Nerede bu ebruozlem’in, ozlem’i soruyorum kendime şimdi. Geziyor, dikiyor, boyuyor, okuyor, izliyor paylaşacak çok şey biriktiriyor, ama artık yazmalı yazmalı… Küçük küçük gezmeleri, Bozcaada’nın güzelliğini, evleri, şarapları, Çeşme’nin çiçeklerini, eski evleri, sakızlı kahvelerini. Balkon boyama maceramızı, Arya bebeğin kapı süsünü, kurabiyelerini… Ama önce artık sizinde olabilecek Bay Pisileri, yeni blogumuz Mor Baykuşları…
03 Ağustos 2011
28 Temmuz 2011
Erdal Demirkıran-Adam Dediğin Benim Gibi Olur
“Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım” kitabıyla tanıdık bu yazarı. Aslında pek çoğumuza bu isim biraz garip geldi. Kimimizde merak uyandırırken, kimimiz megaloman bir cümle gibi algıladık kitabın ismini. Önyargılarımızın peşinden giderek aslında Demirkıran’ın tam da bu tavrımıza dikkat çekiyor olduğunun farkına varmadık belki.
İlk kitabını uzun zaman önce okumuştum. Yazarın esprili yazım tarzını, içeriği, konulara bakışını da sevmiştim. Şimdi de elimdeki kitabının adı “Adam Dediğin Benim Gibi Olur.” Ne yalan söyleyeyim, başlangıçta aklım, kitabın adındaki geleneksel tavrımıza yerleşmiş olan adamlı madamlı kelimelerine takıldı. Kitabı okuduktan sonra yazarın hiç o taraklarda bezi olmadığı çok açık ve net fark ediliyor zaten. Tersine, tam da sürü psikolojisinden, unutulmuş değerlerden bahseden bu kitap için dikkat çekici bir isim olmuş. Kitap, her biri başlıklar ile açıklanıp örneklendirilmiş ve anlatımın sonunda “adam olmanın” daha doğrusu “doğru insan olmanın” tanımlarını özetleyen, tablo içine alınmış kısa notlardan oluşuyor. Aslında Demirkıran’ın kitaplarının türüne “kişisel gelişim” demek doğru olur ama aklınıza “karşınızdakini etkilemenin on yolu”, “doğru insanı bulmak” gibi akıl vermeye çalışan nispeten basit kitaplar gelmesin. Demirkıran bence insan olarak bilinçli ve verimli bir hayat sürmeyi doğal bir davranış olarak benimseyen ve insanların da gerçek potansiyellerini fark ederek kendilerince en iyi hayatı yaşamalarını belirten, olması gerektiği gibi bir insan profili çiziyor.
İlk kitabını uzun zaman önce okumuştum. Yazarın esprili yazım tarzını, içeriği, konulara bakışını da sevmiştim. Şimdi de elimdeki kitabının adı “Adam Dediğin Benim Gibi Olur.” Ne yalan söyleyeyim, başlangıçta aklım, kitabın adındaki geleneksel tavrımıza yerleşmiş olan adamlı madamlı kelimelerine takıldı. Kitabı okuduktan sonra yazarın hiç o taraklarda bezi olmadığı çok açık ve net fark ediliyor zaten. Tersine, tam da sürü psikolojisinden, unutulmuş değerlerden bahseden bu kitap için dikkat çekici bir isim olmuş. Kitap, her biri başlıklar ile açıklanıp örneklendirilmiş ve anlatımın sonunda “adam olmanın” daha doğrusu “doğru insan olmanın” tanımlarını özetleyen, tablo içine alınmış kısa notlardan oluşuyor. Aslında Demirkıran’ın kitaplarının türüne “kişisel gelişim” demek doğru olur ama aklınıza “karşınızdakini etkilemenin on yolu”, “doğru insanı bulmak” gibi akıl vermeye çalışan nispeten basit kitaplar gelmesin. Demirkıran bence insan olarak bilinçli ve verimli bir hayat sürmeyi doğal bir davranış olarak benimseyen ve insanların da gerçek potansiyellerini fark ederek kendilerince en iyi hayatı yaşamalarını belirten, olması gerektiği gibi bir insan profili çiziyor.
24 Temmuz 2011
Fedailerin Kalesi Alamut
Wladimir Bartol
1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızla başlıyor hikaye. Kızın adı Halime. Halime’nin gördüklerine tanık oluyor getirildiği mekanı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, şimdi, geldiği güzel ortamda mükafatlandırılma duygusu alıyor.
Diğer yandan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbni Tahir ile tanışıyoruz. İbni Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmaili tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbni Tahir büyükbabasının öcünü almak üzere eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmaili öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru yol alır. Orada seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli eğitimleri İsmaili öğretisi içinde almaktadır. İbni Tahir kaleye ulaşır ulaşmaz büyük dailerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve kendini kanıtlayacaktır.
1092 yılında Buhara’dan yola çıkmış bir kervana köle olarak satılan güzel bir kızla başlıyor hikaye. Kızın adı Halime. Halime’nin gördüklerine tanık oluyor getirildiği mekanı ve bu yerde yaşayan birbirinden güzel genç kızları onunla birlikte tanıyoruz. Eski sahibi onu sattıktan sonra yolculuk boyunca yaşadığı ölüm korkusunun yerini, şimdi, geldiği güzel ortamda mükafatlandırılma duygusu alıyor.Diğer yandan aynı kervanın gitmek istediği yere doğru yola çıkan İbni Tahir ile tanışıyoruz. İbni Tahir’in büyükbabası bir zamanlar küçük bir İsmaili tarikatı kurmuştur. Bu tarikat bir yandan şehit Ali’nin taraftarlığını yaparken bir yandan da gizlice Selçuklu boyunduruğuna karşı faaliyette bulunmaktadır. Bu faaliyet fark edilince dönemin baş veziri tarafından tarikatın kurucusu idam edilir. İbni Tahir büyükbabasının öcünü almak üzere eğitilip büyütülür. Ardından bu emelini gerçekleştirmek üzere İsmaili öğretisiyle ilgili her şeyin toplandığı Alamut Kalesi’ne doğru yol alır. Orada seçilmiş bir öğrenci grubu evren bilimlerinden felsefeye, kılıç tutmasından bedensel iradeye kadar çeşitli eğitimleri İsmaili öğretisi içinde almaktadır. İbni Tahir kaleye ulaşır ulaşmaz büyük dailerin verdikleri bu eğitimlere katılan bir öğrenci olacak ve kendini kanıtlayacaktır.
20 Temmuz 2011
Can Eryümlü- Elif! Elif!
Acaba hepimiz aynı zaman diliminde daha doğrusu şu “an”da mı yaşıyoruz? Yoksa her birimiz aklımızda ayrı ayrı zamanları dolaştırıp aynı zamanın yolculuğunu sadece bedenen mi paylaşıyoruz? Kimimiz dünü düşünüyor, kimimiz yarına kurmuş kendini. Çocukluğumuza, kaçırdıklarımıza, erişemediklerimize ya da erişmek istediklerimize çevirmişiz yüzümüzü. Belki okuduğumuz kitapta aklımız, belki de on dakika sonra başlayacak diziyi düşünüyoruz beyin kıvrımlarımızda.
Bunları söylerken, “an”ı yaşayalım, “hayat çok kısa” demek değil niyetim. Zaman kavramını algılayan, inançları ve hissettikleriyle kendini her an bir başka şey yapabilme, bir başkası olabilme yeteneğine sahip yaratıklarız. Hissettiklerimizce, bildiklerimiz kadar yaşıyor ve hayatımız üzerinde kontrol sahibi olabiliyoruz. Kendimizi çok küçük ya da çok büyük hissedebilme yetisi verilmiş bize. Acaba insan olmanın sınırlarının ne kadarının farkındayız? Aslında hangi zamanın insanlarıyız?
16 Temmuz 2011
G.Afrika Cumhuriyeti ve Safari
Bu, Afrika’ya ilk ayak basışım. Gelmeden önce nasıl bir şeyle karşılaşacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Çünkü benim bildiğim Afrika, pek çok yönden fakir, pek gelişmemiş bir bölgeydi. Oysaki bu ülke düşündüğüm Afrika’ya hiç benzemiyor.Richards Bay oldukça gelişmiş olduğunu her halinden belli eden bir şehir. Bu şehir çok büyük değil, merkez olarak gezdiğimiz yer alışveriş merkezini oluşturan binalardan ibaret. Bu haliyle Amerika’ya çok benziyor. Amerika’da evler arasında yer alan marketlerin mimari ve tip olarak da aynısı. Burası için anlatılacak pek bir şey yok. Alışık olduğumuz bir manzara. Fiyatlar biraz yüksek.
Burada yürürken siyah insanlar kadar sarışın insana rastlıyoruz. O yüzden kendimizi çok ayrıksı hissetmiyoruz. Sanki turist dolu bir bölgedeyiz ama Afrika asıllı olmayan bu insanlar burada yaşıyorlar. Çok değil yirmi-otuz yıl önce Afrika’nın asıl sahipleri siyahi insanlar sokakta beyaz tenli birini görünce kenara çekilip, selam durmak zordaymışlar. Bir grup siyahiyi başlarında üniformalı bir beyaz elinde kırbacıyla yönetmekteymiş. Çok yazık. Neyse ki şuanda böyle bir durum yok. En azından herkes eşit gibi görünüyor. Aşağıdaki fotoğraflar gezdiğimiz market alanına ait:
03 Temmuz 2011
Hindistan-Tutucorin
Yeniden Hindistan’dayız, bu sefer farklı bir bölgede. Çıkıp gezmeden önce neyle karşılaşacağımı bilemediğim bir memleket burası. Az çok alışmışlığım var elbet ama her seferinde “Acaba dışarıda bakkal var mıdır?” diye düşündürtür insanı. Varmış, varmış… çıktık gördük. Büyük bir şehir değil ama çok da küçük sayılmaz. Bulunduğumuz limandan taksi ile yirmi dakika sonra merkeze ulaştık.
Taksici bizi oranın en büyük alış-veriş merkezi sayılan bir plazaya götürdü. İlk iki katındaki mağazaları gördük önce; tek tük serpiştirilmişlerdi. Beklentimiz düşük olunca burası bize çok büyük ve gezilesi göründü. Üstelik bu binanın yerlerini paspaslayan bir teyze bile vardı. Bunu şaşılası bir durum gibi anlatıyorum çünkü Hindistan’a en uzak eylemlerden biri; temizlik. İnsanlar genelde çıplak ayakla gezer sokaklarda ama burada bir kısmında terlikler gördük.
Bizi getiren taksici sevimli ve kibar bir adamdı. Gezimiz süresince genelde yanımızdaydı. Burada diğer yerlerde gördüğümüz dilenci çocuklara rastlamadık. İnsanlar sıcakkanlıydılar.
Hindistan’ın farklı yerlerinde de olsa bizi karşılayan manzara genelde aynı şeyleri içerdiği için fazla detaya girmeyeceğim. O yüzden bu yazı genelde fotoğraf paylaşımlarımdan oluşacak. Neyse ki fotoğrafların ardındaki kokuları duymayacaksınız.
Taksici bizi oranın en büyük alış-veriş merkezi sayılan bir plazaya götürdü. İlk iki katındaki mağazaları gördük önce; tek tük serpiştirilmişlerdi. Beklentimiz düşük olunca burası bize çok büyük ve gezilesi göründü. Üstelik bu binanın yerlerini paspaslayan bir teyze bile vardı. Bunu şaşılası bir durum gibi anlatıyorum çünkü Hindistan’a en uzak eylemlerden biri; temizlik. İnsanlar genelde çıplak ayakla gezer sokaklarda ama burada bir kısmında terlikler gördük.
Bizi getiren taksici sevimli ve kibar bir adamdı. Gezimiz süresince genelde yanımızdaydı. Burada diğer yerlerde gördüğümüz dilenci çocuklara rastlamadık. İnsanlar sıcakkanlıydılar.
Hindistan’ın farklı yerlerinde de olsa bizi karşılayan manzara genelde aynı şeyleri içerdiği için fazla detaya girmeyeceğim. O yüzden bu yazı genelde fotoğraf paylaşımlarımdan oluşacak. Neyse ki fotoğrafların ardındaki kokuları duymayacaksınız.
29 Haziran 2011
Kemeseker-Sinan Yağmur-Aşkın Gözyaşları
Cuma, gece, yağmur yağdı
Üç kişiydik, boynumuz bükük
Eski dostlar, bahçemiz büyük
Cuma, gece, yağmur yağdı
Akrep yelkovan üst üste
Durdu zaman ikiyi on geçe
Olanlardan, gitarlardan
Konuştuk durmadan kadınlardan
R majörden,
Doğru soruyu bulmaktan
Evrenlerden, atomlardan,
Konya’dan Hindistan’dan
Ölmeden ölenlerden
Konuştuk durmadan rütbelerden
Cevaplardan,
Doğru soruyu bulmaktan
Bin ışık yılı uzakta İstanbul’dan…
Bu gece Kesmeşeker gecemdeyim. Eskiden sıklıkla dinlediğim albümleri yad ettiğim oluyor. Bir anda “şunu dinlemeliyim” hissiyle geliveriyor o istek, dinliyorum… “İçimde içimdekiler Vardı” albümüne takılmışken yukarıda sözlerini yazdığım şarkının adı; “Konya’dan Hindistan’dan.”
Birkaç gündür elimde Mevlana’yı anlatan bir kitap var ve Hindistan’a doğru gidiyorum. Üstelik içimde gerçekten “içimdekiler” olduğunu hissediyorum. Bazen kafamı karıştırıyor, bazen sorguluyor, bazen uyuyorlar ama hep soruyorlar. Buldukça daha çok soruyorlar. Bazen de “doğru soruyu bulmaya “ çalışıyorlar. Hindistan’dan bahsetmezken Hindistan’a gidiyorum ve “bin ışık yılı uzakta”yım İstanbul’dan. Öyle bir Cuma gecesi arkadaşlarla toplanmak hem de “evrenden, ölmeden, Konya’dan ve doğru soruyu bulmaktan” bahsedebileceğim arkadaşlarla sabaha kadar zamanı durdurmak nasıl bir keyiftir. Böyle bir şeyi özlemek ne demek, bir ışık yılı uzaktan daha iyi hissediliyor. Şikayetçi değilim halimden ama böyle geceleri özlüyor bir tarafım. Hayat akıp gittikçe değişen koşullara yeniliyor dostluklar. Dostluklar yenilmezse koşullar mahal vermiyor böyle zamansızlıklara. Sonra çocuklar, yemekler, toz, toprak alıyor muhabbetlerin yerini. Sorular cevaplanmadan, insanlar eskiyor.
23 Haziran 2011
Elif Şafak-Med Cezir Yazıları
“Baba ve Piç” kitabını her rafta görmeye başladıktan sonra duydum Elif Şafak ismini. Hani entelektüel kimliğimize(!), başkalarından farklı oluşumuza zeval gelsin istemeyiz de listelere girmiş popüler kitaplardan uzakta tutarız kendimizi, içlerinde neler taşıdığını okumadan biliyor olduğumuz önyargısıyla. İşte benimki de o hesap, sırf dikkat çekmek amacıyla koyulmuş bir ismi olduğunu düşündüm önce “Baba ve Piç”in, sonra da diğer kitaplara benzediğini.
Ardından “Aşk” kitabı çıktı. İçinde “Mevlana ve Şems” isimlerinin anıldığını duyar duymaz heves ettim okumaya, Mevlana’yı anlatan her kitaba etiğim gibi. Başka başka ağızlardan okuduğum aynı hayatı, böylesine içselleştirerek, yazdıklarını yaşar gibi anlatan yazarın bu başarılı romanını okuduktan sonra tüm önyargılarım kırıldı. Diğer kitaplarını okumaya da heveslendim sonra. Hem umduğumu buldum hem de kendini tekrar etmeyen satırlar arasında gezinmekten keyif aldım. Araf’ından ayrı, Mahrem’inden ayrı tatlar. Özellikle “Aşk”ı okurken, bir yandan da gıpta ettim yazarın dilinden akanlara. Çünkü hepsinde hayata karşı kabullenmişlik, naiflik, her şeye karşı olumlu ve olağan karşılayıcı bir tavır vardı. Bazen ucunu kaçırdığımı düşünüp, sivri köşelerimden ürküp kendimi kendimden soğuttuğum kendim geldi aklıma. Bazen olaylara ya da insanlara karşı takındığım sabırsız ve tahammülsüz tavırlarım beni yormalı mıydı? Haksız olduklarını bile bile susup zamanını mı beklemeliydim? Demek ki bunu yapabilen, öyle hissedip sürekli öyle yaşayabilen insanlar vardı. Var mıydı?
Jumpha Lahiri-Dert Yorumcusu
Sevgili Sibel’den aldığım bu kitaba öykülerden oluştuğu için önüne geçilmez bir önyargıyla başladım. Hikaye kitaplarını sevmem, ince kitaplardan da uzak durmaya çalışırım. Bunu söylemek aklıma Sevgili’nin iki saatten az süren filmler için kurduğu cümleyi getirdi: “Bir saatlik filmden hayır mı gelir?” Ne zaman böyle bir film izlesek kötü bir senaryosu olur, istisnalar da kaideyi bozmaz elbet. Benimki de o hesap ne zaman bir hikaye kitabı geçse elime sonu olmayan ya da sonuna bir sayfa sonra eriştiğim kısacık şeyler beni sıkar, vakit kaybı gibi gelir. Dahası bana da keyif dahil bir katkıları olmaz.
İşte bu kitaba başlamak, tüm bu düşüncelerimi yüklenen o garip duyguyu gün yüzüne çıkardı. Yine de aldım elime, önce arkasını okudum. Diyordu ki: “‘Ben öykü aşığıyım’ diyenlerden, ‘Ben aslında öykü okumayı sevmem ama…’ diyecek olanlara kadar okuma keyfi olan herkesi kitabın başına mıhlayan bir kurgu ustası Lahiri.” Böylece hem Sibel’in tavsiyesi oluşundan hem de bu cümle yüzünden kitabı merak ettim.
Yazar bu ilk kitabıyla Pulitzer ödülü almış. Kitap yüz doksan dört sayfa ve içinde dokuz öykü var. Daha ilk öyküde yazarın dilinden etkilendiğimi hissettim. İlk öykü bittiğinde ne sonrası olmasını ne de daha kısa olmasını arzuladım. Yani resmen tam kıvamında yazılmış tadı damağımda kalan bir öyküydü. Hemen kandıramadı beni tabi. Diğerine geçtim, sonra diğerine ve bir diğerine… baktım ki öykü okumak için kitabı elimden düşürmüyorum. Nasıl oldu ne oldu anlamadan hiç sıkılmadan kitabı bitirivermişim. Bir yandan da anladım ki sevgili Sibel kitabı benim için özel olarak seçmiş. Çünkü kitapta benim gibi yerinden yurdundan uzak olan ve gerçek özlemleri olan insanlar anlatılıyor.
06 Haziran 2011
Platon Bir Gün Elinde Bir Ornitorenkle Bara Girer
Platon Bir Gün Elinde Bir Ornitorenkle Bara Girer
Felsefeyi Mizah Yoluyla Anlamak
Thomas Cartheart & Daniel Klein
Başlığından da belli aslında, üzerine söylenecek pek bir şey olmadığı. Felsefeyi en basit yol olan ve yine felsefeye dayanan mizah yoluyla anlatıyor kitap. Bu kitabı okumak için felsefeye ilgi duymak da gerekmiyor. İçinde bir kısmını mutlaka duymuş olduğunuzu düşündüğüm bol bol fıkra var. Onları okurken acaba onlar mı bizden almış yoksa biz mi her yere Karadenizli Temel karakterini oturtmuşuz diye düşündüm. Yani bu konu felsefenin kendisinden daha çok kafamı kurcaladı.
Harvard’lı iki felsefe profesörünün kitabın arkasında yazdığı gibi “güldürürken düşündürmek” klişesini doğrulayan bu kitap; bir iki günde okuyacağınız 190 sayfalık çok akıcı bir dille yazılmış. Kitabın içeriğini anlatmak için ya felsefe akımlarından bahsetmeliyim ya da sıkça anlatılan fıkralardan alıntılar yapmalıyım. Ayrıca kitabın renkli, yumuşak baskısı çok hoşuma gitti.
Örnek olarak kitapta “Zamanın Göreliliği” anlatılırken şu iki anekdota yer vermiş:
“Kapı çalınır. Kadın kapıyı açar. Eşikte bir salyangoz durmaktadır. Kadın etrafa bakınır, salyangozu alıp bahçeye fırlatır ve kapıyı kapar. İki hafta sonra gene kapı çalınır, kadın kapıyı açar ve salyangoz yine kapıdadır.
Salyangoz: “Neydi o tavır öyle?”
Sınırlı zaman ile sonsuzluk arasındaki görelilik felsefi düşüncenin ana konularından biridir. Haliyle fıkraların da:
“Adam Tanrı’ya seslenir. “Tanrım” der, “bir soru sorabilir miyim?”
“Tamam” der Tanrı. “Sor bakalım.”
“Tanrım, senin için bir milyon yıl bir saniyedir diyorlar, doğru mu?”
“Evet, doğru.”
“Peki, bir milyon dolar senin için nedir?”
“Benim için bir milyon dolar bir penidir evladım.”
“A, iyi” der adam. “O zaman bana bir peni verebilir misin?”
“Tabii,” der Tanrı, “Bekle bir saniye…”
Kitabı okurken bol bol güldüm. Biraz daha kalın bir kitap olsaymış diye de düşündüm. Eğlenceli bir kitap okumak için önerebileceğim bir kitap.
Ebru
29 Mayıs 2011
Mehmet Güreli ve Azıcık İlhan Koman
İşte hayran olduğum bir insan tipi. Sanatın pek çok dalına bulamış elini ama hepsinden de alnının akıyla çıkmış. Bir zamanlar onun söylediğini bilmeyerek radyoda sıklıkla dinlediğim bir şarkı vardı:
"Bulut geçti, gözyaşlarım kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez, kimse bilmez…"
Ömer Hayyam’ın rubaisinden derlenmiş harika bir şarkı. Sonradan öğrendim Mehmet Güreli’ye ait olduğunu. Ardından ismini pek çok yerde duymaya başladım.
22 Mayıs 2011
Robert Gilmore-Kuarkların Büyücüsü
Bu kitabı Kuantum Fiziği hakkında biraz daha derin fikir sahibi olmak için almıştım. Tam olarak beklediğimi bulamadım. Beklentimden ziyade Evreni ve maddeyi meydana getiren yapı taşlarının dolayısıyla maddenin en küçük biriminin neye benzediğini ve işleyişini ele alıyor bu kitap.
Kitabın çocuk kahramanı Dorothy, Harikalar Diyarı’nın Alice’i gibi bir rol üstleniyor. Bir tren yolculuğu sırasında kendini başka bir dünyada buluyor ve eve gitmek için sorular sorduğu sırada atom, elektron, nötron, proton, kuark, foton gibi maddeyi meydana getiren birimleri ve onların işleyiş kurallarını görerek öğreniyor. Kitapta maddeyi oluşturup bir arada tutan birimler Kütle Cadısı, Elektrik Yükü Cadısı, Renk Cadısı ve Zayıf Cadı gibi karakterlere bürünerek görevlerini kendi ağızlarından anlatıyorlar. Biz de bu arada bilimin son bulgularından biri olan kuarkları anlamaya çalışıyoruz. Kitap her ne kadar çocuk kitabıymış gibi görünse de pek çok ergenin sıkılıp bırakma ihtimali olan bir kitap. Benim için okuması keyifliydi ama kitabın bir kısmını da tam olarak anlamış sayamadım kendimi.
Endonezya-Banjarmasin
Endonezya en çok uğradığımız ülkelerden biri oldu. Daha önceki yazımda Pemancingang şehri ile ilgili gözlemlerimi yazmıştım. Bir ülkeye ilk kez geliyorsam eğer bu benim için daha çok ve belirgin gözlem yapabiliyor olmak demek. Bu yüzden Endonezya insanına ve kültürüne ait diğer yazılarımın üzerine koyacağım bir şey olmayacak. İşte burası da diğer Endonezya şehirlerine benzeyen, Pemancingan’a nazaran daha gelişmiş bir şehir.
Ve yine kısa bir bot yolculuğu ile suyun üzerinde ilk dalgaya teslim olacakmış gibi asılı duran evlerin, önüne çamaşırlar asılmış bahçelerinin ve pencerelerinin önünden geçiyoruz. Bu yazıyı yazarken iki haftadır kara parçasına adım atmadığımı düşününce suyun üzerindeki izbe evler buradan bakınca bana çok çekici göründü. Buna rağmen öyle bir evde yaşamak konusunda hala kaygılarım var.
21 Mayıs 2011
Vietnam-Phu My-Vung Tau
Uzun bir zaman oldu Vietnam’a ayak basıp oradan uzaklaşalı. Bu bölgede gezecek vakit bulamadığımız için ben de yazmaya pek hevesli olmadım. Ben de en azından çektiğim fotoğrafları paylaşayım dedim ucundan. Sonra baktım fotoğraf açısından da pek zengin değilim, bizden daha çok gezme fırsatı bulmuş arkadaşlarımızın çektiklerinden eklesem nasıl olur dedim.
Vietnam’ın Ho Chi Minh(Saygon) şehrine THY’nin direkt seferi var. Biz bu yolu kullanarak Vietnam’a ulaştık. Oradan iki saatlik kara yolculuğuyla Phu My şehrine vardık. Phu My şehrinde alışveriş merkezinde biraz vakit geçirmekten başka zamanımız olmadı. Küçük de olsa gördüğümüz yer Vietnam’ın gayet temiz, gezilebilir ve gelişmiş bir ülke olduğunu anlamamıza yetti. İşte bunlar da hakkında pek bilgi sahibi olamasak da arkadaşlarımızın gezip çektiği Rio’yu andıran Vietnam fotoğrafları:
02 Mayıs 2011
Stephen Hawking-Bilim Dünyasından Bir Hayat
Michael White / John Gribbin
Uzun bir zaman önce bir kitap geçmişti elime: Sırırsız Güç. Bu kitap; insanın, olmak istediği birinin hayatının izini sürerek onun yaptıklarını yapıp model alarak onun kadar başarılı ya da iyi olma yolundaki adımlardan bahsediyordu. Yani tahminimce böyle bir şeyler demek istiyordu çünkü kitabın ancak birkaç sayfasını okuduktan sonra elimden bıraktım. Maddesel ve yüzeysel bir anlatımı vardı kitabın. Satışı arttırmak için üstün körü bir yöntem seçilmiş diye düşündüm. “Secret(Sır)” kitabında ve filminde de aynı şeyleri hissetmiştim. Konunun özünden habersiz olan bir insan için, anlatmaya çalıştığı felsefe “başarının on yolu” gibi basit bir hale bürünmüştü.
Neden anlattım şimdi bunları? Ne alakası var Stephen Hawking’le? Biyografi okumanın tadına vardığımdan beri aklıma başlayıp da sonlandırmadığım bu kitap geliyor. Sınırsız Güç’ün içeriğini tam olarak desteklemesem de aslında demek istediği şey çok da yanlış değildi. Bu evren için kalıcı katkılarda bulunmuş ya da tarihe adını yazdırmış insanların hayatını okurken onlar gibi yaşamaktan ziyade, onlar gibi düşünebiliyor olmanın önemli olduğunu sanıyorum. Stephen Hawking'in zekasına sahip olmak için onun yolunu izlemek imkansız görünüyor, onun gibi olabilmek için zaman ve evrenin o anki ritmi böyle bir zekanın oluşumuna el vermiş adeta. Çocukluktan başlayan deha potansiyeli ve bu dehayı ortaya çıkaracak koşullar onun için ön ayak olmuş gibi. Ya da tıpkı üzerinde çalıştığı kuantum fiziğinin ve ardından gelen felsefesinin anlattığı gibi, bizler onun gözlemindeki seçiciliğin gıpta edilesi yansımasını izliyoruz.
14 Nisan 2011
Wiiliam Golding-Sineklerin Tanrısı
Bir Kitap, İki Film
Çoğu zaman, eşten dosttan, oradan buradan bulduğum kitapları toplar, okurum. Onları okurken bir yandan da okuma hayalini kurduğum ve merak ettiğim kitaplar birikir, onları not alırım. Yine birikti ve yine toplu kitap alımımı huşu içinde gerçekleştirdim. Ah ne büyük bir keyif!
“İzlediklerimden Artakalanlar” yazımda; elimdeki kitapların yorumlarını da yazacağımı söylemiştim, yazık ki kısmet olmadı. Bu kısmet lafını bazen çok yersiz kullandığımı fark ediyorum. Kalan boş zamanlarımı okuduklarımdan notlar almak yerine boş boş doldurdum desek daha doğru olacak. Neyse ki bu aralar hem okumaya hem yazmaya bolca vakit ayırabilecek durumdayım. Aldığım kitapların üzerine bir de dostlardan ödünç aldığım kitaplar ekleyince okunacaklar listem hayli kabardı. Ne kadar zamanda okuyabileceğim bakalım? Bunların içinden çok merak ettiklerimden biri olan; Nobel Edebiyat Ödüllü Yazar William Golding’in Sineklerin Tanrısı kitabıyla başlamak istedim. Ne de olsa kitabın ardından izlenecek iki film beni bekliyordu.
Tahminimin aksine bu kitap gayet basit ve akıcı bir dille yazılmış. Nedense ben bir mekanda geçen olayları okumaktan çok içsel bir hikaye anlatımıyla karşılaşacağımı ummuştum. Hem not almış oluşumdan hem de içinde "tanrı" filan gibi laflar geçmesinden olsa gerek...
08 Nisan 2011
İskender Pala-Şah ve Sultan
İskender Pala’dan tarihi zevkle okuduğum bir kitap daha. Bahsettiğim zevk, kitapta anlatılan tarihi gerçeklerin içeriğinden değil, kitabın yazımından, akışından, yazarın dilinden aldığım tadı niteliyor. Yaşanılanlarsa oldukça acı…
Sekiz yaşındaki Kamber Can’ın ağzından dökülüyor ilk satırlar. Dedesi bildiği Babaydar’la muhabbetleri ile başlar hikaye. Ayrılık vakti geldiğinde Babaydar, Kamber Can’a “her yerde sevgiyi aramasını” öğütler. Aniden gelen ayrılıkları Kamber Can’ı ve bizi Şah’ın yakınlarına götürecektir. Yani Safevi Devletinin kurucusu olan Şah İsmail’e. Bu arada Şah İsmail Sünnilerden ayrılmak ve farklı görünmek için kendi tarafındaki halka “kızıl serpuş” bağlamaları emrini verir. Böylece onlara “Kızılbaş” denmeye başlar.
Sekiz yaşındaki Kamber Can’ın ağzından dökülüyor ilk satırlar. Dedesi bildiği Babaydar’la muhabbetleri ile başlar hikaye. Ayrılık vakti geldiğinde Babaydar, Kamber Can’a “her yerde sevgiyi aramasını” öğütler. Aniden gelen ayrılıkları Kamber Can’ı ve bizi Şah’ın yakınlarına götürecektir. Yani Safevi Devletinin kurucusu olan Şah İsmail’e. Bu arada Şah İsmail Sünnilerden ayrılmak ve farklı görünmek için kendi tarafındaki halka “kızıl serpuş” bağlamaları emrini verir. Böylece onlara “Kızılbaş” denmeye başlar.
29 Mart 2011
NTV-Home Belgeseli
NTV’de yayınlanmış “Home” adlı belgeseli bir süre önce izledim. Doğanın yok oluşuna dair bildiğimizi sandığımız şeyleri bilimsel verilere dayandırılan böyle bir sunumda yeniden dinlemek insanın tüylerini ürpertiyor.
Dünyanın başlangıcından, günümüze doğru ilerliyor belgesel. Bakın ne de güzel anlatıyor doğanın dengesini:
“Yaşam lokomotifi bir zincirin ta kendisidir. Her şey birbirine bağlı ve birbirine muhtaçtır. Su ve hava birbirinden ayrılamaz. Yaşamlarımız için el ele vermiştir. Bu evrende paylaşmak her şeydir.”
Dünyanın başlangıcından, günümüze doğru ilerliyor belgesel. Bakın ne de güzel anlatıyor doğanın dengesini:
“Yaşam lokomotifi bir zincirin ta kendisidir. Her şey birbirine bağlı ve birbirine muhtaçtır. Su ve hava birbirinden ayrılamaz. Yaşamlarımız için el ele vermiştir. Bu evrende paylaşmak her şeydir.”
07 Mart 2011
İkinci Yaş Kurabiyeleri
Hava soğuk, çok soğuk çok! Ne sabahları yataktan ne de evin kapısından çıkmak istiyor insan. Çok soğuk evet ama hayır, bu bezginlikten, durgunluktan kurtulmak gerek. Tüm belirtileri tek tek geçen gribimin tek kalan belirtisi halsizlik, haftalarca kalmış olsa da...
İşte fırsat; canım Zeynep'im için ablamla bir doğum günü planlamak... Alışveriş, listeler, mamalar.
İşte fırsat; canım Zeynep'im için ablamla bir doğum günü planlamak... Alışveriş, listeler, mamalar.
22 Şubat 2011
İzlediklerimden Artakalanlar
Ne kadar uzun zaman oldu yazmayalı, özlemişim. Hayatın hayhuyuna, işe güce kaptırıverdik kendimizi ama bunları yaşamanın tadı da bir başka. Bu arada kitaplar okudum, filmler izledim, oturup da tek tek yazmaya fırsat olamayınca ben de dedim ki şöyle bir ortaya karışık yapayım bakalım nasıl bir şey olacak.
Tüm dünyanın tanıyıp hayran olduğu ama benim kendisinin etkisini yeni fark edebildiğim bir oyuncuyla başlayayım: Monica Bellucci…
Tamam evet, Monica Bellucci’yi Taş Meclisi, Matrix gibi filmlerde izlemiştim ama nasıl olduysa pek ilgimi çekmemiş. Oysa son dönemlerde izlediğim iki filmde de aynı tepkileri vererek bu oyuncuya hayran oldum.
Tüm dünyanın tanıyıp hayran olduğu ama benim kendisinin etkisini yeni fark edebildiğim bir oyuncuyla başlayayım: Monica Bellucci…
Tamam evet, Monica Bellucci’yi Taş Meclisi, Matrix gibi filmlerde izlemiştim ama nasıl olduysa pek ilgimi çekmemiş. Oysa son dönemlerde izlediğim iki filmde de aynı tepkileri vererek bu oyuncuya hayran oldum.
17 Şubat 2011
Patatesli Mini Rulolar
Bir süredir zaman hızlı geçiyor koşturmacalarla, şöyle kahvemi alıp merasimle yazmak istediğimden, yeni yazılar da beklemede kalıyor tabi. Tarifini vereceğim börekcikler, Lezzet Dergisi'nin 2009 Aralık sayısından. Kesinlikle tavsiye ederim hem sunumu, hem tadı, hem de yapımı keyifli ve güzel. Benim en hoşuma giden yanları da, açık büfe bir menü için, tek lokmalık sunumlardan olmaları.
14 Ocak 2011
Flört Ghetto Konseri
Uzun zaman aradan sonra, çok güzel bir konser izledik 8 Ocak Cumartesi akşamı. Her çıkan albümlerinden haberdar olduğum halde, özellikle Cemiyette Pişiyoruz albümlerinden sonra takip altına aldığım Flört grubu, son albümleri olan “Demli” üzerine, Beyoğlu Ghetto’da ikinci konserlerini verdiler.
İlk konserde yurtta olamadığımız için izleme imkanı bulamamıştık ama bir dostumuz aracılığıyla konser ortamı ve Flört’ün sahne performansı konusunda fikir sahibi olmuştuk. Yorumlar üzerine konsere gitme isteğim daha da büyüdü ve tam bu tarihte İstanbul’da konser mekanındaydık. Sanırım konserin en kötü kısmı grubun biraz geç sahne almasıydı. Mekan konser için gayet uygun ve hoştu, alt salon ilerleyen saatlerde iyice doldu.
İlk konserde yurtta olamadığımız için izleme imkanı bulamamıştık ama bir dostumuz aracılığıyla konser ortamı ve Flört’ün sahne performansı konusunda fikir sahibi olmuştuk. Yorumlar üzerine konsere gitme isteğim daha da büyüdü ve tam bu tarihte İstanbul’da konser mekanındaydık. Sanırım konserin en kötü kısmı grubun biraz geç sahne almasıydı. Mekan konser için gayet uygun ve hoştu, alt salon ilerleyen saatlerde iyice doldu.
03 Ocak 2011
Yeniyıl Menüsü ve Tarifler
Bu yıl açık büfe hazırlamak üzere haftalar öncesinden dergileri, blogları, siteleri karıştırıp liste yapmaya başladım. Özellikle de baykuş şekli verebileceğim tarifleri belirleyip bunun üzerine alışveriş listemi oluşturdum. Yeni yılda en çok yapacağım şey listelemek olacak sanırım. Benim gibi unutkansanız çok işe yarıyor, nereden başlayacağınızı bilemediğinizde, boş vakitleri değerlendirebilmek için. En zevkli kısmıda yapılanların üzerini çizmek, hayat, içi dolduruldukça güzelleşiyor, zamanlar değerleniyor. Bir kaç liste başlığı, dikilecekler, okunacaklar, yazılacaklar, alınacaklar, gidilecekler...
02 Ocak 2011
Yeni Olanın Umuduyla...
Yeni bir yılın gelişi beni en çok heyecanlandıran kutlamalardan biri… Geçen yılı, dostlarla beraber, hazırlanmanın tatlı telaşları, gülücükler, tatlı sürprizler, güzel anlarla ve baykuşlarımızla uğurlamak yine çok güzeldi.
26 Aralık 2010
Çin - Lianyungang
Şuan Çin’in Lianyungang’ındayız. Bu şehre üçüncü gelişim ama topraklarına ikinci kez ayak basışım. Kısa bir süre önce gemi ile limanına yanaşıp üç gün kaldığımız şehirde gemiden dışarıya çıkmamıza izin verilmemişti. Sözde; bir süre önce bu bölgeye gelen bir Tük gemisi mürettebatından biri, şehirde olay çıkardığı için daha sonra bu limana yanaşan diğer Türk gemi personelleri için çıkış izni vermeme kararı alınmıştı. Bu gelişimizde ise böyle bir sorunla karşılaşmadık. Yeni bir yıla girmeye hazırlandığımız şu günlerde Çin’de de yılbaşı telaşı var. İlk eklediğim bu fotoğraf, hem bonsaileri hem de yılbaşı ağaçlarını seven Özlem için…
20 Aralık 2010
Ayça Şen - Saatçi Bayırı

Bazı kitaplar vardır ki, onlar hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen görünüşlerine göre değerlendirip, okumaya karar veririm. Elimde kapladığı alana, kalınlığına, ismine ya da kapak düzenine göre… Hatta bazen yayın evi veya yazı karakteri bile o kitabı okumak isteyip istemediğime karar vermeme neden olabilir. Tabii ki böyle bir seçim sadece hakkında hiçbir fikre sahip olmadığım kitaplar üzerinde gerçekleşir. Bu kitabı okumaya başlayışımın ilk nedeni; az önce saydıklarımdan vuku bulan bir yakınlık hissiydi.
Bu aralar art arda kitap okuyorum. Bir kitabı bitirmeden diğerini sıraya koyuyorum ki aradaki boşluk seçimlerimi zorlaştırmasın. Saatçi Bayırı da önceden seçip birkaç gün sırada beklettiğim kitaplardan biriydi. Okumaya başladım ve hislerimin beni yanıltmadığını daha ilk sayfaları okurken anladım. Sayfaları değiştirdikçe, yeni tanıdığım bu yazar ne anlatırsa anlatsın, eğlenerek okuyacağımı fark ettiğimden daha bir keyiflendim. Hani derler ya “kah güldük kah hüzünlendik”, işte o iki duyguyu, küçük ayrıntılar içinde önemsizmiş gibi büyük bir rahatlık ve doğallıkla anlatması okuduklarımdan daha çok etkilenmeme neden oldu. Sanki kitabı kendim yazıyormuşum da, sonrasında ne olduğunu beklemeden yazdıklarımı okuyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Sanılmasın ki kitabın yazımı basit ve olağan. Tersine bu kadar doğal oluşu bir film izlemek ya da birinin ağzından başkasının hayatını dinlemek gibi okurken yormayan ve ardından güzel bir tat bırakan kitaplardan.
Bir yandan da bu kitabın tarzını, yine nereden peyda olduğunu hatırlamadığım hislerime dayanarak aldığım Hakan Günday’ın bir kitabına benzettim. Açıkçası beni, Hakan Günday’ın Kinyas ve Kayra’sı vakti zamanında daha derinden etkilemişti ama o zamanlar böyle yazarların varlığını bilmediğim için bu etkilenme kısmı normalinden fazlaca olabilir. Hakan Günday’ın duru ve akıcı bu romanı her ne kadar Saatçi Bayırı’na benzemese de olaylara yaklaşım ve dil olarak benzer şeyler hissetmeme neden oldu. O kitabı okuduktan sonra da daha çok film izlemişim gibi bir hisse kapılmıştım.
Muhtemelen benim henüz fark edebildiğim ama pek çok insanın okuyup sevdiğini düşündüğüm bu yazarı bir de ben tanıtmış olayım dedim, internetin küçücük bir sayfa ucundan. Romanlarda düz bir yazımdan fazlasını arayanlar için çok hoş bir kitap. Kitabın gidişatını etkilemeyeceğini düşündüğüm için kısa bir alıntı yapacağım. Bu alıntı aslında kitabın konusuyla da ilgili bir ipucu değil, sadece bir karakterin yazdığı mektuptan alıntı fakat en sevdiğim kısımlardan biri oldu:
“…gideceğimiz yeri hem biliyorum, hem bilmiyorum. Ya da biliyorum da gidemiyorum. Çünkü zaten oradayım. Beklentiler belki bu yüzden kötü. Devamlı oraya gitmek istediğim için hiçbir yere varamıyorum. Bir itici kuvvet gelip beni oraya itecek sanıyorum ama bilmiyorum zaten oradayım. Ve bütün bunlar olurken çok yoruluyorum. Ama yorulmak demek dinlenmek demek aynı zamanda. Bu yüzden yorulmadığım zamanlarda çok daha fazla yoruluyorum; hem fiziksel hem de ruhsal. Dinlenense ruhtan öte bir şey sen yorulurken.
Bu anlattıklarımsa tek bir kelime. Fakat kullandığım dil öyle yetersiz ki; aslında anlattıklarım tek bir kelimede toplanmalı; ben daha onu bile başaramıyorum. İstiyorum ki bütün bunlara aramızda bir isim bulalım. Bana tek ümit veren şeyse, anlatmaya çalıştıklarımı tek kelimeyle ve hatta hiç kelimesiz anlayan insanlar var dünyanın bir yerlerinde. Bu bağlamda hem yetim, hem öksüzüm…
…zaman zaman ağlayasım geliyor; bir meniden bile daha küçük hissediyorum ama utanmıyorum çünkü meniden bile daha küçük şey, var oluştan bile büyük bir şey…
…olmadığını biliyorsun ama aynı zamanda da varsın. Varlığını ispata geçince bocalıyor, kendini üzüyorsun. Aslında hiç yokum, çünkü hiç olmadım, çünkü zaten hep vardım.”
Keserek alıntılar yaptığım bu bölümü tekrar okurken tamamını buraya aktarmak istedim ama bu kadarı da yeterli sanırım.
Ebru
14 Aralık 2010
Bir Mimleniş...
Hindistan yazımı yayınlamaya çalıştığım anda; Şu garip Çin ülkesinin kısıtlı interneti üzerinde, açılmayan sayfaları bir takım hilelere başvurup açmaya çalışırken bir yandan da uzun zamandır okuyamadığım bloglara bir göz atayım dedim. Kendi blogumu açamadığım, başka siteler üzerinden açabilsem de yorum bile yazamadığım bu Çin diyarının internet ağını hala anlayabilmiş değilim.
Fafatuka’nın yazdıklarını keyifle okurken bir yandan da “bu mimlenmek de ne ola ki” diye düşünüyordum. Neyse ki anlamam pek güç olmadı, hemen ardından da blogumuzun da fafatuka tarafından mimlenmiş olduğunu gördüm. Özlemciğimden de müsaade isteyerek ve onun cevaplarını da okumayı arzu ederek, başlayayım ben de soruları cevaplamaya, Çin ile ilgili yazım da Hindistan sonrasına kalsın.
Fafatuka’nın yazdıklarını keyifle okurken bir yandan da “bu mimlenmek de ne ola ki” diye düşünüyordum. Neyse ki anlamam pek güç olmadı, hemen ardından da blogumuzun da fafatuka tarafından mimlenmiş olduğunu gördüm. Özlemciğimden de müsaade isteyerek ve onun cevaplarını da okumayı arzu ederek, başlayayım ben de soruları cevaplamaya, Çin ile ilgili yazım da Hindistan sonrasına kalsın.
12 Aralık 2010
Hindistan - Goa
İşte yine Hindistan’dayız, fakat bambaşka bir Hindistan. Daha önce bu ülkenin Haldia ve Paradip şehirlerini gezmiştik. Bu iki şehir, oldukça fakirdi ve gezilip görülecek pek bir yer yoktu. Oysa Goa, bu iki şehrin yanında oldukça gelişmiş. Giyecekten teknoloji aletlerine dek aradıklarınızı bulmak, bir otelin kafeteryasında kahve içebilmek, bazı mekanlarda yemek yiyebilmek mümkün.
Goa, bir zamanlar Portekiz sömürgesiymiş. Bu nedenle yol üzerinde kiliselere rastlıyoruz. Burası öyle garip bir memleket ki, içinde onlarca dil konuşuluyor, Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, Budist’i ve bilmediğimiz pek çok dine mensup insan bir arada yaşıyor.
Bir denizci için Hindistan’a gelmek küçük bir kâbustur. Denizcilerin hiçbiri bu ülkeye gelmekten hoşnut olmaz. Burada geminin ne kadar kalacağı, yükleme ya da tahliyenin ne zaman biteceği belirsizdir. Profesyonellikten çok uzak bir iş akışı olmakla beraber, uzun zamandır seferde olan bu insanlar limandaki dışarıya çıkışlarda aradıklarını bulamaz. Bunun gibi pek çok nedenle Hindistan’ı sevmezler. Biz de dışarıya çıkacağımız ilk sabah botun habersiz bir şekilde gelememesi yüzünden ikinci günü bekledik.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)























