıları. Bu binanın tepesindeki kısmın kumarhane olarak kullanıldığını söylüyor taksicimiz. Yazık ki karanlık bir saatte geçiyor olduğumuz için bu şehri pek fotoğraflayamadık.

04 Ekim 2010

Benim Patlıcan Yemeğim

Yemeklerin hep aynı şekilde yapıldığını söyler anneler, soğanları küp küp doğrayıp yağda kavurur, üzerine salça ekleyerek biraz karıştırır, sebzeleri ve üzerini geçecek kadar suyu ekleyip pişiririz. Doğru mudur? evet, ama zamanla yaratıcılık ve damak zevki bu sistemi ele geçirmelidir. Benim parlıcan yemeğimde böyle oldu, yeni baharatlar, sebzeler, süreler. Daha çok beğenilmeye başladığına göre artık paylaşabilirim dedim.




27 Eylül 2010

Tayvan-Kaohsiung

Tayvan’ın Kaohsiung Limanına geleli iki güne yakın bir süre oldu. Bu kısacık güzel şehir manzarasından sonra tam da yazımı yazarken kalkıyor gemimiz. Bu, suda yüzen demir yığınının makinesinin sesini Sevgili sayesinde işitiyorum.


Akşamüstü saat beş civarında yanaştı gemimiz limana. Kamaranın içinde otururken lumbuzumdan geçen şehir manzarası takılıverdi gözüme. Heyecanla giyinip fotoğraf çekmek için dışarıya çıktım. Bunları yazarken Einstein’ın görecelik kuramı geldi aklıma. Görecelik evet. Ben öylece kamaramda oturuyorum. Dört yanım deniz, bazen çarşaf gibi bazen de büyük dalgalarla manzaram oluyor mavilikler. Sonra birden şehir geçmeye başlıyor penceremin(lumbuz) önünden. Ben oturduğuma göre, geçen ya da gezen şehir olmalı.

14 Eylül 2010

Ne İşe Yarar Bu Sanat Dedikleri?

    Uzun süredir, sevdiğim şeyler hakkında düşünüyorum. Muhtemelen sürekli olan işimi bırakmış olmam ve her şeyi yapma arzusuyla dolup taştığım için yapmaktan hoşnut olduğum işlere vakit ayırabiliyor ve neden onları sevdiğimi düşünüyorum. Neden resim yapmak, yazı yazmak, üretmek istiyorum?
    Hayatımın kendimi bilip de elim kalem tuttuğu her döneminde muhakkak bir şeyler yazacak bir defterim olmuştur. Herhangi bir şeyi yazabileceğim ama mutlaka yazabileceğim kağıtlar… Pek çok zaman da bunlara sadece ben mi ihtiyaç duyuyorum diye de düşünürüm. Çünkü etrafımdaki insanlar kitap okuyor olsalar da genelde yazıp çizme ihtiyacı duymuyorlar. Peki ya bunlara ben neden ihtiyaç duyuyorum, bu bağımlılığımın sebebi nedir? Belirli aralıklarla sorduğum bu soruları bir süredir kendime sormadığımı fark ettim çünkü cevaplarımı bulmuştum. Yazmak, çizmek, sanata olan aşk… bunlar neden önemli, en azından benim için ne anlama geliyorlar?

06 Eylül 2010

Kore-Pohang

Türkiye’den Katar aktarmasıyla Kore’nin Seul şehrine indi uçağımız. Oradan İnchon limanına gemi acentesinin aracıyla geçtik. Normal şartlarda Kore, Türk vatandaşlarından vize istemiyor fakat uçak yoluyla gemiye katıldığımızdan geminin bulunduğu limandan bize şehre çıkış hakkı vermediler. Oysa altı ay kadar önce yine Inchon şehrine aynı nedenle gelmiş, beş gün otelde konaklamış ve çıkış problemi olmaksızın şehri dolaşmıştık.

31 Ağustos 2010

Poşetli Kedi ve Dikiş Kutusu

Çok plan az iş, yaz koşturmalarının, sıcağının getirdiği tatil hali. Bu kedi poşetliği uzun zaman önce düşünmüş, hatta bir tane yapmış ama geliştirerek bir tane daha yapana kadar eklemeyeceğim demiştim. Ve şimdi, aylar sonra bir tane daha yaparken, zamanın nasıl da çabuk geçtiğini fark ediyorum.

Bir yerlerde görmüşsünüzdür belki, bebek poşetlikler çok popüler olmuştu bir dönem, ama ben bendekini pek sevemedim, üstelik poşetlerde sığmıyordu. En sevdiğim iki hayvandan birinin görünümünü kullanarak, yeni bir poşetlik yapmaya karar verdim. Bu fikri mandal, pamuk ve düşündükçe akla gelecek daha bir sürü materyali düzenlemek, depolamak için de uygulamayı düşünüyorum. Aynı kumaşla yaptığım masa örtüsüyle çok yakıştılar, benzer renk tonları ve desenlerde önlük, eldiven ve tutacak yapılarak güzel bir takımda oluşturulabilir.
Dikimi çok çok kolay hatta birkaç saat içerisinde tamamen bitirilebilir ve her seferinde farklı özellikler, ayrıntılar eklenebilir.


23 Ağustos 2010

Türkiye Sirki ve Yalova'da Yaz

Yeni yeni keşfettiğim Yalova şehrini kısa süreli de olsa yaz mevsiminde görmek kısmet oldu. Türkiye’de kaldığımız iki haftanın bir haftası Yalova’daki evimizde geçti. Baharda gördüğüm sakin şehrin nüfusu bir anda üç katına çıkmış, canlanıvermişti.

Kuvvetle muhtemel İstanbul’a yakın olmasını fırsat bilen tatilciler, bazıları günü birlik olmak suretiyle şehrimizdeydiler. Plajlar ve sahil hiç görmediğim kadar doluydu. Evde kaldığımız o kısacık zamanda meydandaki Barış Manço Amfi Tiyatrosu’na Türkiye Sirki’nin geleceğini öğrendik ve son anda verdiğimiz bir kararla biz de gidelim dedik; “Görelim bakalım nasıl oluyormuş bu sirk dedikleri?”

16 Ağustos 2010

Bay Kuş - "Denemeden Önce İki Kez Düşünün"




Hatta belki de bir kaç kez daha... Ama değer mi? Evet!
"Arkadaşım" Ebru ile beraber geçen iki hafta, tüm güzelliklerinin yanında, yeni bir tasarımında oluşmasını sağladı. Baykuşlar, sevgimizi pekiştirdikçe her yerde karşımıza çıkar oldular. Evet neye ilgi duyuyorsak en çok onu algılarız ama bu gerçekten farklı bir hal aldı. Koskoca yük gemisine neden bir baykuş konsun ki?










06 Ağustos 2010

Orhan Pamuk Okumak

Orhan Pamuk kitaplarıyla tanışmam, lisedeki gönüllü bir ödevim sayesinde gerçekleşti. Edebiyat öğretmenim,
ödev olarak okumayı önerdiği birkaç kitap sayıp da saydığı kitapları okumuş olduğumu görünce daha kallavi bir kitap okumam gerektiğine karar vererek Orhan Pamuk’un henüz çıkmış kitabı “Benim Adım Kırmızı”yı önerdi.
    Benim Adım Kırmızı öyle güzel bir tarzda ve ayrıntılarla anlatılmıştı ki, neredeyse tarih dersini bile sevebileceğimi düşündüm. Anlatımın güzelliği ve konunun hoşluğu dışında, yazarın bilgi birikimine ve nakkaşları, resim sanatını aktarışlarına hayran oldum. Kitap da tıpkı kör bir nakkaşın elinden çıkmış kusursuz bir at resmi gibiydi. Öylesine güzel işlenmişti.
Yazık ki çok severek okuduğum ve kitaplığımın parçalarından birini oluşturmaya yeni başlamış bu güzel kitap okumak için ödünç alıp da geri getirmemiş, kim bilir hangi vurdumduymaz tanıdığın rafları arasında şimdi?

30 Temmuz 2010

Malezya - Kuala Lumpur




Yaklaşık yirmi gündür Malezya’nın Klang Bölgesindeyiz. Gemimiz açıkta demirli vaziyette tahliyede. Yani denizcilik tabirine göre “alarga”da. San Francisco’dan aldığımız hurda demir yükünü boşaltıyoruz. Burası Kaldığımız en uzun limanlardan biri oldu.

Gezilebilecek şehir merkezi demirlediğimiz yere biraz uzak olduğundan dışarıya çıkışlar gemiye gelen acente botu ile sağlanıyor. Bot, iki günde bir gemiye uğradığı için dışarıya çıkanların otelde kalması gerekiyor. Biz de öyle yaptık. İlk seferimizde yedi kişilik bir kadroyla gemiden ayrıldık. 1,5 saat süren bot seferimizin ardından trenin ilk istasyonu olan Pelamutan Klang’a ulaştık. Bu bölge aynı zamanda Endonezya, Singapur gibi yakın ülkelere feribot seferlerinin olduğu bir mekan. Bottan indiğimiz yer bu feribotların kalkış durağının yanındaydı.

Resim Sergisi


Malezya'nın Kuala Lumpur şehrinde Petronas Kulelerinin dibinde Suria KLCC adındaki alışveriş merkezini gezerken bir resim ve heykel sergisi gördük. Konusu savaş olan sergide hep aynı figür farklı boyut ve şekillerde resmedilmişti ve çok güzellerdi. Resimlerin benzeri demirden heykeller oldukça ürpertici ve etkileyiciydiler.
Bu güzel sergiyi gezerken telefonuma gelen, sergi ve resimlerle ilgili bilgi mesajlarını çok eğlenceli buldum. Yanımda fotoğraf makinesi olmadığı için fotoğraf kalitesi çok iyi değil.
Sergi Tarihi: 15.12.2009

23 Temmuz 2010

Amerika - San Francisco

Gemimiz Amerika’nın California Eyaleti’nden kalkalı iki hafta oluyor. Kalktığımız andan birkaç gün evveline kadar hava ve swell* yüzünden sürekli sallandık.

Bir yıl önce, aynı dönemlerde yine Amerika seferimiz olmuştu. Bu ilk seferde sadece New Haven (Connecticut)’da market alışverişi yapabilmiş ve New York’u karşıdan seyretmiştik. Şimdiki seferimizdeyse San Francisco’yu daha uzun görme imkanı bulduk. Golden Gate ile birlikte üç uzun köprüden geçerek Redwood Ctiy bölgesindeki limana yanaştık. Amerika’da vize uygulaması olduğu için 24 kişilik mürettebattan sadece 5 kişinin limandan dışarıya çıkma hakkı vardı.

11 Temmuz 2010

Ayn Rand-Hayatın Kaynağı

Hayatın Kaynağı kitabını ilk elime aldığımda hakkında hiçbir şey bilmeden elimde tutup, hasbel kader başlayıvermiştim. Basımı ve boyutlarıyla bende hala bir çikolata etkisi yapan bu kitap kendimi tanımayla karışık duygularla beni etkisi altına aldı. Düşünmeden diyebilirim ki bu kitap, hayatımın kitabıydı.


Elbette bu kitabı okuduğum dönemde üzerimde bıraktığı etkisi, beklentilerim ve o döneme ait duygularımın harmanıyla, başka bir zamanda okumuş olmamdan daha farklı olabilir. Bunu tam olarak bilemiyorum ama Hayatın Kaynağı’nın öncesi ve sonrasında okuduğum kitaplardan çok azı bende böyle bir etkiyi yaptı. Sayfaları çevirmekle içine girdiğim dünya tam da hayatıma yaymaya çalıştığım ve beklentilerimi bu yönde düzenlediğim küçük bir felsefe kıvılcımı gibiydi.

05 Temmuz 2010

Kore-Busan

Yeni bir hayata açılmış gemimizin kamarasında üçüncü gecemizdeyiz. Sevgili uyuyor bense gemiye katılışımıza kadar geçen zamanı düşünüyorum.

Türkiye’deki yoğun tempomuzun ardından 4 Ekim Pazar akşamı uçağımız Kore’nin Inchon kentine doğru yol aldı. Kırk beş dakika rötarla kalkan uçağımız 9,5 saat sonra şehre ulaştı. Bu şehri daha önceki seferimizde görme imkanımız olmuştu. Inchon’dan Busan’a gidecek uçağımız için bir süre havalimanında bekledik. Bir saatlik bir yolculuktan sonra Busan’a ulaştık.

28 Haziran 2010

Sevgiliye

Yaz geldi rehavetimden kurtuluyorum, kurtuldum, hey yavaşla diyorum. İnsan evrenden neyi isterse onu alıyor'u bir kez daha onaylayarak hızla geçen son bir kaç haftadan kalanlar...















18 Haziran 2010

Ispanya-Valensiya



Barselona’ya göre daha naif ve daha sakin olsa da, ilginç ve modern mimarisiyle, bir matador gibi selamlıyor sizi, İspanya’nın Valensiya’sı. Henüz inşaat halindeki yapılar bu halleriyle bile yeterince şaşaalılar. Mimari bir gözle inceleme yetimiz olmasa bile, binalara bakarken, bu yapıların özel bir mimari teknik kullanilarak tasarlanmadigini dusunduk. Gösterişli oluşlarının altında, yeterli maddi imkana sahip olmalarinin yattığını düşündük. Tabi bu sadece kendimizce yürüttüğümüz bir fikirden ibaret.

06 Haziran 2010

Çalıkuşu

Tiyatro izlemek, sanatın her dalında olduğu gibi gönlüme taht kurmuş etkinliklerden biri. İlk tiyatro biletimi bana yengem almıştı ama maalesef babamla gittiğimiz oyuna geç kaldığımız için girememiştik. Bu bir çocuk oyunuydu.


Okulları dolaşan tiyatro oyunlarını saymazsak gerçek anlamda tiyatroyla tanışmama neden olanlarsa ablalarımdır. Bu konuda şanslı bir çocukluk dönemim oldu. O sıralarda bu benim için oldukça doğal bir olaydı. Ablalarımın üniversite yılları benim ilköğretim dönemime denk geldiği için onların kültürel etkinliklerinin bir kısmından bolca yararlandım. Bu nedenle onlara şükran borçluyum. Onlarla birlikte yaşıtlarımın belki de sonrasında bile gezmedikleri müzeleri gezip tiyatrolar izledim.

31 Mayıs 2010

Yunanistan-Pire-Selanik


Yunanistan Ege kıyılarımızın aynalanmış hali gibi, özellikle Selanik sahili, İzmir sahilimizle benzer nitelikler taşıyor. AB ülkesi olmasına rağmen bazı konularda ülkemizden pek bir farkı yok; taşmış çöp kutuları, yaya geçidini tanımayan şoförler ve kırmızı ışığa her zaman uymayan yayalar...

25 Mayıs 2010

Yaza Merhaba Diyen Pareo ve Çantalar

 "Sıcak çok sıcak daha da sıcak olacak beni severseeeen..." *
Yazın gelişi kelebeğin kozadan çıkıp kanatlanışının en görkemli anı gibi... Yemyeşil ağaçların, rengarenk çiçeklerin, sabahları sesleriyle uyandığımız kuşların vakti geldi. Ve tabi gezi planlarının, tatil özlemlerinin umutlarının da... Bir de yazlıklar ve kışlıklarla boğuşmak var, ayrı bir yazı konusu olarak kullanmadığınız her şeyden kurtulun derim özellikle yaza başlarken.

17 Mayıs 2010

Gece- Bilge Karasu

Bu kitabı anlatmaya dilim varır mı ya da kelimeleri bir araya getirisem anlatılana biraz olsun yaklaşabilir miyim bilmiyorum. Ne anladığımı sorsanız tam olarak ağzımda bıraktığı tadı anlatabileceğimden de emin değilim.

Bu öyle bir kitap ki, paralel bir evrende hiç anlatılamayacak olayların dünyamız dilinde simgesel aktarımı adeta. Kendinizi bir anda tam idrak edemediğiniz ve garip bir şekilde anladığınızı hissettiğiniz bir imge denizinde buluyorsunuz. Yüzümde hafif bir tebessümle uzun zaman önce okuduğum bu kitabı rafta gördükçe hala beni çağırdığını hissediyorum.

10 Mayıs 2010

Mutfak Düzenleyicisi (Organizer)


Uygun fiyata alınabilecek kumaşçı seçeneklerinden bir başkası da Yalova’da bulunan ve kilo ile kumaş satan bir dükkan. Yalova’ya yeni yerleştiğim ve artık malzemelerimi buradan elde ettiğim için Yalova’daki mekanları tarif etmek gereği duyuyorum.

Eski bir İstanbul’lu olarak güzel şehrimin Yalova gibi sakin bir kente yakın bir mesafede olması benim için ayrıca bir avantaj. Yine de diyebilirim ki aksesuar cenneti olan Eminönü- Mahmutpaşa civarını saymazsak Yalova’da çeşit çeşit ve ucuz kumaş bulabiliyor olmak oldukça güzel. Gelelim yakınımdaki kumaşçıya.

02 Mayıs 2010

Yeğenimin Elbisesi


Evime yeni alıştığım şu günlerde hafta sonunda ablamların ziyaretini haber alır almaz, dikiş kariyerimin(!) başlangıcı olarak yeğenime kendi yaptığım bir hediyeyi sunmalıyım diye düşündüm. Yalova’da cumartesi günleri kurulan pazara atıverdim kendimi.
 Eğer bu bölgeye yakınsanız ve kumaşlara, dikişe ilginiz varsa, Yalova pazarını tavsiye ederim. Pazarın bir kısmında az da olsa her pazarda bulunmayacak kumaşçı tezgahları bulunuyor. 1-3 metre uzunluğunda değişen kumaşları yine 1-3 TL fiyatlara bulabiliyorsunuz. Tahmin edeceğiniz gibi bunlar kumaşçıların kalan parçaları, bazılarında küçük defolar var ama pek çoğu işinizi görebilir nitelikteler.

26 Nisan 2010

İspanya-Barselona

Çok güzel bir şehirdeydik dün; sanatın, mimarinin, düzenin ve mutlu Akdeniz insanının şehrinde; İspanya limanları içinde en güzellerinden biri olarak anlatılan Barselona’ydık. Limana yanaşma saatlerimiz el verdi ve dışarıya adım attık.


Şehir merkezine ulaştığımızı Christoph Colomb heykelinden anladık. Sahili takip ederek yürüdük ve yürüdükçe şehir bizi içine çekmeyebaşladı.


Canlı bir sahil kasabasının büyük bir kent ile karışımından oluşmuş bir mekanın içinde hem tatil yapıyor gibi hem de göz zevkimizi tatmin ederek ilerledik.

Gösterişli heykeller, geniş meydanlar, ilginç köprüler, büyük alışveriş merkezleri ve çok güzel binalar arasında dolaştık. Barselona’da görülmesi gerekli yerlerdenbiri de Gaudi’nin yapmış olduğu büyük bir katedraldi, fakat bulunduğumuz yere biraz uzak olduğu için kısa bir kararsızlıktan sonra oraya gitmekten vazgeçtik.


Saatin biraz geç oluşu yüzünden kapanmış olabileceğini düşündük. Katedrali karşıdan görsek bile içine girememe ihtimalimiz vardı.

Üstelik bulunduğumuz mekanı da tam anlamıyla gezememiştik. Katedralin fotoğraflarını kartların ve turistik amaçlı satılan eşyaların üzerinde gördüğümüzde bu yapının insan eseri olamayacağını geçirdik aklımızdan. Muhteşem görünüyordu.


İstiklal caddesine benzeyen geniş bir caddede yolumuza devam ettik. Burası; hem trafiğe açık olacak kadar hem de orta kısmının kalabalık insan grupları için rahatça yürüyebileceği ve sağlı sollu bar- kafeler sığabileceği gibi genişti. Sadece yürümüş olmanın bile insanın eğlenmesine yettiği bir caddeydi.


Her adım başında farklı ve enteresan kostümlerle, önlerinde para kutularıyla dikilen, dans eden şov ve sihirbazlık gösterileri yapan insanlar, palyaçolar, ressamlar, üç dakikada karikatürünüzü çizen karikatüristleriyle capcanlı ve sanat dolu bir mekan.


Cadde boyunca bu saydıklarımdan birinin başında toplanmış gülümseyen ve alkışlayan insanlar. Bunlar içinde en çok ilgimizi çeken karikatürist ve elinde oynattığı bir kafa ile şarkılar söyleyip insanlarla atışan kuklacıydı.


Bu güzel gezimizi saatin nasıl geçtiğinin farkına varmadan ve mütemadiyen yürüyerek tamamladık.

Şehrin içinde de pek çok Türk’le karşılaştık. Dönüş yolunda bindiğimiz taksici nereli olduğumuzu öğrendikten sonra Türkiye’nin AB’ye girip giremeyeceğiyle alakalı bir muhabbet açtı.





Bu arada fiyatların bu ülkede de yüksek oluşunu söylemeden geçemeyeceğim. Örneğin Türkiye’de 1-2 TL’ye alabileceğiniz bir magnet burada Türk Lirasıyla 7TL’ye satılıyor. Diğer ürünler de bu oranda pahalılık gösteriyor.

Şimdiyse Yunanistan’ın Pire’sine doğru demir aldık ve

önümüzde yaklaşık 3 günlük bir sefer var. Bambaşka kültürleri farklı gelenekleri ve yaşam felsefeleriyle, insan topluluklarının düzenlerinde bir yapbozun parçalarını oluşturuyoruz.










30 Mayıs 2009 Cumartesi

Ebru

21 Nisan 2010

Tavuskuşu Kuyruklu Kediler

Mor tutkunu iki insan olarak bu kumaşı ilk gördüğümüzde hiç düşünmeden aldık. Nihayet bir araya gelebildiğimiz ve gelmekle yetinmeyip bir şeyler üretebildiğimiz birkaç güzel günde birer bluz sahibi olduk. Devam eden yazılarımızda, dikiş makinelerinden, kalıp çıkarmaya, kumaş türlerinden, kumaşların nerede bulunabileceklerine kadar aklımıza gelen bir çok konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgiler vermeye çalışacağız. Ama şimdi bu garip ve sevimli yaratıklı kumaşımızın macerasını paylaşalım.

15 Nisan 2010

Kremalı Körili Tavuk

Ebru büyük bir coşku ile ardı ardına yazılar ekleyip, sayfamız ile uğraşırken, ben kış rehavetim, ertelemelerim, koşuşturmalarımdan kurtulamamıştım bir türlü. Bir arada geçirdiğimiz son birkaç gün çok şeyi değiştirdi. Bazen bir film, bir kitap, bir şarkı ama en güzeli bir dost uyandırıyor insanı. Güneşin İstanbul'u ısıtmasını beklemeyip, evrenle inatlaşmayı keserek mevsimi bahar kabul etmeyi başardım. Sadece büyük bir özlem kaldı içimde, beraber dikiş dikmeyi, yemek yapmayı, sohbet etmeyi, dinlenirken bile durmadan üreten, düşünen, paylaşan bize özlem. Kısa bir süre sonra buluşacağımızı bilmek güzel, uzun seferlerin zamanı belirsiz vuslatları gibi değil bu kez...


İlk yazım yemek üzerine, şimdiye kadar tatmış olan herkesin beğendiği bir tarif, körili, kremalı tavuk... Bu yemeği ilk yapışımda tarifini nerede görmüştüm hatırlayamadım ama değişikliklere uğradığından artık özgün hale geldi sanırım. Her yeni değişimde de olumlu ya da olumsuz bahsedeceğim.

Önceleri tavuğu çok nadiren ve pek de severek yemezdim, tavuk kokusu azaldıkça değişiyor bu, özellikle de bu tarifle.

 Gerekli Malzemeler

1 adet kemiksiz tavuk göğsü (800gr-1kg)
1 büyük boy kuru soğan
3-4 diş sarımsak
1 büyük kırmızı biber
2 çarliston biber
200ml (bir kutu) sıvı krema
1 yemek kaşığı köri
1 tatlı kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber

Yapılışı;
  • Yanmaz bir wok tava ya da tencerede 2/3 çay bardağı zeytinyağını kızdırıp, içine ince ama geniş dilimler halinde doğradığımız sarımsağı ve hemen ardından soğanı atıp, ocağı kısıyoruz.
  • Biberleri doğrayıp ocağın altını açtıktan sonra tavamıza ekliyoruz. (Biberleri önceden doğradıysanız, soğan ve sarımsaktan kısa bir süre sonra hiç ocağı kısmadan da ekleyebilirsiniz.)
  • Tavadaki tüm malzemeler kızardıktan sonra küp küp doğradığımız tavukları, karabiber ve tuzu ekliyor, ocağı kısık hale getiriyoruz.
  • Tavukları kendi suyu ile bir süre pişiriyoruz. Su azaldığında köriyi ekleyip 2-3 dakika daha bekleyip kremayı ekliyor ve son kez karıştırdıktan sonra altını kapatıyoruz.

Köri Hindistan'da çok çok kullanılan bir baharat karışımı baharatmış :)
Kansere karşı antioksidan özelliğine sahip olduğu, hazmı kolaylaştırdığı ve bir çok hastalığa iyi geldiği söyleniyor. Genelde tavuk ve hindi ile kullanılıyor dense de ben bir çok yemekte deniyorum. Özellikle de patlıcan yemeğine çok yakıştığını düşünüyorum. Yemek bölümünde yeni bir tarif ile görüşmek üzere...

“Bon appetit” *

* Julie & Julia isimli çok çok sevdiğimin filme göndermedir. Ayrıca Julie & Julia ve Julia Child'a dair yazmak için tekrar izlemek harika bir bahane olabilir...

Özlem

11 Nisan 2010

Elif Şafak - Aşk

İnsan, tam "oldum, tamım" dediği dönemlerde dahi her haliyle huzur dolu da olsa bir gün tekrar farkına varıyor ki daha önceki okunanlar, yaşanılanlar ve sorgulamalar bile hayat koşuşturmacısında değişik haller almaya başlamış. Bazen karışmış, bazen bir resim fark ettirivermiş içimizdeki yolculuğu, bazen yeni tanışılan bir dost, bazense bir kitap!

10 Nisan 2010

SİS - Miguel de Unamuno

Klasikler sınıfına girmiş bir kitabı elimize aldığımızda çoğumuz “acaba ağır bir kitap mı” kuşkusuyla ona yaklaşırız. Sis kitabına da aynı şeyi düşünerek başladım. Önsözünden öte hikayeye adım atar atmaz karşılaştığım dil ve anlatım hiç de ağır ya da sıkıcı değildi. Tersine, başından sonuna zevk ile okuduğum bu kitap bana henüz yazılmış izlenimi verdi.

Kitapta, avare dolaşan Augusto karakteri bir gün aşık oluverir ve hayat üzerine yaptığı yorumları monologlar şeklinde köpeği Orfeo’ya anlatır. Çektiği acının onun gözündeki sis perdesini kaldırdığını düşünürken bir yandan da hayatın sisleri üzerine yorumlar yapar.

“Kimdi dün? Ah dün, güçlerin hazinesi! Kutsal dün, her günkü sisimizin özü!”

08 Nisan 2010

İzmir’den Cezayir - İspanya

Yaklaşık bir aydır farklı bir gemideyiz. Artık gemimiz bir konteyner ve Akdeniz içi çalışıyor, sık sık da Türkiye’ye uğruyor. Bu durumun hem olumlu hem de olumsuz yanları mevcut.

Öncelikle bu gemimizin kamarası diğer gemiye oranla çok daha büyük, elbette bu iyi bir şey ama gemi içindeki hareket alanı da yükleme şeklinden kaynaklı çok daha küçük. Bu küçük gemimizle Cezayir, İspanya ve Yunanistan seferlerini tamamladık.